ÖZET Bu çalışma, Yascha Mounk’un The Identity Trap adlı eserinde geliştirdiği “kimlik tuzağı” (identity trap) kavramsallaştırmasını, Türkiye’nin özgül tarihsel ve kurumsal koşulları içinde yeniden ele almayı amaçlamaktadır.¹ Çalışmanın merkezî tezi şudur: Türkiye’de kimlikler, yalnızca tanınma ve eşitlik taleplerinin ifadesi olmaktan çıkmış; siyasal meşruiyet üretimi, idari karar alma ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılması süreçlerinde belirleyici bir aygıt hâline gelmiştir. Bu dönüşüm, kimlik siyasetinin klasik liberal-demokratik işlevinden saparak, çoğunluk kimliğinin korunması adına çoğulculuğun daraltılması sonucunu doğurmuştur. Makale, Türklük–Kürtlük, Rumluk–Ermenilik, Sünnilik–Alevilik ve laiklik–sekülarizm eksenlerinde işleyen bu kimlik rejimini, kuramsal bir çerçeve ile ampirik vaka analizlerini birlikte kullanarak incelemektedir. Özellikle son yıllarda teolojik çoğulculuğun (akademik ilahiyat tartışmaları, Kur’an merkezli yaklaşımlar, tarihselcilik) siyasal ve idari müdahalelerle bastırılması, Türkiye’de “kimlik tuzağı”nın en görünür ve sonuçları ağır alanlarından biri olarak ele alınmaktadır. Çalışma, konferans iptalleri, programdan çıkarma kararları, yerel yönetimlerin oy kaygısıyla aldığı idari tedbirler ve en üst yürütme makamının dinsel mekânda sergilediği tehditkâr söylem gibi vakaları, Anayasa, AİHS m.10 ve AİHM içtihadı ışığında değerlendirmektedir. Bu bağlamda makale, Türkiye’de kimlik tuzağının Batı literatüründeki örneklerden farklı olarak, çoğunluk kimliği üzerinden kurumsallaşmış ve merkezîleşmiş bir nitelik taşıdığını ileri sürmektedir. Son olarak çalışma, kimlikleri inkâr etmeyen; ancak hukuku, ifade özgürlüğünü ve çoğulculuğu kimliğin üzerinde konumlandıran bir evrensel yurttaşlık anlayışının, Türkiye için normatif bir çıkış yolu sunduğunu savunmaktadır.² GİRİŞ Kimlik siyaseti, modern siyasal düşüncede başlangıçta eşit yurttaşlık, ayrımcılıkla mücadele ve kamusal görünürlük taleplerinin taşıyıcısı olarak ortaya çıkmıştır. Etnik, dinsel ve kültürel olarak marjinalleştirilmiş grupların talepleri, liberal demokrasilerin normatif ufkunu genişletmiş; hukukun kapsayıcılığını artırmıştır. Ancak son yıllarda, bu siyasetin evrensel hukuk ve özgürlük ilkeleriyle bağının zayıfladığı, kimliğin eleştiriden azade bir ahlaki dokunulmazlık alanına dönüştüğü yönünde güçlü eleştiriler dile getirilmektedir.¹ Türkiye bağlamında kimlik tartışması, bu genel çerçeveden daha derin tarihsel katmanlara ve kurumsal özgüllüklere sahiptir. Kimlikler burada yalnızca kültürel aidiyetler değil; hukuki statü, siyasal temsil ve kamusal konuşma hakkı üretip sınırlayan yapılardır. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türklük, laiklik ve Sünnilik ekseninde şekillenen normatif çerçeve; Kürtlük, Alevilik ve gayrimüslim cemaatler açısından asimetrik sonuçlar doğurmuştur.³ Bu asimetri, zaman içinde güvenlikçi, idari ve söylemsel mekanizmalarla pekiştirilmiştir. Bu makale, kimlik tuzağı kavramını Türkiye’ye tercüme ederken, meselenin yalnızca “aşırı hassasiyet” ya da “ifade sınırları” tartışması olmadığını savunur. Asıl sorun, kimliğin siyasal iktidar tarafından meşruiyet üretiminde araçsallaştırılması ve bu yolla ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki yaratılmasıdır. Bu durum, yerel yönetimlerin oy kaygısıyla aldığı kararlar kadar, merkezî siyasal söylemin dinsel mekânlarda kurulması ile de görünür hâle gelmiştir. Makalenin yöntemi, kuramsal analiz ile vaka incelemesini birlikte kullanır. İlk bölümde Mounk’un kavramsal çerçevesi Türkiye koşullarına uyarlanmakta; devamında etnik, mezhepsel ve seküler-dinsel kimlikler tek tek ele alınmaktadır. Son bölümlerde ise Mehmet Okuyan, İlhami Güler, Ömer Özsoy, Mustafa Öztürk ve Sezen Aksu vakaları üzerinden, kimlik tuzağının idari sansür, akademik susturma ve siyasal tehdit biçimleri somutlaştırılmaktadır. Bu çerçevede çalışma, Türkiye’de kimlik siyasetinin bugün geldiği noktayı, demokratik çoğulculuk, hukuk devleti ve ifade özgürlüğü açısından eleştirel biçimde değerlendirmeyi amaçlamaktadır.⁴ I. KURAMSAL ÇERÇEVE: “KİMLİK TUZAĞI” KAVRAMI “Kimlik tuzağı” kavramı, Yascha Mounk tarafından, çağdaş demokrasilerde kimlik temelli siyasal taleplerin evrenselci hukuk ve özgürlük ilkeleriyle bağını koparması olgusunu tanımlamak üzere geliştirilmiştir.¹ Mounk’a göre kimlik siyaseti, başlangıçta dışlanmış grupların eşit yurttaşlık taleplerini görünür kılarken, zamanla bireyi kimliğe indirgeme, kimlikler arasında ahlaki hiyerarşi kurma ve eleştiriyi gayrimeşru ilan etme yönünde evrilmiştir. Bu evrim, demokrasinin temel dayanağı olan açık kamusal tartışmayı daraltır. Kuramsal olarak bu tuzak üç aşamada işler. İlk aşamada birey, görüşleri ve eylemleriyle değil, doğuştan veya atfedilmiş aidiyetleri üzerinden değerlendirilir. İkinci aşamada kimlikler, tarihsel mağduriyet derecelerine göre ahlaki bir sıralamaya tabi tutulur; bazı kimlikler “daha masum” veya “daha dokunulmaz” kabul edilir. Üçüncü aşamada ise bu dokunulmazlık, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması için normatif bir gerekçe hâline gelir. Böylece kimlik, hak talep eden bir araç olmaktan çıkarak siyasal sansür mekanizmasına dönüşür. Türkiye bağlamında bu kuramsal çerçevenin özgün bir yönü vardır. Batı literatüründe kimlik tuzağı çoğunlukla azınlık hassasiyetleri üzerinden tartışılırken, Türkiye’de kimlik tuzağı çoğu zaman çoğunluk kimliğinin korunması adına işletilmektedir. Bu durum, kavramın tersine çevrilmiş bir versiyonunu üretir: Eleştiriden azade kılınan kimlik, marjinal değil; kurucu ve hegemonik kimliktir. Bu hegemonya, devlet aygıtı ve idari pratiklerle birleştiğinde, kimlik tuzağı kurumsallaşmış bir nitelik kazanır. Bu bağlamda Mounk’un liberal evrenselcilik çağrısı—kimlikleri tanımakla birlikte hukuku ve özgürlüğü kimliğin üstünde konumlandırma önerisi—Türkiye için yalnızca normatif değil, aynı zamanda yapısal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Aksi hâlde kimlik siyaseti, demokratik çoğulculuğu genişletmek yerine kamusal alanı daraltan bir rejime dönüşmektedir.¹² II. TÜRKLÜK: KURUCU ÜST KİMLİKTEN NORMATİF HEGEMONYAYA Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde Türklük, teorik düzlemde etnik değil, siyasal-hukuki bir yurttaşlık kimliği olarak tanımlanmıştır. Anayasal ve resmi söylemde bu kimlik, farklı etnik ve kültürel aidiyetleri kapsayan bir üst çatı olarak sunulmuştur. Ancak pratikte Türklük, dil, tarih ve kültür üzerinden normatif bir içerik kazanmış; bu içerik zamanla asimilatif bir karaktere bürünmüştür.⁷ Bu dönüşüm, kimliğin eşitlik üretici değil, hiyerarşi kurucu bir işlev görmesine yol açmıştır. Türklük, yalnızca ortak yurttaşlığın adı olmaktan çıkmış; “makbul vatandaşlık” ölçütü hâline gelmiştir. Bu ölçüt, kamusal alanda hangi dilin, hangi kültürel referansların ve hangi tarih anlatılarının meşru olduğunu belirlemiştir. Böylece kimlik, siyasal sadakat ve kültürel uyum taleplerini içeren bir norm setine dönüşmüştür. Mounk’un kavramsallaştırması açısından bakıldığında, Türklük örneği Türkiye’deki kimlik tuzağının kurucu versiyonunu temsil eder. Kimlik burada korunması gereken kırılgan bir azınlık aidiyeti değil; devletle özdeşleşmiş bir çoğunluk kimliğidir. Bu özdeşlik, eleştiriyi kolaylıkla “devlete” veya “millete” yönelmiş bir tehdit olarak çerçeveleyebilmekte; böylece ifade özgürlüğü üzerinde dolaylı fakat güçlü bir caydırıcı etki yaratmaktadır. Bu bağlamda Türklük, kimlik tuzağının ilk halkasını oluşturur: Kamusal alanın sınırları, kurucu kimliğin hassasiyetleri üzerinden çizilir. Bu sınırlar, yalnızca etnik değil; mezhepsel ve seküler-dinsel tartışmalar için de belirleyici bir çerçeve sunar. Sonraki bölümlerde ele alınacak olan Kürtlük ve Alevilik tartışmaları, bu çerçevenin asimetrik sonuçlarını açıkça ortaya koymaktadır.⁸ III. KÜRTLÜK: TANINMA TALEBİNDEN GÜVENLİKÇİ KODLAMAYA Kürt kimliği, Türkiye’de uzun süre inkâr, bastırma ve güvenlik ekseninde ele alınmıştır. Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren Kürtlük, kamusal alanda ifade edilebilir bir aidiyet olmaktan çıkarılmış; dil, kültür ve siyasal temsil alanlarında sistematik sınırlamalara maruz bırakılmıştır. Bu yaklaşım, 1990’lı yıllardan itibaren yoğunlaşan güvenlikçi politikalarla daha da sertleşmiştir.⁹ 2000’li yıllarda sınırlı bir “tanınma” söylemi geliştirilmiş; dil ve kültür alanında bazı açılımlar gündeme gelmiştir. Ancak bu açılımlar, hukuki eşitlik ve kolektif haklar düzeyine taşınmamış; büyük ölçüde idari takdir ve siyasal konjonktüre bağlı kalmıştır. Bu durum, Kürt kimliğinin kamusal alanda her an geri çekilebilir bir statüye sahip olmasına yol açmıştır. Kimlik tuzağı perspektifinden bakıldığında, Kürtlük iki yönlü bir sıkışma yaşamaktadır. Bir yandan devlet, Kürt kimliğini potansiyel güvenlik tehdidi olarak kodlamaya devam etmekte; diğer yandan kimlik, siyasal özneleşmeyi çoğu zaman mağduriyet dili üzerinden kurmak zorunda kalmaktadır. Bu çift yönlü sıkışma, kamusal tartışmayı keskinleştirmekte; uzlaşı ve çoğulculuk imkânlarını daraltmaktadır. Bu bağlamda Kürtlük meselesi, Türkiye’de kimlik tuzağının en görünür ve en uzun soluklu örneklerinden biridir. Kimlik, ne tam anlamıyla tanınmakta ne de açıkça tartışılabilmektedir. Sonuçta ortaya çıkan şey, kimliğin hukukla güvence altına alınmış bir hak alanı olmaktan çıkıp, sürekli müzakere edilen ve kolayca kriminalize edilebilen bir siyasal kategori hâline gelmesidir.⁹¹⁰ IV. RUMLUK VE ERMENİLİK: CEMAATTEN SESSİZLİĞE Osmanlı İmparatorluğu’nda Rumluk ve Ermenilik, millet sistemi içinde tanımlanmış; din temelli cemaat statüsü, bu gruplara sınırlı da olsa hukuki özerklik, eğitim ve ibadet alanlarında kurumsal devamlılık sağlamıştır. Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte bu yapı tasfiye edilmiş; yerine tekil yurttaşlık söylemi yerleştirilmiştir. Ancak bu dönüşüm, pratikte eşitlik üretmekten ziyade kamusal görünürlüğün radikal biçimde daralmasına yol açmıştır.¹¹ 1920’ler ve 1930’larda yaşanan mülkiyet düzenlemeleri, nüfus hareketleri ve idari uygulamalar, Rumluk ve Ermeniliği kamusal alanda konuşulamaz ve talep edilemez kimlikler hâline getirmiştir. Bu süreçte kimlik, açık baskıdan ziyade sessizlik yoluyla sınırlandırılmıştır. Söz konusu sessizlik, kimliğin kamusal alanda görünür olmasının riskli ve istenmeyen bir eylem olarak algılanmasına neden olmuştur. Kimlik tuzağı perspektifinden bakıldığında, Rumluk ve Ermenilik Türkiye’de görünmez dışlama (invisible exclusion) mekanizmasının tipik örneklerini sunar. Bu kimlikler ne açıkça hedef alınmakta ne de kamusal olarak tanınmaktadır. Sonuç, hukuken eşit yurttaşlık söylemi altında fiilî eşitsizliktir. Bu durum, kimliğin ifade edilmesinin değil; suskunluğun norm hâline geldiği bir kamusal düzen üretmiştir. Bu sessizlik rejimi, Mounk’un tarif ettiği kimlik tuzağının farklı bir varyantını temsil eder: Kimlik, eleştiriden azade kılınmak yerine konuşulamaz kılınmıştır. Her iki durumda da kamusal alan daralmakta; çoğulculuk zarar görmektedir.¹² V. LAİKLİK VE SEKÜLARİZM: İLKE İLE PRATİK ARASINDAKİ AÇILMA Türkiye’de laiklik, Batı’daki klasik din–devlet ayrımı modelinden farklı olarak, tarihsel olarak dinin devlet tarafından denetlenmesi şeklinde uygulanmıştır. Bu model, bir yandan dini kamusal alanın belirli sınırları içinde tutmayı amaçlarken; diğer yandan sekülerleşmeyi toplumsal bir süreç olarak derinleştirememiştir.³ Sonuçta laiklik, özgürlük üretici bir ilke olmaktan ziyade idari bir düzenleme tekniği hâline gelmiştir. 2000’li yıllardan itibaren bu model tersine dönmeye başlamıştır. Devlet, dini denetlemekten ziyade belirli dinî yorumları destekleyen bir konuma evrilmiş; seküler alan ise çoğunluk hassasiyetlerine karşı korumasız bırakılmıştır. Bu dönüşüm, laikliği iki yönlü bir krizle karşı karşıya bırakmıştır: Bir yandan laiklik, “elitist baskı” söylemiyle meşruiyet kaybına uğratılmış; diğer yandan sekülarizm, kamusal tartışmalarda savunulamaz bir konuma itilmiştir. Kimlik tuzağı bu noktada belirginleşir. Laiklik ve sekülarizm, evrensel hak ve özgürlükler çerçevesinde tartışılması gereken ilkeler olmaktan çıkar; kimliksel kamplaşmanın sembolleri hâline gelir. Böylece eleştiri, “laikliğe saldırı” ya da “dine hakaret” olarak çerçevelenerek susturulabilir. Bu mekanizma, ifade özgürlüğü üzerinde yaygın bir caydırıcı etki üretir.¹⁴ Mounk’un uyarısı burada doğrudan karşılık bulur: Evrensel ilkeler kimlikleştiğinde, hukuki tartışma ahlaki suçlamaya dönüşür. Türkiye’de laiklik tartışmaları, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biridir.¹ VI. SÜNNİLİK VE ALEVİLİK: KURUMSALLAŞMIŞ ASİMETRİ Türkiye’de Sünnilik, fiilen normatif din yorumu olarak kurumsallaşmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Sünni-Hanefi geleneği esas alan bir din hizmeti sunmakta; bu hizmet, kamusal kaynaklar ve idari yetkilerle desteklenmektedir. Buna karşılık Alevilik, uzun süre inanç olarak tanınmamış; ibadet mekânları, eğitim talepleri ve kamusal temsil alanlarında sistematik dışlanmaya maruz kalmıştır.¹⁵ Bu asimetri, kimliğin bireysel inanç alanı olmaktan çıkıp idari bir kategori hâline geldiğini göstermektedir. Devlet, hangi inanç yorumunun “meşru” olduğunu fiilen belirlemekte; diğerlerini tali ya da gayrimeşru konuma itmektedir. Bu durum, eşit yurttaşlık ilkesini zedelediği gibi, din özgürlüğünü de daraltmaktadır. Kimlik tuzağı açısından bakıldığında, Sünnilik burada korunan çoğunluk kimliği, Alevilik ise tanınma talebi sürekli ertelenen bir aidiyet olarak konumlanır. Eleştirel talepler, çoğu zaman “toplumsal huzuru bozma” veya “inançlara saygısızlık” söylemiyle bastırılır. Böylece kimlik, hukuki eşitlik talebinin değil; mevcut hiyerarşinin korunmasının aracı hâline gelir.¹⁶ VII. YENİ TEOLOJİLERİN SİYASAL VE İDARİ OLARAK BASTIRILMASI Türkiye’de din alanındaki çoğulculuk, yalnızca mezhepler arası değil; aynı inanç geleneği içindeki yorum farklılıkları açısından da daralmıştır. Son yıllarda Kur’an merkezli yaklaşımlar, tarihselcilik, ahlâk–iktidar ilişkisini eleştirel biçimde tartışan teolojik okumalar; hukuki yasaklardan ziyade idari ve siyasal müdahaleler yoluyla bastırılmıştır. Bu bastırma, çoğu zaman “halk hassasiyeti”, “toplumsal tepki” ve “kamu düzeni” gibi muğlak gerekçeler üzerinden işletilmektedir.¹⁷ Bu bağlamda Mehmet Okuyan’ın 2019–2023 döneminde çeşitli belediyeler ve STK’larca planlanan konferanslarının (Üsküdar) son anda iptal edilmesi; yargısal bir karar olmaksızın ifade özgürlüğünün fiilen sınırlandırılmasına örnektir. Benzer biçimde İlhami Güler, Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk’ün yer aldığı “iman” temalı sempozyumda, yerel yöneticilerin (Üsküdar) oy kaygısı ve örgütlü dini çevrelerin baskısı gerekçesiyle programdan çıkarma kararları aldığı görülmüştür. Bu vakaların ortak noktası şudur: Müdahale hukuki değil, siyasal-idari niteliktedir. Üniversiteler, belediyeler ve kamuya açık salonlar; eleştirel teolojik görüşler söz konusu olduğunda riskten kaçınma refleksiyle hareket etmekte; böylece kamusal tartışma alanı daraltılmaktadır. Bu tablo, ifade özgürlüğü literatüründe tartışılan daha geniş bir çerçeveyle de uyumludur.¹⁸ VIII. SEZEN AKSU VAKASI 21 Ocak 2022 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan, bir caminin mihrabında; sağında ilçe müftüsü, solunda cami imamı bulunurken, sanatçı Sezen Aksu’ya atfen “dilini kesmesini biliriz” ifadesini kullanmıştır. Bu söylem, sanatsal bir metnin dini hassasiyetler üzerinden şiddet çağrışımlı bir tehdide konu edilmesi bakımından istisnai önemdedir. Bu vakayı kritik kılan üç unsur vardır: (i) Söylemin bedensel şiddet iması taşıması; (ii) dinsel mekân olan mihrapta dile getirilmesi; (iii) din görevlilerinin sahnesel eşliği. Bu üçlü, laiklik ve ifade özgürlüğü bakımından sembolik bir kırılma yaratmıştır. Söylemin fiilî bir yaptırıma dönüşmemiş olması, yarattığı caydırıcı etkiyi ortadan kaldırmamaktadır.¹⁹ Dinsel mekânların siyasal sembolizm üretme kapasitesi dikkate alındığında, bu vaka aynı zamanda kamusal dinin (public religion) yeni bir biçimine işaret eder.²⁰ IX. AİHM İÇTİHATLARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRME Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi, ifade özgürlüğünü yalnızca doğrudan yasaklara karşı değil; dolaylı müdahalelere karşı da korur. Bu bağlamda devlet yetkililerinin sert, hedef gösterici veya tehditkâr söylemleri, fiilî bir ceza olmasa dahi ihlal riski doğurabilir.¹⁹ AİHM, kamusal yarar tartışmalarının rahatsız edici olabileceğini; ancak bu rahatsızlığın demokratik toplumun bedeli olduğunu vurgulamıştır.²² X. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN KURUMSAL SORUMLULUĞU Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “laiklik ilkesi doğrultusunda ve bütün siyasi görüşlerin dışında kalarak” faaliyet göstermekle yükümlü kılar. Buna karşın Sezen Aksu vakasında din görevlilerinin siyasal tehdide eşlik eden bir sahnede yer alması, bu tarafsızlık yükümlülüğünün fiilen ihlal edildiğini göstermektedir. Diyanet’in olay sonrası kurumsal sessizliği, idare hukukunda zımni onay olarak yorumlanabilecek bir etki üretmiştir. Bu sessizlik, din hizmetinin bireysel vicdan alanını koruyan bir faaliyet olmaktan çıkarak, kamusal baskıyı pekiştiren bir işlev üstlenmesine yol açmıştır. Bu bölümde laiklik–idari tarafsızlık ilişkisine ilişkin anayasa hukuku çerçevesi ayrıca önem taşır.²⁴ XI. TARİHSEL PERSPEKTİF VE SONUÇ Osmanlı’da ulema–siyaset ilişkisi, her ne kadar meşruiyet üretse de, siyasal iktidarı mutlak biçimde kutsayan bir yapı değildi. Cumhuriyet döneminde laiklik, dini denetleyen devletçi bir model olarak kuruldu. Güncel pratik ise her iki modelden de ayrılarak, siyasetin din aracılığıyla kutsallaştırıldığı yeni bir aşamaya işaret etmektedir.³ Bu makalenin vardığı temel sonuç şudur: Türkiye’de kimlik tuzağı, ağırlıklı olarak çoğunluk dini ve kültürel kimliği üzerinden işlemektedir. Kimlik, hak genişleten bir araç olmaktan çıkarak; ifade özgürlüğünü daraltan, hukuku askıya alan ve idari sansürü meşrulaştıran bir aygıta dönüşmüştür. Çıkış yolu, kimlikleri tanımakla birlikte hukuku, çoğulculuğu ve özgürlüğü kimliğin üstünde tutan evrensel yurttaşlık anlayışının yeniden inşasından geçmektedir.²⁵²⁶ SONUÇ Bu çalışma, Yascha Mounk’un Kimlik Tuzağı’nda geliştirdiği kuramsal çerçeveyi Türkiye bağlamına uygulayarak, kimlik siyasetinin burada aldığı özgün ve yapısal biçimi ortaya koymayı amaçlamıştır.¹ Elde edilen bulgular, Türkiye’de kimlik meselesinin ne yalnızca kültürel tanınma tartışması ne de basit bir ifade özgürlüğü sorunu olduğunu göstermektedir. Aksine kimlik, tarihsel olarak devlet kurucu, devletle çatışan ve devlet tarafından makbul–gayrimakbul biçiminde sınıflandırılan bir yönetsel rejim olarak işlemektedir.³ Çalışmanın ampirik ağırlık merkezini oluşturan yeni teolojilerin bastırılması vakaları ile Sezen Aksu örneği, Türkiye’de kimlik tuzağının artık istisnai değil, sistematik bir nitelik kazandığını ortaya koymaktadır. Bu vakalarda ortak olan husus, müdahalenin çoğu zaman yargısal değil, siyasal ve idari olmasıdır. Hukuk askıya alınmakta; onun yerine “halk hassasiyeti”, “toplumsal tepki” ve “çoğunluk duygusu” gibi belirsiz ve ölçüsüz gerekçeler ikame edilmektedir. Bu durum, AİHS m.10 ve AİHM içtihadı bakımından açık bir “caydırıcı etki” (chilling effect) üretmektedir.¹⁹ İfade özgürlüğü, fiilî yasaklar olmaksızın; üst düzey siyasal söylem, idari riskten kaçınma refleksi ve kurumsal sessizlik yoluyla daraltılmaktadır. Özellikle Sezen Aksu vakasında, siyasal tehdidin dinsel bir mekânda ve din görevlilerinin sahnesel eşliğiyle dile getirilmesi, laiklik ve tarafsızlık ilkeleri açısından sembolik bir kırılma noktası teşkil etmektedir.²⁰²⁴ Sonuç olarak bu çalışma, Türkiye’de kimlik siyasetinin mevcut hâliyle demokratik çoğulculuğu genişletmediğini, tersine kamusal alanı daralttığını ortaya koymaktadır. Çıkış yolu, kimlikleri inkâr etmekte değil; kimliği hukukun, ifade özgürlüğünün ve evrensel yurttaşlık ilkesinin üstüne çıkarmayan bir normatif çerçeve inşa etmektedir. Bu çerçeve, liberal çoğulculuk teorisinin temel varsayımlarıyla da uyumludur.² DİPNOTLAR Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Rawls, J. (1993). Political Liberalism. Columbia University Press. Berkes, N. (1978). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Doğu Batı Yayınları. Dink v. Turkey, App. No. 2668/07, ECHR (2010). Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Rawls, J. (1993). Political Liberalism. Columbia University Press. Kadıoğlu, A. (2008). Cumhuriyet, Ulus ve Demokrasi. Metis Yayınları. Yeğen, M. (2009). The Kurdish question in Turkey. Middle East Policy, 16(4), 95–107. Yeğen, M. (2009). The Kurdish question in Turkey. Middle East Policy, 16(4), 95–107. Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Aktar, A. (2000). Varlık Vergisi ve “Türkleştirme” Politikaları. İletişim Yayınları. Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Berkes, N. (1978). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Doğu Batı Yayınları. Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Dressler, M. (2013). Writing Religion: The Making of Turkish Alevi Islam. Oxford University Press. Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Barendt, E. (2005). Freedom of Speech. Oxford University Press. Dink v. Turkey, App. No. 2668/07, ECHR (2010). Casanova, J. (1994). Public Religions in the Modern World. University of Chicago Press. Dink v. Turkey, App. No. 2668/07, ECHR (2010). Handyside v. United Kingdom, App. No. 5493/72, ECHR (1976). Berkes, N. (1978). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Doğu Batı Yayınları. Gözler, K. (2016). Türk Anayasa Hukuku. Ekin. Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Rawls, J. (1993). Political Liberalism. Columbia University Press. Mounk, Y. (2023). The Identity Trap. Penguin Press. Rawls, J. (1993). Political Liberalism. Columbia University Press. Berkes, N. (1978). Türkiye’de Çağdaşlaşma. Doğu Batı Yayınları. Dink v. Turkey, App. No. 2668/07, ECHR (2010). *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. kimlik tuzağı Türkiye etnisite mezhep Hasan Köse, Independent Türkçe için yazdı Hasan Köse Salı, Ocak 13, 2026 - 09:45 Main image:
İllüstrasyon: Dennis Lan/USC Dornsife
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Kimlik tuzağı ve Türkiye copyright Independentturkish: