Tahran yanıyor, Washington izliyor: Yeni bir 1979 mu yoksa kontrollü bir yıkım mı?

Yılbaşından bu yana İran coğrafyası tam anlamıyla barut fıçısına dönmüş durumda. Tahran’ın gri bulvarlarından ülkenin en ücra köşesindeki tozlu kasabalara kadar her yer kaynıyor. Sokaklarda hissedilen şey basit bir itirazdan öte yılların biriktirdiği öfkenin patlaması gibi. Resmi rakamlar her zamanki gibi sessizliğe bürünmüş olsa da sahadan sızan bilgiler korkutucu. Kimi yerel kaynaklar ölü sayısının yüzleri kimisi de binleri çoktan aştığını fısıldıyor. Bununla beraber on binlerce insanın gözaltı merkezlerinin soğuk duvarları arkasına gönderildiği de konuşuluyor. Rejim sokağın sesini kısmak için bildiği en etkili yöntemi devreye soktu: Dijital bir perde. İnternet erişimi boğuluyor, dış dünyayla kurulan köprüler birer birer atılıyor. Mobil hatlar kesik, mesajlaşma uygulamaları felç olmuş halde. Geceleri şehirler bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Birçok mahallede ışıklar kısılıyor ve dükkân kepenkleri erkenden iniyor. Sokaklara çöken bu derin sessizlik huzuru değil saf korkuyu yansıtıyor. İletişim hatlarının kesildiği bu ortamda insanlar kapılarını kilitleyip içeride beklemeyi seçiyor. Tanıkların aktardığına göre Tahran’ın merkezinde ve ana kavşaklarda ağır silahlı birlikler nöbet tutuyor. Araçlar durdurulup tek tek aranırken yayalar sıkı kimlik kontrollerinden geçiriliyor. Bazı bölgelerde ise apartmanlara gece yarısı baskınları düzenleniyor. İnternet karartması şiddetin gerçek boyutunu dışarıdan görmeyi imkânsız hale getiriyor. Zihinlerde ise o tekinsiz soru asılı kalıyor: Bu karanlığın içinde aslında neler yaşanıyor? Bu karanlık tablonun diğer ucunda ise okyanus ötesinden yükselen sesler var. Washington’daki ekranlarda İran sokakları izleniyor. ABD yönetimi bu kaosu Tahran’ı köşeye sıkıştırmak için bulunmaz bir fırsat olarak görüyor ve hamlelerini buna göre yapıyor. Sokağın Nabzı ve Öfkenin Rengi Değişiyor Her şey aslında tencerenin kaynamamasıyla başladı. İnsanlar ilk başta pazardaki ateş pahası fiyatlara, işsizliğe ve eriyen paralarına isyan etti. Ancak açlık korkusu yerini hızla siyasi bir cürete bıraktı. Artık duyulan sloganlar ekmek istemiyor. Doğrudan rejimin kalbini hedef alan, sistemin değişmesini isteyen haykırışlar yükseliyor. Bu dönüşüm yönetimin en büyük kâbusu haline gelmiş durumda. Protestoların kimyası da geçmişten çok farklı. Hatırlarsanız 2009 olaylarında sokaklar daha çok orta sınıfın, üniversitelilerin ve entelektüellerin alanıydı. O zamanlar daha naif talepler vardı. Bugün ise sahne tamamen değişti. Şimdi sokakta kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olanlar var. Toplumun en alt gelir grubu, varoşların öfkeli gençleri ve yoksullar en ön safta yer alıyor. Bu durum rejimin yıllardır yaslandığı “mazlumların hamisi” iddiasını yerle bir ediyor. Kendi tabanını kaybeden bir yönetim görüyoruz. Tahran, Meşhed ve Tebriz sokaklarında güvenlik güçlerinin acımasızlığı da bu korkudan besleniyor. Devrim Muhafızları ve Besic milislerinin kalabalıkları dağıtmak için gerçek mermi kullandığı iddiaları tüyler ürpertici. Hastaneler şifa dağıtan yerler olmaktan çıkıp birer güvenlik kontrol noktasına dönüşmüş durumda. Yaralılar fişlenmekten korktuğu için tedaviye bile gidemiyor. Karanlıkta Kalan Şiddet ve Lidersiz İsyan Devlet kanalları olayları görmezden geliyor ya da “birkaç holiganın işi” diyerek geçiştiriyor. Ölü ve yaralı sayıları devlet sırrı gibi saklanıyor. Sahadaki gerçek kan gölünü görmek internet engeli yüzünden neredeyse imkânsız. Bilgi akışının kesilmesi aslında rejimin en büyük silahı. Olayların boyutunu belirsizleştirerek insanları yalnızlık hissine itiyorlar. Kimse yan sokakta ne olduğunu tam olarak bilmiyor ve bu belirsizlik korku imparatorluğunu besliyor. Ancak aktivist ağlar bir yolunu bulup dışarıya haber sızdırıyor. Özellikle batı illerinin adeta birer askeri garnizona döndüğü anlatılıyor. Zırhlı araçların palet sesleri caddelerde yankılanıyor. Rejim ev baskınlarıyla insan avına çıkmış durumda. 1980’li yılların o karanlık atmosferini andıran bir güvenlik sınavı veriliyor. Fakat karşılarında muhatap alacakları bir lider yok. Bu hareketin en ilginç ve en tehlikeli yanı da bu zaten: Lidersiz oluşu. Bir başı yok ki koparasınız. Yatay bir öfke dalgası var. İnsanları birleştiren şey bir parti programı değil; ortak çaresizlik ve gelecek kaygısıdır. Washington’ın Hesabı: Kaostan Fırsat Çıkarmak ABD Başkanı kameraların karşısına geçip İran halkına “ülkenizi geri alın” diye sesleniyor. Bu romantik bir destek değil; tamamen soğukkanlı bir strateji. Washington yönetimi bu iç yangını nükleer masada elini güçlendirmek için kullanıyor. İran’la iş yapan üçüncü ülkelere ve şirketlere “ayağınızı denk alın” mesajı veriliyor. İkincil yaptırımlar Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Amaç İran ekonomisinin nefes borusunu tamamen kesmek. Beyaz Saray koridorlarında askeri seçenek fısıltıları hiç eksik olmuyor. “Gerekirse vururuz” kartı masada tutuluyor. Ancak bölgedeki ABD müttefikleri bu senaryodan ölesiye korkuyor çünkü ateşin kendilerine sıçrayacağını biliyorlar. Aslında ekonomik baskı daha büyük bir oyunun ilk perdesi gibi duruyor. Rejimi içeriden çökertmek varken neden dışarıdan savaşıp maliyet ödesinler? Washington’ın “rejim değişikliği” hayali yeniden canlanmış durumda. Fakat bu dış destek Tahran yönetimine can simidi oluyor. Rejim bu açıklamaları alıp “Bakın, bunlar halk hareketi değil, Amerika’nın oyunu” diyerek kendi kitlesini konsolide ediyor. Dış düşman algısı her zaman işe yarar. Devlet televizyonları göstericileri “yabancı ajanların piyonu” olarak sunuyor. Böylece içerideki şiddeti meşrulaştırıyorlar. Güvenlik güçleri “vatanı savunuyoruz” motivasyonuyla tetiğe daha rahat basıyor. Diplomasinin İkiyüzlülüğü ve Yalnız Bırakılan Sokak Dünya liderleri kürsülerden kınama mesajları okuyor. “Endişeliyiz” diyorlar, “Şiddeti durdurun” çağrısı yapıyorlar. Ama hepsi bu kadar. Somut bir adım, caydırıcı bir yaptırım, gerçek bir müdahale yok. Bu durum aslında uluslararası siyasetin o çirkin yüzünü bir kez daha gösteriyor. Bölgedeki başka krizlerde, mesela Gazze’de üç maymunu oynayanların İran konusunda aniden insan hakları savunucusu kesilmesi inandırıcılığı öldürüyor. İranlı gençler de bunun farkında. Batı’nın petrol ve güvenlik çıkarlarının insan haklarından önce geldiğini biliyorlar. O yüzden dışarıdan gelen destek mesajlarına şüpheyle bakıyorlar. Diplomatik tepkiler cılız kaldıkça rejim daha da cesaretleniyor. Yaptırımlar yönetici eliti değil, zaten aç olan halkı vuruyor. Dış dünyanın ilgisi samimi bir dayanışmaya dönüşemiyor maalesef. Yeni Bir Devrim mi Yoksa Güvenlik Duvarı mı? Herkesin aklındaki o büyük soru: “Acaba yeni bir 1979 mu yaşanıyor?” O günleri hatırlayanlar bugünkü tablonun farklı olduğunu görüyor. O zamanlar örgütlü bir halk, camiler üzerinden kurulan bir ağ ve bir lider vardı. Bugün o yapı yok. Daha da önemlisi Şah’ın ordusu çözülmüştü ama bugünkü Devrim Muhafızları bir kale gibi duruyor. Rejime sadakatle bağlılar çünkü rejimin düşmesi demek onların da yok olması demek. Bu yüzden ani bir devrim beklemek biraz hayalcilik olur. Rejim kolay kolay pes etmeyecektir. Ancak bu protestolar rejimin altındaki zemini yavaş yavaş oyuyor. Meşruiyet eridikçe geriye sadece çıplak zorbalık kalıyor. İran artık dini bir cumhuriyetten ziyade dini kendi emelleri için aparat olarak kullanan devasa bir güvenlik aygıtına dönüşüyor. Yönetim her şeye “beka sorunu” olarak bakıyor. Bu paranoya devleti toplumdan tamamen koparıyor. Bölgedeki Domino Taşları İran’ın içine kapanması demek Ortadoğu’nun tüm dengelerinin oynaması demek. Tahran yıllardır Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve Yemen’de kurduğu vekil güç ağıyla ayakta duruyordu. Şimdi evdeki yangını söndürmekle meşguller. Hizbullah’a giden para çantaları, Haşdi Şabi’ye giden mühimmat kamyonları azalabilir. İçerdeki kriz derinleştikçe dışarıya kaynak aktarmak imkânsız hale gelecektir. Bu da “Direniş Ekseni” ya da bölgedeki rakiplerinin tabiriyle “Şii Hilali” denilen yapının sarsılması anlamına gelir. İsrail ve Körfez ülkeleri bu zafiyeti yakından izliyor. İran’ın dikkatinin dağılması onlar için bulunmaz bir fırsat. Bölgesel satranç tahtasında taşlar yeniden diziliyor. Tahran masada eskisi kadar güçlü elini vuramayabilir. Yemen’den Akdeniz’e uzanan hatta İran etkisi kırılabilir. Bu durum yeni çatışmaları ve güç boşluklarını beraberinde getirecektir. Sonuçta İran’da yaşananlar kısa vadeli bir sokak hareketinden ibaret değil. Bu uzun, sancılı ve kanlı bir bilek güreşi. Yeni bir devrimden çok, bölgenin güvenlik mimarisini kökünden sarsacak bir çalkantı dönemine girmiş bulunuyoruz. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. İRAN ABD 1979 Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı Göktuğ Çalışkan Çarşamba, Ocak 14, 2026 - 09:15 Main image:

Fotoğraf: AA

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Tahran yanıyor, Washington izliyor: Yeni bir 1979 mu yoksa kontrollü bir yıkım mı? copyright Independentturkish: