Daron Hoca’nın kurumları kimin kurumları?

ABD’nin Venezuela’ya yönelik alçakla saldırısı gerçekleştiğinde, sosyal medyanın doğası gereği herkes fili bir yerinden tutup “bu fildir” demeye başlamıştı. Bu hengameden aklımda akıllıca atılmış tek bir tweet kaldı: “Daron hoca koş kurumlarını s...yorlar.” Emperyalist saldırganlık kuşkusuz dalga geçilecek konu değil, ama emperyalizmin yaşananları kendi içerisinde tartışma çerçevesi dalga geçilmeyi de, incelenmeyi de hak ediyor. Gelin, inceleyelim… *** Emperyalist merkezlerde, bilhassa da akademik camiada, son yirmi yılda yükselen ve (nesi yeniyse) “yeni sağ” olarak tanımlanan siyasete yönelik eleştirinin temel argümanı bu: “Mevcut düzen saygın demokratik kurumlar tarafından uygulanan kurallar temelinde kuruluydu, bu hırbolar ise kurumları ve kuralları hiçe sayan, tek taraflı ve tekçi, dayatmacı bir siyaseti yapıyor.” Aynı eleştiri Çin’i ve Rusya’yı da kapsıyor, hatta “uygar ve saygın” batıda Trump gibi hırboların iktidara gelebilmesinin temel sebebi olarak bu iki gücün yükselişi gösteriliyor. Bu iddialar zaman zaman “Rusya seçimlere hile karıştırdığı için Trump seçilebildi” boyutlarına bile varıyor. 1 Nobelli Daron Acemoğlu bu tartışmanın önemli figürlerinden biri, ama ben incelemeye ondan çok daha çaplı bir başka Nobellinin 2 sözlerini hatırlatarak başlayacağım: İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD emperyalizminin dış politikasının mimarı, Soğuk Savaş’ın emperyalizm cephesindeki en önemli komutanı Henry Kissinger. Kissinger 25 Haziran 2020’de, yani Trump’ın birinci başkanlık döneminin sonuna doğru ve pandeminin en şiddetli günlerinde, ABD emperyalizminin dış politikası üzerinde büyük etkiye sahip düşünce kuruluşlarından biri olan ve Foreign Affairs dergisini de çıkartan Council on Foreign Relations’ın bir etkinliğine konuşmacı olarak katılmıştı. Konuşmasının girişinde özetle şunları söylemişti: “ABD kendi yükselişinde tek taraflı bir güç alanı oluşturdu ama son otuz yılda ortaya çıkan tek sistemli küresel dünyada buraya sıkışmamalı. Uluslararası siyasette ittifaklarını gözetmeden tek taraflı dayatmalara giderse Batı Yarımküreye izole olur, dünya çapında olanlar üzerindeki etkisini yitirir ve zamanla tarihin dışına düşer.” 3 Emperyalizmin yoluna nasıl devam etmesi gerektiği konusundaki iki görüşten birinin özeti bundan daha iyi ifade edilemez. Daron Acemoğlu gibi ideologların tümü bu özeti farklı kelimelerle tekrarlayıp duruyor. Bunlara göre ABD’nin emperyalist hegemonyası kurallar ve kurumlara dayalı bir uluslararası sistem çerçevesinde olmalı; dünyadaki geri kalan tüm ülkelere de bu sisteme uygun bir “demokrasi” dayatılmalı. Bu nedenle Acemoğlu Venezuela’ya yapılan alçakça saldırıya ancak “tamam Maduro’yu devirmek lazım da böyle üslupsuz olmaz ki bu işler” şeklinde özetlenebilecek bir “eleştiri” getirebiliyor. 4 Diğer tarafta Trump durdukça, bu sinsi riyakarlık uygarlık gibi görünüyor. Bu yüzden şunu sormamız gerekiyor: Dünya düzeninin kurumlara ve kurallara dayalı olduğu zamanda, kurumları kim kurdu, kuralları kim koydu? *** Bahis konusu kurumlar sistemi 1945 sonrasında Sovyetler Birliği’nin yarattığı sistemik tehditi karşılamak için kurulan, yani kurulmak zorunda kalınan uluslararası emperyalist ittifakın üstyapısıydı. Bu ittifak sistemi tek bir dertle oluşturulmuştu: İkinci Dünya Savaşı bittiğinde pek çok ülkede sosyalizm kurulmuş ve işçi sınıfı iktidara gelmiş; geri kalan tüm ülkelerde de (hatta emperyalist ABD’de bile) devrim tehlikesi baş göstermişti. Emperyalist güçlerin iki dünya savaşı arasında olduğu gibi birbirleriyle rekabete devam etmesi durumunda yeni devrimlerle sosyalizmin kapitalizmi tarihe gömmesi işten bile değildi. Bu yüzden sadece her kapitalist ülkede işçi sınıfına yatıştırıcı ödünler verilmesi yeterli değildi, emperyalist sistemin en büyük zayıflığı olan emperyalistler arası rekabet bir süreliğine kenara konmalıydı . Emperyalizmin eşitsiz doğası gereği böyle bir ittifak sistemi ancak hiyerarşik olabilirdi ve o tarihte bu ittifakın hegemonik gücü ABD’den başkası olamazdı. Ancak bu hegemonya, açıktan kurulmasına dünya halklarını ikna etmek imkânsız olacağı için örtülü ve tüm emperyalist güçleri içerebilmek için karşılıklılığa dayalı olmalıydı. Bu nedenle ABD’nin kapitalist dünyadaki egemenliği uluslararası kurumların içine yerleştirildi. Örneğin Sovyetler Birliği’ne yönelik bir saldırganlık gerektiğinde eylemi esasen ABD ordusu gerçekleştirecek olsa da bu NATO şemsiyesi altına gizlenecekti. Ya da emperyalist rekabetin en şiddetli alanı olan, sistemi en krizlere açık ve kararsız hale getiren finans sermayesinin uluslararasılaşması konusunda (Sovyetler Birliği’nin olduğu dünyada bir ülke dış borcunu ödemeyi reddettiğinde kapısına uçak gemileriyle dayanmak da zor olacağı için) emperyalist alacaklıların çıkarlarını koruyacak ama bunu borçlulara “iktisat biliminin kuralları” kılığında dayatacak bir kurum olan IMF’ye ihtiyaç vardı. Ve uluslararası finansın, kadroları dünyanın en pahalı üniversitelerinden çıkan bu saygın, uygar, “iktisat biliminin evrensel kurallarına” dayalı kurumunun yönetiminde, kurulduğu günden bu yana ABD’nin (ve sadece ABD’nin) veto yetkisi oldu. 5 Tabii bu sistemin bazı parçalarına Sovyetler Birliği’nin dahil olması engellenemez, aksi takdirde “kurallara dayalı uluslararası sistem” görüntüsü verilemezdi. Dolayısıyla, örneğin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kurulduğunda, emperyalistler veto yetkisine sahip beş daimî üye koltuğundan birini Sovyetler Birliği’ne bırakmak zorunda kalmıştı. Bu durumda dahi, diğer dört daimî üyeden biri olan Çin’in sandalyesinde 1971’e kadar Çin Halk Cumhuriyeti değil Tayvan’daki şaklabanlar oturmuş; bu koltuk ancak Kissinger’ın Çu Enlay ile görüştüğü gizli Çin ziyaretinin ardından, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Çin’le yakınlaşmasının mümkün olduğu anlaşıldıktan sonra Çin’e bırakılmıştı. Acemoğlu gibilerinin öve öve bitiremediği kurumlara ve kurallara dayalı dünya düzeni, ABD’nin fiilen dünya devletine dönüştürülmüş emperyalist hegemonyasının sorgulanmaması için ve Sovyet sosyalizmine karşı kurulmuştu. Bu doğal olarak İngiltere, Almanya gibi diğer emperyalist güçlere yağmadan makul paylar veren bir ittifak sistemi içerisinde gerçekleşiyordu. Ama Vietnam devrimini boğmak için milyonlarca insan öldüren de, 1980’lerin başında neoliberalizme geçilip faizler yükseltildiğinde yaşanan borç krizi sırasında Latin Amerika ülkelerinde eşi benzeri görülmemiş emperyalist talan ve milyonlarca cana mal olan yoksullaşma dalgasını yöneten de, başka pek çok ulusal ve uluslararası suçu işleyen ya da meşrulaştıran da bu kurumlara ve kurallara dayalı sistemdi. Bize bugün Trump’ı gösterip geçmişte emperyalizmin kurumsallığı sayesinde daha barışçıl ve iyi bir dünyada yaşadığımızı söyleyenler hem yalancı hem de düşmanımız. 1945 sonrasındaki birkaç on yıl boyunca dünya komünizm tehdidi emperyalistleri hizaya getirdiği için güzeldi ve tehdit zayıfladıkça çirkinleşti, ortadan kalktıktan sonra ise emperyalistler tarafından adım adım cehenneme çevrildi. *** Peki bugün kuralsızlığı savunan ve her türlü pervasızlığa hazır görünen Trump gibiler ile, daha ayakları yere basan bir dünya sistemi kurulması gerektiğini savunanlar arasında bir fark yok mu? Kuşkusuz var. Benzetirsek, AKP ile CHP arasında da fark var; hatta bu iki parti arasındaki ayrım neredeyse emperyalist merkezlerdeki, bu yazıya konu olan ayrıma denk düşüyor. Öte yandan bu, iki şıktan birinin evla olduğu anlamına gelmiyor. 1945 sonrasında kapitalizm kurallı hale gelmek zorunda kalınca, sermaye egemenliğinin yürütme tarafında kanun kural dinlemeden sermayenin önünü açılması gerektiğini savunanlar hep oldu. Örneğin bunun Türkiye’deki en açık örneği Turgut Özal’dı. Birinci körfez savaşı sırasında Türkiye hava sahasının ABD savaş uçaklarına açılmasının Anayasal olmadığı söylendiğinde “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” demişti. Bununla yetinmemiş, Cumhurbaşkanı olarak böyle bir yetkisi olmamasına rağmen TSK’ya Kuzey Irak’ı işgal etme emri vermiş, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay emri uygulamayıp hukuksuzluğunu ifşa edince, üstüne bir de istifa edince büyük devlet krizi çıkmıştı. Özal’ın bu pervasızlığıyla, Erdoğan’ın bir AYM kararını tanımaması ve uygulamaması 6 ya da Trump’ın “uluslararası güç kullanırken kendisini sınırlayan tek şeyin uluslararası yasalar değil kendi aklı ve ahlakı olacağını” söylemesi birbiriyle akrabadır. 7 Ne var ki buradaki büyük üçkağıt, bu tavrın kelimenin gerçek manasıyla kişisel olduğunun propaganda edilmesidir ve bu propaganda esasen düzenin diğer tarafından yapılmaktadır. Tarihte böylesine sivrilen “kişi”lerin kişilik özellikleri mutlaka olayların gidişatında bir rol oynar; ama bu kişilerin sınıfsal bir çıkarlar yığınının temsilcisi değil de mutlak anlamda şahsi bir iktidarın sahibi olduğunu savunanlar, bu kişilerin temsil ettiği iğrenç sermaye çıkarlarını aklamaktan başka bir şey yapmamış olur. Nitekim düzenin diğer tarafında duran Oğuz Kaan Salıcı, upuzun bir tweet yazıp Trump’ı yerin dibine sokuyor ama sonunda (mealen) şunu diyor: “Trump ne kadar nobran davransa da Merkez Bankası Başkanı’nı görevden alamıyor, çünkü ‘şahsım’ değil kurumlar devleti, ‘muz cumhuriyeti’ değil.” 8 Bu sadece yanaşmacılık değil aynı zamanda büyük bir düşünsel sefalet. Merkez bankası özerkliği denen şey, merkez bankalarının idaresinin ulusal demokratik çerçeveden çıkartılıp “kurumlara ve kurallara dayalı” uluslararası sisteme devredilmesinden, o sistemin en yüce okullarında okutulup sermaye egemenliğinin iktisat kuralları iyice belletilmiş çocuklarına bırakılmasından başka bir şey değildir. Trump’ın bununla kavgalı olması, bunun iyi bir şey olduğu anlamına gelmez. Aynı Erdoğan’ın bir şeyle kavgalı olmasının o şeyin iyi olduğu anlamına gelmemesi gibi. Kurumlar ve kurallar ancak emekçi halk tarafından oluşturulduklarında, ya da emekçi halk kendisini egemenlere güçlü biçimde dayatıp onları ödünler vermeye zorladığında sıradan insanların çıkarlarını yansıtır. Örneğin bugün saldırı altında olan Venezuela’da Bolivarcı Cumhuriyet kurulurken bu yaşanmıştı; zaten saldırının sebebi de Venezuela halkının kendi koyduğu yasalarla ülkelerinin yeraltı zenginliklerine sahip çıkıyor, onları yok pahasına emperyalistlere devretmiyor olması. En kötü kural kuralsızlıktan iyi değildir ve daha önemlisi, insanlık bu ikisinden birine mahkûm değil. Emekçi insanlık ordulardan da, bombalardan da çok daha büyük bir güçtür ve kötüler arasında en iyiyi bulmaya çalışmayı bırakıp kendi çıkarlarını koruyacak kuralları kendisi koymaya başlamalıdır. 1 https://www.theguardian.com/world/2017/jan/06/vladimir-putin-us-election-interference-report-donald- trump. 2 Konumuz açısından anlamlı olduğu için hatırlatıyorum: 1973 yılındaki Nobel Barış Ödülü Vietnam Savaşı’nı sonlandırmaya yönelik müzakereler sırasında Henry Kissinger ve Vietnam tarafında müzakereleri yürüten devrimci General Lê Đức Thọ’ya verilmiş, Kissinger ödülü kabul etmiş, Tho ise reddetmişti. 3 Kissinger’ın konuşmasının bütünü çok ilginç ve okunmasını hararetle tavsiye ederim. Bilhassa bir noktada “bazı konularda net olmak ancak net konuşmamak gerekir” demesi çok anlamlı. https://www.cfr.org/event/conversation-henry-kissinger. 4 Eleştirinin başlığı: “Şimdi ‘kurallara dayalı düzen’in başına ne gelecek?” https://www.project- syndicate.org/commentary/trump-venezuela-rules-based-order-must-be-built-anew-by-daron-acemoglu-2026- 01. 5 Bu veto yetkisi şöyle işliyor: IMF’de politika belirleyen kararlar en az %85 oyçokluğu ile alınabiliyor. Kuruluşundan bu yana %15’in üzerinde oy oranına sahip olmuş ve halen olan tek ülke ABD. Dolayısıyla ABD fiilen tek başına veto yetkisine de sahip oluyor. 6 https://haber.sol.org.tr/turkiye/erdogan-israrli-aym-kararina-uymuyorum-saygi-duymuyorum-sozum-isabetli- oldu-147469. 7 https://www.reuters.com/world/americas/trump-says-us-oversight-venezuela-could-last-years-nyt-reports- 2026-01-08. 8 https://x.com/oguzksalici/status/2011146591294382274.