Türkiye’nin enerji dönüşümü, iklimle değişen arz koşulları ve hızla büyüyen talebin nasıl karşılanacağı, stratejik önemde. Enerjisa Üretim CEO’su İhsan Erbil Bayçöl ile rüzgar enerjisinde 1000 MW eşiğinin aşıldığı bir zamanda yaptığımız sohbet, aslında bir şirketin performansından çok daha fazlasını anlatıyordu. Sabancı Grubu’nun enerji yolculuğu, 1996’da “otoprodüktörlük” gibi bugün neredeyse nostaljik sayılabilecek bir başlıkla başladı. Kocaeli’nde atılan bu adım, bugün dev bir enerji işine dönüştü. Bence bu hikaye, Türkiye’de özel sektörün uzun vadeli bakabildiğinde neler yapabileceğinin de iyi bir örneği. Büyüme iklimle sınanıyor 2000’lerin başında elektrik piyasasının serbestleşmesi, dağıtım bölgelerinin özelleştirilmesi, hidroelektrik santraller derken enerji sektörü ciddi şekilde büyüdü. Ancak Bayçöl’ün özellikle altını çizdiği nokta önemli: Artık hidroelektrikte “ıslak yıl” diye bir kavram neredeyse kalmadı. Bundan sonra Ege’deki barajların yeniden maksimum doluluk görmesi ancak sel ya da tufan gibi aşırı hava olaylarıyla mümkün olacak. Bayçöl’ün bu çarpıcı ve bir o kadar da düşündürücü olan tespiti iklim değişikliğinin enerji arzı üzerindeki somut etkisini net biçimde ortaya koyuyor. Yani yenilenebilir enerji, her ne kadar iklim dostu olsa da, iklimin kendisi artık öngörülemez bir risk faktörü. Bu nedenle şirketin portföyü sektördeki diğer bazı şirketlerde olduğu gibi tek bir kaynağa yaslanmamış. HES, RES, GES, doğalgaz çevrim santralleri ve hibrit yapılarla bir denge kuruluyor. Bandırma’daki doğalgaz santralinin “İstanbul’un güvencesi” olarak tanımlanması da boşuna değil. Yenilenebilir enerji depolanabilir bir ürün olmadığı için, arz-talep eşleşmesi hala esnek ve hızlı devreye girebilen santrallere ihtiyaç duyuyor. Batı’nın bugün yeniden doğalgaza yönelmesi de bunun göstergesi. Sembolik ama kritik eşik Enerjisa Üretim’in rüzgarda 1000 MW’a ulaşması sembolik olduğu kadar stratejik bir eşik. Toplam 16 rüzgar santraliyle sağlanan bu kapasite yaklaşık 1.7 milyon hanenin yıllık elektrik ihtiyacına eşdeğer. Ama asıl önemlisi bu kapasitenin, yerli üretim ekosistemini besliyor olması. Teknoloji tarafında Türkiye’nin rekabet gücünü artırıyor ve uzun vadeli arz güvenliğini destekliyor. YEKA projeleri, hibrit santraller, batarya yatırımları ve satın almalarla oluşturulan bütüncül yaklaşım, grubu aynı anda 10’dan fazla projeyi geliştiren bir yapıya taşımış durumda. Şirketin önümüzdeki dönemde rüzgarda 2.000 MW’ı aşan bir büyüme hedefi var. Bayçöl’ün ifadesiyle bu portföy, Türkiye’nin son 10–15 yıldaki en büyük yenilenebilir enerji yatırımlarından biri olacak. Bu yalnızca temiz enerji değil; rekabetçi elektrik fiyatı, ihracatçı sanayi için “yeşil enerji” erişimi ve karbon ayak izinin düşmesi anlamına geliyor. Asıl fırtına talepte Arz tarafı kadar talep tarafı da hızla değişiyor. Yapay zeka, veri merkezleri, elektrifikasyon, klima kullanımındaki patlama gibi faktörler var. Konut ve ticari talep hızla artarken, sanayinin payı görece azalıyor. Türkiye’nin kağıt üzerindeki kurulu gücü 120 bin MW civarında; ancak bunun sadece 50–55 bin MW’ı her an devreye girebilir durumda. Termalde sıkıntılar var, hidroda iklim riski büyüyor. Talep artışı, yalnızca yenilenebilirle yönetilemeyecek kadar hızlı. İşte asıl mesele; iklimin sertleştiği, talebin patladığı, enerjinin artık jeopolitik olduğu kadar toplumsal bir konuya dönüştüğü bir dünyada, bu dönüşümün nasıl yönetileceği.