Béla Tarr’ın ölüm haberini duyduğumda aklıma, 2025 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan László Krasznahorkai ve ‘Şeytan Tangosu’ adlı romanı geldi. Béla Tarr, daha roman yazılırken romanı okumuş ve film yapma hayali kurmuştu. László ile iyi arkadaşlardı ve birlikte başka filmler de yaptılar. Bela Tarr, romanı aynı adla 7 saat 19 dakikalık bir filme uyarlamıştı. Roman çok iyiydi ama Bela Tarr filminde romanın güzelliğine güzellik, derinliğine derinlik katarak bambaşka bir şey ortaya çıkarmıştı. Kamera açılarıyla, sürekli çamurun içinde yürüyerek uzaklaşan ya da yakınlaşan karakterleriyle, etrafında dönüp durulan zamanı ele alışıyla... Ranciere, ‘Ertelenen Zaman’ adlı kitabında Bela Tarr sineması hakkında uzun uzadıya zaman kavramını irdelemişti. Şöyle bir tespitte bulunmuştu Ranciere: "Bu daha ziyade, artık hareketsiz olsalar da, film boyunca kararlı ve sabırlı jestleriyle kendilerini rüzgârın ve sefaletin yazgısına bırakmayı inatla reddeden bir imge yaratmış varlıkların karşı karşıya olduğu yargı zamanıdır." *** Balıkçılar kahvesinde, oturduğum masadan balıkçılara bakarken, film ve Ranciere’in tespitleri gözümün önündeki manzarada birleşiyordu sanki. Burada da filmdeki gibi vaat, bir kurtuluş fikri değil de, beklemeye katlanabilmenin gerekçesi gibi yaşanıyordu. Bugün çok mu balık yapar deniz? Bilinmez. Ama olacakmış gibi kahvehanede fırtınanın dinmesi beklenir. Film, bu inanmayı ahlâken yargılamaz. Sadece şunu gösterir: Beklemek, insanın elindeki son örgütlenme biçimi olabilir. Bugünlerde belki de herkesin yaptığı şey de bu, beklemek... Bu bekleyiş umutlu olmayabilir, ama herkes bir şekilde oradadır. Kimse büyük bir plan yapmaz; ama küçük alışkanlıklar devam eder. Bu, pasiflik değil; çözümsüzlükle yaşama becerisidir. ‘Şeytan Tangosu’nun kamerası da tam olarak bu beceriyi izler. Bu yüzden Bela Tarr’ın filmlerini ‘umutsuz’ diye etiketlemek haksızlık olur. Dışarıda kar fırtınasıyla birlikte hava iyice kopmuştu. Balıkçıların gözü sık sık pencereden dışarı kayıyordu. Tıpkı ‘Şeytan Tangosu’nda olduğu gibi, pencereden bakmak dışarıyı görmek değil; içeride kalmaya katlanmak anlamına geliyordu. Korku dışarıda değil, içeride biriken havada büyüyordu. Fırtınanın sesi arttıkça herkes sandalyesine biraz daha yerleşiyordu. *** Béla Tarr felaketi anlatmaz; felaketten sonraki zamana bakar. Bir tür çöküş sonrası zamana… Psikanalizde de benzer bir durumdan söz edilir: Çoktan çökmüş bir şeyin, hâlâ çökecekmiş gibi yaşanması. Bir şeyin gerçekten çökmüş olduğunun idrak edilmesi, onu yaşamış olmakla değil, deneyime dönüştürebilmekle mümkündür. Tarr’ın filmleri, artık bildiğimiz dünyanın olmadığı bir düzende, varmış gibi olmayan bir şeyi tutmaya çalışırken yaşanan o sıkışmayı anlatır. Biz de böyle yaşamıyor muyuz? Kurumların ve kuralların hâlâ var göründüğü ama artık eskisi gibi işlemediği bir ara düzende… Böyle zamanlarda zaman hangi yöne doğru ilerler? Uzaklaşır mı, yakınlaşır mı? Çamurun içinde ilerleyen inekler, insanlar, durmaksızın yağan yağmur… Bir şeylerin çöktüğünü bilmekle yaşamaya devam etmek zorunda olmak arasındaki gerilimi Şeytan Tangosu’ndaki kadar iyi anlatabilen başka bir film var mıdır? Béla Tarr’ın sinemasında insan merkezde yer almaz. Nesneler bireylerin üzerine asılır: yağmur, sis, duvar, masa, rüzgâr… Öznenin dünyaya hükmetmediği, ama onunla birlikte var olduğu bir ruhsal konumdur bu. Tarr’ın filmleri, tam da bu birlikte varoluşu kayda alır. *** Béla Tarr bir söyleşisinde bunu çok sert bir dille ifade etmişti: “Dünyanın değişmeye ihtiyacı var, bunu hepimiz biliyoruz. Eğer torununuzun ya da torununuzun torununun sinemaya gidebilmesini, hatta yiyecek bir şeyler bulabilmesini istiyorsanız değişim şart. Çünkü işler böyle devam ederse su da, yiyecek de kalmayacak. Bu artık küresel bir bok.” Balıkçılar kahvesinde pencereden kopan havaya bakıyorum. Bekleyiş devam ediyor.