Hollanda’da azınlık hükümeti: NATO hattında birlik, parlamentoda kırılganlık

Hollanda’da 29 Ekim 2025’te yapılan genel seçimlerin ardından yaklaşık iki ay süren yoğun koalisyon pazarlıkları sonunda Demokratlar 66 (D66), Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ve Hristiyan Demokratlar Birliği (CDA) üçlüsü azınlık hükûmeti kurdu. Üç partinin Temsilciler Meclisi’ndeki toplam sandalye sayısı 66. Oysa çoğunluk için 76 sandalye gerekiyor. Yani ülkede, sandıktan çıkmış bir halk çoğunluğuna dayanmayan bir yürütme iş başına geliyor. 29 Ekim 2025 genel seçimleri Hollanda siyasetinde bir parçalanmayı açık bir biçimde ortaya koydu. Seçim sonuçlarına göre Demokratlar 66, Geert Wilders liderliğindeki Özgürlük Partisi (PVV) ile neredeyse eşit oy alırken, Demokratlar 66’nın yükselişi yeni hükümet müzakerelerini yürütme görevini üstlenmesini sağladı. Demokratlar 66 yüzde 16,9 oy ve 26 sandalye ile birinci olurken, Wilders’ın Özgürlük Partisi yüzde 16,7 ile hemen arkasından geldi. Bu tablo Hollanda’da çoğunluk hükümeti kurmayı zorlaştırdı. Hiçbir parti ya da blok ülkeyi yönetecek toplumsal bir çoğunluk üretemedi. Ortaya çıkan tablo, burjuva siyasetinin içine girdiği yönsüzlüğün ifadesiydi. Bu yönsüzlüğün ürünü olan azınlık hükümeti, teknik bir koalisyon modeli değil; Hollanda kapitalizminin siyasal krizini yönetme biçimi. Sermaye sınıfı mevcut düzenin sürmesini istese de bunu halktan güçlü bir yetki alarak yapamıyor. Bu nedenle iktidar, parlamentodaki geçici pazarlıklara dayanan kırılgan bir yapı üzerinden kuruluyor. Geert Wilders liderliğindeki Özgürlük Partisi (PVV), aşırı sağcı çizgisine rağmen bir önceki seçimlerde önemli bir oy desteği yakalamıştı. Bunun arkasında, özellikle hayat pahalılığı ve sosyal güvencesizlik karşısında PVV’nin “sisteme karşı” bir tepkiyi temsil ettiği yönündeki beklentiler vardı. Ancak PVV’nin siyasal hattı fiiliyatta göç, güvenlik ve kimlik politikalarına sıkışırken, sosyal ve ekonomik alanda bu beklentilere karşılık verecek hiçbir somut adım atılmadı. Geçtiğimiz dönemde hükümetin bu sözlere dokunmaması, PVV seçmeninde belirgin bir hayal kırıklığı yarattı. Bu hüsran, oyların bir bölümünün orta sağcı liberal Demokratlar 66’ya yönelmesine zemin hazırladı. Azınlık hükümeti ve seçimsizleştirme Hollanda siyaseti, Demokratlar 66 (D66), Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ve Hristiyan Demokratlar Birliği (CDA) üçlüsünün azınlık hükümeti denemesiyle alışıldık koalisyon matematiğinin dışına taşmış durumda. Mecliste çoğunluğu olmayan bir kabinenin ülkeyi yönetmeye talip olması, teknik bir “yönetim formülünden çok daha fazlasını anlatıyor. Daha yakından bakıldığında bu model, Hollanda burjuva siyasetinin seçmenle arasında bir süredir yaşadığı krizin kurumsal ifadesi: Kimse ülkeyi nereye götürmek istediği konusunda toplumsal bir çoğunluk yaratamıyor, ama herkes mevcut düzenin sürmesini istiyor. Hollanda’daki bu yapı, şimdiye kadar ki klasik çoğunluk koalisyonlarından farklı. Azınlık hükümeti, yürütmeyi elinde tutarken parlamentoda çoğunluğu olmadığı için yasama sürecinde diğer partilerin destek oylarını almak zorunda kalacak. Bu durum, hükümetin politikalarını kendi iradesiyle tek başına belirlemesini imkânsızlaştırarak, gündemdeki her önemli karar için başka partilerle pazarlık yapılmasını gerektirecek. Azınlık hükümeti, yürütmenin her yasa ve bütçe maddesi için dışarıdan oy toplamak zorunda olduğu bir model. İktidar bunu parlamentonun güçlenmesi olarak sunsa da aslında bu durumu Avrupa tipi bir seçimsizleştirme operasyonu ya da burjuva demokrasisinin işlevsizleştirilmesi olarak okumak gerekir. Ne de olsa “Modern Avrupa”. Her şey yasalara uygun; hukuken bir anomali yok!  Hollanda’da hükümet, yine bakanların kral tarafından atanıp yemin etmesiyle kurulacak; meclisin güvenoyuna dayalı bir başbakanlık rejimi yok sonuçta. Ancak siyasetin meşruiyeti yalnızca hukuktan değil, toplumsal rızadan da besleniyorsa, mecliste çoğunluğu temsil etmeyen bir kabinenin, ülkeyi orta ve uzun vadeli bir programla dönüştürme iddiası zaten zayıf olacaktır. Çoğunluğu olmayan bir kabine de, karar alırken halka değil, her seferinde “ikna edilmesi gereken” farklı parti bloklarına bakar. Parlamentoda azınlık, NATO hattında çoğunluk Demokratlar 66 (D66), Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ve Hristiyan Demokratlar Birliği (CDA) parlamentoda azınlıktalar ancak, bu üç partiyi gerçekten bir arada tutan şey sosyal politika ya da demokrasi anlayışı değil, jeopolitik ve askerî hattaki politika ve kararlılıkları. Ukrayna savaşı konusunda neredeyse tek bir ağızdan konuşuyorlar. Demokratlar 66’nın “liberal değerler” söylemi, Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi’nin “güvenlik” vurgusu ve Hristiyan Demokratlar Birliği’nin “uluslararası sorumluluk” dili pratikte aynı noktaya çıkıyor: NATO’ya tam bağlılık ve askerî harcamaların artırılması. Üç partinin ortak çizgisi net: Ukrayna’ya silah sevkiyatı sürecek, savunma bütçesi büyütülecek, Hollanda Avrupa’nın askerî merkezlerinden biri hâline getirilecek. Bu hat yalnızca koalisyon ortaklarına ait de değil, aşırı sağcı Özgürlük Partisi, Adalet ve Demokrasi için Doğru Yol Partisi (JA21), Çiftçi ve Yurttaş Hareketi (BBB) ve çeşitli muhafazakâr küçük partiler de aynı çizgiyi desteklemekte. Böylece hükümet, parlamentoda sosyal politikalarda zayıfken savaş ve güvenlik siyasetinde fiilî bir çoğunluğa sahip olacak.. NATO hattı, Hollanda siyasetinin gerçek birleştirici ekseni hâline gelir. Aşırı sağ dışarıda, programı içeride Buradaki kilit düğümlerden biri, Wilders’ten kopan aşırı sağcı Adalet ve Demokrasi için Doğru Yol Partisi’dir (JA21). Dilan Yeşilgöz liderliğindeki Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi bu partiyi koalisyona almak istedi. Çünkü JA21 göç karşıtı, otoriter ve NATO yanlısı çizgisiyle sağ blokun doğal bir parçası ve sayısal olarak çoğunluğu garanti edebilirdi. Ancak Demokratlar 66 burada frene bastı. JA21’in aşırı sağ kökleri, İslam karşıtlığı ve hukuk devletiyle sorunlu çizgisi, Demokratlar 66’nın liberal kimliğine açıktan uymuyor. Sonuçta JA21 dışarıda kaldı. Ancak bu, etkisinin bittiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, JA21 koalisyonun içinde değil ama fiilen hükûmetin ayakta kalmasının anahtarlarından biri hâline geldi. Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi bunu çok iyi biliyor. Yeşilgöz için bu azınlık modeli, JA21’i hükûmete resmen sokmadan onun politikalarını meclis aritmetiği yoluyla hayata geçirme fırsatı sunuyor. Bu modelde yeni ilan edilen koalisyon, yani D66–VVD–CDA üçlüsü, her yasayı geçirmek için başka partilerin oylarına muhtaç. Bu “Başka Partiler” ise: Göç ve güvenlikte aşırı sağcı Adalet ve Demokrasi için Doğru Yol Partisi (JA21) ve Geert Wilders liderliğindeki Özgürlük Partisi (PVV); tarım ve kırsal politikalarda ise bir başka sağcı Çiftçi ve Yurttaş Hareketi (BBB); NATO, savaş ve savunmada ise sağ blokun neredeyse tamamı. Yani azınlık hükûmeti adı altında, aşırı sağ kabineye alınmadan onun oylarına bağımlı hâle gelinen bir program uygulanacak. Bu durumda Hollanda meclisi, militarist ve otoriter bir normalleşmenin laboratuvarından biri haline gelecek. Avrupa’da aynı model Bu tabloyu yalnızca Hollanda’ya özgü bir durum olarak görmek mümkün değil. Bu, Avrupa genelinde yaşanan bir dönüşüm. Şimdi de kaçınılmaz olarak Hollanda'da denenecek. Özellikle Kuzey Avrupa’da merkez partiler çökerken parlamentolar parçalanırken, sermaye sınıfı ve NATO eksenli güvenlik bloğu bu parçalanmayı yönetmenin yollarını bulmakta. Azınlık hükûmetleri bu ihtiyacın ürünü. Sandık var, seçim yapılıyor ama ortaya çıkan irade ülkeyi nereye götüreceğine dair net bir yön üretemiyor. Siyasetin sınırını belirleyen ana eksen, tam pres ile NATO haline geldi. Ukrayna savaşıyla birlikte askerî harcamaların artırılması ve Atlantik ittifakına mutlak bağlılık, Avrupa’da parlamenter çoğunlukların ötesinde bir sınıf mutabakatı hâline gelmiş durumda. Azınlık hükûmetleri bu nedenle dış politikada güçlü, sosyal politikalarda ise felç. İsveç: Aşırı sağın meclis desteği ve göç yasaları üzerine etkisi İsveç’te halen mecliste ikinci büyük parti konumunda olan İsveç Demokratları (Sweden Democrats – SD) , resmi olarak kabinede yer almamasına rağmen şu anki hükümetin parlamentodaki destek tabanını oluşturuyor . Moderat Parti ile Liberaller ve Hristiyan Demokratlar arasında kurulan azınlık hükümeti, 2022’den bu yana mecliste devam eden çoğunluk desteğini SD’nin oylarıyla sağlıyor. Bu destek sayesinde hükümetin göç ve asayiş politikaları daha sert bir çizgiye çekilmiş durumda . Örneğin, hükümetin göreve geldiği 2022’den itibaren yürürlüğe giren göç ve sığınmacı politikalarında belirgin bir sertleşme gözlemleniyor. 2025’te İsveç’e yapılan sığınma başvuruları, 1985’ten bu yana görülen en düşük seviyeye düştü. Hükümet bunun üzerine daha da sıkı kurallar planladığını açıkladı. Bu düşüş, yalnızca sayı olarak değil, sığınma başvurularının toplam göç içindeki oranı bakımından da dramatik: 2018’de göçün yüzde 31’ini sığınma başvuruları oluştururken, 2025’te bu oran yüzde 6’ya geriledi. İsveç’in parlamenter sisteminde SD’nin doğrudan kabine üyesi olmamasına rağmen, meclis aritmetiği üzerinden hükümet politikalarına yön verebildiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Danimarka: NATO ve savunma harcamalarında bloklaşma Danimarka örneği, Hollanda’daki azınlık koalisyonunda görülen güvenlik-savunma hattındaki uzlaşmayı Avrupa geneline taşıyor. Danimarka’da uzun yıllardır azınlık hükümetleri norm haline gelmiş durumda. Bu hükümetler, savunma harcamalarını arttırma ve NATO hedeflerine bağlılığı sürdürme konusunda parlamentonun çok geniş bir kesiminden destek buluyor. Bu, sadece Hollanda değil, Kuzey Avrupa’da da askerî ve güvenlik meselelerinin siyaset üstü bir konsensusa dönüştüğünü gösteriyor. Azınlık hükûmeti, sermayenin çoğunluğu Hollanda’da kurulan azınlık hükûmeti, meclis aritmetiğinin ürünü gibi sunulsa da gerçekte bir sınıf iktidarı düzenlemesi. Demokratlar 66 (D66), Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ve Hristiyan Demokratlar Birliği (CDA) üçlüsü parlamentoda çoğunluğu temsil etmiyor olabilir; ancak Hollanda ve Avrupa sermayesinin çıkarlarını temsil eden NATO merkezli güvenlik ve piyasa politikalarında tam bir çoğunluğa sahipler. Bir süredir savunma bütçeleri büyürken barınma, ücretler, sağlık ve sosyal güvenlik geri plana itiliyor. Kemer sıkma “zorunluluk” olarak sunulurken, savaş ekonomisine kaynak aktarımı sorgulanmıyor. Aşırı sağ hükûmette değildir; ancak işçi düşmanı programı fiilen iktidardadır. Sonuç: Gene mi NATO? “Seçimsizleştirme” bugün dünya çapında sermaye sınıfının bilinçli bir tercihine dönüşmüş durumda. Türkiye’de bu rejim yolsuzluk, hukuksuzluk ve keyfî yargılamalar yoluyla işletilirken, Avrupa’da pasifize edilmiş parlamentolar, azınlık hükûmetleri ve NATO merkezli siyaset üstü mutabakatlar üzerinden yürütülüyor. Ne de olsa burası “Modern Avrupa”! Biçimler farklı, öz aynı: devre dışı bırakılan halkın siyasal iradesi, yerine sermayenin ve savaş düzeninin çıkarlarını yöneten bir mekanizma geçiriliyor. Hollanda’daki azınlık hükûmeti de bu emperyalizmin yereldeki yansıması. Bütün bu tabloya bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor: Yine mi NATO, gene mi NATO’culuk ? Hollanda’da sandıktan azınlık çıkıyor ama NATO’dan tam mutabakat çıkıyor. Parlamento parçalanmış, halk bölünmüş, hayat pahalı, konut krizi derin, ücretler eriyor… Ama konu NATO olunca herkes hizaya giriyor. Demokratlar 66, Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi, Hristiyan Demokratlar Birliği, aşırı sağcılar, muhafazakârlar, hepsi aynı çizgide buluşuyor: Daha fazla silah, daha fazla askerî harcama, daha fazla savaş ekonomisi. İnsan sormadan edemiyor, “ Bu kadar NATO için çalışmak bünyeye fazla değil mi?” Hollanda siyasetinin görevi, kendi halkının barınma sorununu, ücretlerini, güvencesizliğini çözmek mi; yoksa Atlantik ittifakının hedeflerini tutturmak mı? Bugün Hollanda’da kurulan azınlık hükûmeti, halka karşı zayıf, NATO’ya karşı ise fazlasıyla güçlü bir iktidar modeli. “NATO için çalış, NATO için yaşa, NATO için yönet” çizgisi artık bir dış politika tercihi değil, ülkenin iç siyasetini belirleyen ana eksen hâline gelmiş durumda. Ve asıl sorun da tam burada yatıyor. Çünkü bu kadar NATO, bu kadar militarizm, bu kadar savaş ekonomisi, eninde sonunda birilerinin cebinden çıkıyor. O da her zaman olduğu gibi emekçilerin, gençlerin, yoksulların cebinden. Faturası yine halka kesilen bir NATO’culuk. Peki bu akıl tutulmasına karşı gelebilecek olan, örgütlü bir işçi öfkesinden başka ne var? Hadi birleşip tek bir ağızdan söyleyelim: Yankee go home!