Nâzım Hikmet’in 124. doğum yılında Birikim dergisinin yayımladığı Nâzım Hikmet özel sayısının bir özel amaca istinaden hazırlandığını peşinen varsaymasak bile, ilgili sayının ufku meşhur İranlı şair Sadi’nin bir sözünü akıllara getiriyor: “Akrebin sokması kininden değil, tabiatındandır.” Birikim dergisi, Nâzım’ı anmaya kalkınca, Nâzım’ı yeniden düşünmekten çok, onu siyasetsizleştirip ehlileştirmeye vardırıyor. Onu komünist bir şair olarak değil, yorulmuş bir ihtiyar, pişman bir estet, ulusal bir alegori ya da apolitik fragmanlar toplamı olarak okura sunuyor. Birikim çevresi bunu ilk kez yapmıyor. Yaklaşık yarım asırdır aynı işi yapıyor liberaller: düzenden kopma ihtimali taşıyanı yumuşatmaya, kavgayı yoruma, mücadeleyi metne, devrimi hatırata dönüştürmeye çalışıyorlar. Bugün hâlâ Nâzım’a yapmaya çalıştıkları da bu. Şaşırtıcı değil. Ama cevapsız bırakılacak türden hiç değil. Çünkü Nâzım Hikmet geçmişin zararsız bir sesi değil. Bugünün kavgasında şiiriyle, siyasetiyle, hayatıyla hâlâ taraf olan bir yoldaş. Onu şiirinden ayırmaya çalışanlar aslında onu kavgasından koparmaya çalışıyor. Murat Belge: Emin olmamanın konforu Özel sayının omurgasını oluşturan yazılara bakıldığında, bu Nâzım’a dönük siyasetsizleştirme operasyonunun ilk durağında Murat Belge duruyor. Murat Belge’nin Nâzım Hikmet hakkında yazarken sergilediği temel tutumun adı eleştirellik değil, sorumsuzluk. Metinlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan “bilmiyorum”, “öyle duydum”, “araştırmadım”, “emin değilim” gibi ifadeler, masum bir tereddüt hâlini değil; bilinçli bir pozisyon alış biçimini yansıtıyor. Bu pozisyon, konuşmaya devam edip sorumluluk almamayı mümkün kılıyor. Bu noktada şunu sormak zorundayız: Hayatını akademiyle, çeviriyle, yayıncılıkla, dergicilikle geçirmiş; Türkiye’de “entelektüel” sıfatının başköşesine yerleştirilmiş bir figür, Nâzım Hikmet gibi hem biyografisi hem arşivi hem de politik hattı bu kadar açık bir özne hakkında nasıl bu rahatlıkla “emin değilim” diyebiliyor? Bu bir bilgi eksikliğinden çok, bilginin bağlayıcılığından kaçma iradesini temsil ediyor. Daha da önemlisi, bu belirsizlik hep aynı yönde çalışıyor. Murat Belge’nin “emin olmadığı” şeyler tesadüfen hiçbir zaman devletin, liberalizmin ya da düzenin aleyhine değil. Emin olunamayan hep şu: Nâzım’ın ideolojik kararlılığı, örgütlü komünist kimliği, bilinçli tercihleri, bedel ödemeyi göze almış olması. Belge’nin muğlaklığı, sistematik bir biçimde komünist özneyi siliyor. Bu noktada “niyet” tartışmasına girmeye gerek yok. Metnin kendisi yeterince konuşuyor. Belge, Nâzım’ı tarihsel bir aktör olarak değil, psikolojik bir vaka olarak ele alma eğiliminde. Kararlılık yerine tereddüt, bilinç yerine sezgi, siyasal hat yerine bireysel ruh hâlleri. Böylece komünist bir şair değil, “zor zamanlarda savrulmuş bir entelektüel” portresi çıkıyor ortaya. Bu portre kime yarıyor peki? Bugünün liberal soluna, sermaye düzeni aklayıcılarına. Çünkü bu portre sayesinde şu cümle kurulabiliyor: “Büyük şairdi ama ideolojisi onu yanılttı.” Yani Nâzım’ın şiirini alıp (onu da eklektik bir şekilde seçip), kavgasını dışarıda bırakmayı mümkün kılan, estetiğini sahiplenip, siyasetini problemli ilan eden bir tavırdan söz ediyoruz. Tam da Birikim çizgisinin yıllardır yaptığı şeyden. Üstelik Belge bunu yaparken açık bir düşmanlık dili de kullanmıyor. Aksine, yumuşak bir ton, ölçülü bir mesafe, sözde bir saygı hâli var. Ama sonuç değişmiyor. Nâzım’ın komünizmini bir hata, bir yük, bir aşırılık gibi sunuyor Belge. Şairin bilinçli tercihini değil, talihsiz bir dönemin ürününü (!) anlatıyor. Bu yaklaşım yalnızca tarihsel olarak yanlış değil, ahlaken de sorunlu. Çünkü Nâzım Hikmet bu tercihlerin bedelini hapisle, sürgünle, vatandaşlıktan çıkarılmayla ödedi. Bunları “emin olunamayan” alanlara havale etmek, bedel ödeyen bir hayatı hafifletmek demek. Bu hafifletme de doğrudan doğruya bir tahrifata işaret ediyor. Kısacası Murat Belge’nin yaptığı şey, bilmemek değil. Bilip de bağlanmamaktır. Konuşup da sorumluluk almamaktır. Bu, tam anlamıyla entelektüel bir sefalet ve konformizm halidir. Orhan Koçak: Yorulmuş bir Nâzım icat etmek Murat Belge’nin “emin değilim” konforuyla açtığı gedikten Orhan Koçak daha cesur bir biçimde giriyor. Belge bulanıklaştırırken, Koçak yeniden yazıyor. Ortaya koyduğu Nâzım figürü, tarihsel bir şairden çok, bugünün liberal entelektüelinin vicdanını rahatlatacak bir alegoriye benziyor: yorulmuş, pişman, siyasetten kaçmak isteyen bir Nâzım icat ediyor. Koçak’ın metninde karşımıza çıkan Nâzım, gençliğinde ideolojisi uğruna “yanlışlar” yapmış, “yalanlar” söylemiş, siyasetin sertliğinden yorulmuş; yaşlandıkça da saf şiiri, yalansız sözü, siyasetin dışına çıkmayı özleyen bir ihtiyara dönüşmüş durumda. Bu Nâzım artık kavga etmek istemiyor; anlamak istiyor. Taraf olmak istemiyor; geri çekilmek istiyor. Şiiri kurtarmak, siyaseti geride bırakmak istiyor. Burada asıl sorun şu: Koçak, Nâzım’ın siyasal tutarlılığını bir “gençlik aşırılığı” gibi ele alırken, bu tutarlılığın hayat boyu sürdüğünü görmezden geliyor. Oysa Nâzım’ın şiiriyle politik hattı arasında bir kopuş yok. Cezaevinde yazdığı mektuplar da Moskova’daki konuşmaları da barış mücadelesi içindeki konumu da şairin ne yorulduğunu ne geri adım attığını ne de “yanılmışım” dediğini gösteriyor. Tam tersine, Nâzım kendisini sürekli olarak daha büyük bir sorumlulukla konumlandırmıştır. Şiiri, bireysel bir arınma alanı değil; tarihsel bir kavga aracı olarak görmeye devam etmiştir. Memet Fuat’a cezaevinden yazdığı mektuptaki şu pasaj, Koçak’ın icat ettiği ihtiyar Nâzım’ı tek başına yerle bir etmeye yeter: “ Davası, meselesi olmayan kitap kitap değildir. […] Davası olan kitap kavgası olan kitap demektir. Kavgasız kitap hareketsiz kitaptır, hareketsiz kitap ise ölüdür .” Bu satırları yazan bir şairi, “siyasetin yorgunluğunu atmak isteyen bir estet”e dönüştürmek ya cehalettir ya da bilinçli bir çarpıtmadır. Koçak’ın konumunda biri için ilk ihtimali ciddiye almak çok zor. Koçak’ın yaptığı şeyin ideolojik işlevi açık: Sosyalist gerçekçiliği bir “dönem hatası”, bir “estetik zorunluluk” gibi sunmak. Sanki Nâzım, dış koşullar nedeniyle öyle yazmak zorunda kalmış; sanki başka bir dünyada yaşasaydı, “saf şiir”e dönecekmiş gibi. Bu, sosyalist gerçekçiliği teknik bir üslup tercihi olarak görme numarası bir açıdan. Oysa sosyalist gerçekçilik, Nâzım için bir estetik kategori hiçbir zaman olmadı; aksine yeni bir hayat kavgasını ifade etti. Koçak’ın metinleri, Belge’ninkilerden daha tehlikelidir. Çünkü burada artık “emin değilim” yoktur. Burada emin olunarak konuşulur. Ama bu eminlik, Nâzım’ın değil, bugünün liberal solunun ihtiyaçlarından beslenir. Lenin denince “Sol Komünizm”, Marx denince “yabancılaşma”, Engels denince “1895 Önsözü” indirgemeciliğinden başka bir şey yapmayan bir ufuk, burada da aynı eklektik taramayla icraatına uygun teori uydurmak için Nâzım’ın “Giderayak” (1959) ve “Son Otobüs” (1957) şiirlerine yönelerek hipotezlerini bu şiirlere dayandırıyor. Lirizmin ve bir tür melankolinin de renk çaldığı bu şiirlerini (memleketinden koparılmış bir insanda bu duygu dünyası kendini zaman zaman nasıl hissettirmeyebilir ki?) Nâzım’ın poetikasının bütününe ve özüne teşmil ederek onun eserinin ve mücadelesinin sürekliliğini ve bütününü çöpe atıyor. Bu iki şiirden bir Nâzım teorisi üreten kişinin, Nâzım’ın örneğin 1962 yılında yazdığı “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” şiirini ya da yine ömrünün son yıllarında yazdığı ve Lenin’i büyük bir sevgi ve heyecanla andığı “Yoldaşım” şiirini (ve “Havana Röportajı”nı ve “Saman Sarısı”nı ve “Lehistan Mektubu”nu ve tüm diğer şiirlerini) ne yapacağını merak ediyoruz. Aynı bu tıkızlıkla bir başka düzleme geçiyor Koçak: “bir sosyalist olarak emekten söz etmesi” gerektiğini ama Nâzım’ın bunun ötesine geçtiğini söylüyor ve bunu hipotezlerinin bir kanıtlanması gibi ileri sürüyor. Sosyalistleri “emek, emek, emek” diyen bir papağan gibi algılamak ve başka bir ufukla karşılaşıldığında bunu sosyalistliğin dışına çıkmak şeklinde yorumlamak için ancak liberal solcu olmak gerekir… Teorisi de, siyaset kavrayışı da başkadır komünistlerin; dünya görüşleri ve mücadeleleri, liberal solun onları içine almak istediği cenderenin çok dışında ve ötesindedir, bu nedenle bu kampın Nâzım’ı anlaması olanaksızdır; değil çözümlemek! Bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir: Nâzım Hikmet, siyasetin üstüne çıkmak isteyen bir şair değildir. Siyaseti geride bırakmak isteyen bir şair hiç değildir. O, şiiriyle siyaseti aynı yerde kuran bir komünisttir. Onu bu yerden koparmaya çalışan her okuma, ister yumuşak ister sofistike olsun, düpedüz onu tahrif etmeye hizmet eder. Sırada bu tahrifatın güncel ve daha “genç” bir versiyonu var. Çünkü Birikim özel sayısında bu çizgiyi yalnızca Belge ve Koçak temsil etmiyor. Emre Keser gibi isimler, bu hattı bugüne taşıyan ara kadrolar olarak sahneye çıkıyor. Emre Keser ve Birikim’in kolektif yalan mekanizması Belge’nin bulanıklığı ve Koçak’ın yorulmuş ihtiyarı yetmezmiş gibi, şimdi karşımıza Emre Keser çıkıyor. Keser, Nâzım’ı bugüne taşıma iddiası maskesi altında, onun kavgalarını ve kavga alanını parçalayarak yeniden inşa ediyor. Keser’in özel sayıda yaptığı, Nâzım’ın sürgününü, hapisteki direnişini ve devrimci iradesini bir “zaaf ânı”na indirgeyerek onu bir çeşit geri çekilen, Orhan Koçak’ın tarif ettiği türden bir yorgun ihtiyara dönüştürmek. “Ben mürteci değilim, ama yazdım” veya “zaaf anında yazılmış olmalı” gibi cümlelerle, Nâzım’ın aktif ve direngen konumunu tedavülden kaldırıyor Keser. Bu, sadece bir bireysel yorum değil, kolektif bir politikanın tezahürüdür. Birikim’in politik hattı, Nâzım’ı kendi liberal-estetik değerleriyle uyumlu bir figüre dönüştürmek üzerine kuruludur. O yüzden söz konusu yazılarla yapılanı bir polemikten çok, bir tür tarihsel-ideolojik saldırı olarak okumak zorundayız. Birikim ve Emre Keser gibi temsilcileri, yıllarca komünistleri ve devrimcileri toplumun gözünden düşürmek için çaba harcarken, aynı maskeyle Nâzım’ı “tarihsel bir alegori”ye dönüştürüyor. Oysa Nâzım’ın hayatı, sürgünü, cezaevi yılları ve yazdığı şiirler tamamen kavganın içinde. Birikimciler bunu görmezden gelir. Onlara göre, Nâzım’ı “estetiği olan ama siyaseti olmayan” bir figüre indirgemek yeterlidir. Böylece hem kendi entelektüel konforlarını korurlar hem de okuyucuya “Nâzım, artık siyasi değil” mesajını verirler. Oysa bu, yalan ve tahrifatın birleşimidir. Trump’ın yalancılığına benzer bir liberal yalancılık vardır burada: Gerçekleri seçerek, eğip bükerek sunmak. Birikim’in özel sayısında Sabri Gürses’in, Hülya Arslan’ın ve diğer pek çok katkıcının yazıları, Keser ve benzerlerinin kolektif yalan inşasında gövde olarak kullanılıyor (“emin olmadan -araştırmadan!- yazma rahatlığı”na örneğin Behçet Çelik’in yazısında da rastlanıyor. O da Erkan Irmak’ın “Kayıp Destan” kitabını kendine kerteriz alarak, sanki Nâzım ve eserleri hakkında başka hiçbir tez / ufuk ortaya konmamışçasına bir rahatlıkla “belki de”lerini serpiştiriyor yazıya – Murat Belge’nin “bilmiyorum ama”larının yerine). Böylelikle, Nâzım’ın ufkunu çarpıtmak, onun kavgasının bugüne taşınmasını engellemek üzere işlev gören, tarihsel materyalleri ve şairin kendi ifadelerini kullanarak temelsiz bir “kaçak inşaat” dikiliveriyor. Bizim için Nâzım’ın kavgası sadece geçmişteki tarihsel olaylar bütününden ibaret değil. Onun şiiri, hayatı ve mücadelesi, bugünün kavgasının bir parçası. Bu nedenle, Nâzım’ı tarihsizleştirmek, onu liberal estetik ufka hapsetmek, bugünkü kavgamıza doğrudan bir saldırı niteliği de taşıyor. Nâzım’ı bugüne getirmek demek, onu politik ve estetik bütünlüğüyle yeniden kurgulamak demek. Bu, Birikim’in ve temsilcilerinin yapmaya çalıştığının tam tersini ifade ediyor. Nâzım’ı doğru okumak için bütün bu tahrifat ve aldatmacaları parçalamak gerekiyor. Birikim ve temsilcileri, Nâzım’ın şiirinin ve kavgasının siyasi, estetik, insani ve tarihsel bütünlüğünü bozmaya çalışıyor. Biz ise, bugün, 124. doğum gününde Nâzım’ın kavgasını yeniden ayağa kaldırıyoruz. Devrimci kopuşu itibarsızlaştırma aygıtı olarak Birikim Birikim dergisi Türkiye sol tarihinde bir “entelektüel merkez”den çok bir aparat olarak var oldu. Bu işlev, başından itibaren belliydi: düzenle kopma ihtimali taşıyan her momenti, her figürü, her düşünceyi yeniden düzenin sınırları içine çekmek. Devrimi yorumlamak, kavgayı estetize etmek, komünizmi tartışma konusu hâline getirip siyasetsizleştirmek. Kısacası, düzen açısından ortaya çıkan “tehlikeyi” itibarsızlaştırmak, zararsızlaştırmak, ehlileştirmek. Bu çizgi bir sapma değil, varlık sebebi olan bir tercihti. Birikim’in tarihsel misyonu, Türkiye’de sosyalizmin kitlelerle, sınıfla, aydınla, örgütle ve iktidar perspektifiyle bağ kurduğu her noktada frene basmak oldu. 1970’lerde devrimci yükselişin karşısına “eleştirel solculuk”, 1980 sonrasında yenilginin karşısına “özgürleşme anlatıları”, “sivil toplumculuk”, 1990’larda sosyalizmin karşısına “çoğulculuk”, “ademi merkeziyetçilik”, bugün ise komünist mirasın figürlerini “dekonstrüktivize ederek” “yorulmuş figürlere” dönüştürmeye çabaları bu yüzden tesadüf değil. Birikim’in yaptığı şey hiçbir zaman açık sağcılık olmadı. Zaten etkili olmasının nedeni de bu. Devrimci bir kopuş iddiası taşıyanı “fazla sert”, “fazla kaba”, “fazla toptancı” ilan edip onu törpüledi Birikim. Sosyalizmi bir siyasal iktidar mücadelesi olmaktan çıkarıp bir kültürel jeste, kimliğe indirgedi. Devrimi “gerçekleştirilebilir” değil, ama hakkında konuşulabilir bir ihtimal hâline getirdi. Tam da bu yüzden Birikim çizgisi, Türkiye’de liberal solun en istikrarlı üretim bandı oldu: Aslolan dünyayı değiştirmek değil, onu yorumlamak olageldi Birikim için! Öyle bir yorumlamak ki, insanın o meşhur fıkradaki Bektaşi’nin dediği gibi yaklaşası geliyor: “yok, diyeceksin de dilin varmıyor.” Bu üretim bandının temel refleksi, sınıf mücadelesinin tehlikeli olduğunu, ideolojinin yük getirdiğini, komünizmin travmatik olduğunu dile getirmek oldu. O hâlde yapılacak şey belliydi. Sınıf yerine birey, ideoloji yerine etik, tarih bilinci yerine hafıza, devrim yerine anlatı sahaya sürüldü. Mücadele edenler “iyi niyetli ama yanılmış”, bedel ödeyenler “trajik”, ısrar edenler ise “otoriter” ilan edildi. Böylece tarih yeniden yazılmadı belki ama yeniden yorumlanarak etkisizleştirildi. Nâzım Hikmet’se Birikim açısından her zaman bir problem, bir tür demirden leblebi oldu. Çünkü Nâzım hem büyük bir şairdi hem de tavizsiz bir komünistti. Şiiriyle siyaseti arasında gedik yoktu. Hayatıyla yazdıkları arasında mesafe yoktu. Bu yüzden Nâzım’ı olduğu gibi kabul etmek mümkün değildi. Onu ya “gençlik hataları olan büyük bir sanatçı”ya ya da “şiiri siyasetin üstüne çıkan evrensel bir figür”e dönüştürmek gerekiyordu. Geçtiğimiz yıl sonunda yayımlanan özel sayının yaptığı da tam olarak bu. Nâzım’ın komünizmini bir yorgunluk hikâyesine, kavgasını bir yanılgıya, sosyalist gerçekçiliğini ise estetik bir paranteze sıkıştırma çabası. Üstelik bunu yaparken “biz de onu seviyoruz” demeyi ihmal etmeden. Daha da önemlisi şu: Bu operasyon yalnızca Nâzım’a dair değil. Bugüne dair. Çünkü Nâzım, mirasıyla, hâlâ yaşıyor. Hâlâ işçi sınıfının, komünistlerin, devrim fikrinin yanında duran bir isim. Onu bugünden koparmadan geçmişe yerleştirmek mümkün değil. O yüzden onu zararsız bir hatıraya çevirmek zorundalar. Bu noktada şu gerçeği açıkça söylemek gerekiyor: Birikim, Türkiye’de anti-komünizmin en rafine biçimlerinden birini temsil ediyor. Bu yüzden bugün Murat Belge’nin “emin değilim”lerini, Orhan Koçak’ın “yorulmuş Nâzım”ını, Emre Keser’in estetik kaçamaklarını birer kişisel görüşten çok, bir geleneğin güncel tezahürleri olarak okumak anlamlı. Nâzım’ın kavgasını bugüne taşımak Nâzım Hikmet’in 124. doğum gününde, onun kavgasını hatırlamak ve hatırlatmak, salt bir anma değil; bugüne bir savaş ilanı. Birikim’in özel sayısı, Belge, Koçak ve Keser’in yazıları üzerinden, Nâzım’ı tarihsel olarak tutsaklaştırmak, kavgasını parçalamak ve liberal-estetik bir figüre indirmek istiyor. Bunu görmezden gelmek mümkün değil. Bu, sadece edebi bir tartışma değil, bugünkü politik kavganın da ta kendisi. Nâzım’ın kavgası bir bütün. Onun şiiri ve yaşamı, estetik ve siyaset, birey ve toplum, tarih ve gelecek arasında sürekli bir diyalektik iç içelik oluşturuyor. “Gayeli şiir” anlayışı, yalnızca estetik bir tercihi değil; her zaman devrimci ve politik bir yük taşıyan bir edebiyat pratiğine işaret ediyor. Birikimciler ve liberal sol, bu ilkeyi göz ardı ediyor, Nâzım’ın kavgasını parçalayarak ona sahte bir “zaaf anı” ya da “estetik yorulma” kılıfı giydiriyor. Biz ise Nâzım’ı tarihinden, toprağından ve halkından koparmadan, onun kavgasını bugüne taşımak zorundayız. Bu kavga, estetik ve politik mücadele birliği olarak, bugün de devam ediyor. Bugün, Nâzım’ı anlamak, onun kavgasını yaşatmak demek: Her alanda mücadele etmek, hayatın tamamını kavga alanı haline getirmek, sosyalist gerçekçiliği yaşayan bir pratik olarak görmek demek. Herkesin yeteneğine göre katkı koyması, ama hedefin aynı olması; kavganın parçalanmasına izin vermemek demek. Liberal tahrifata ve “Nâzım’ı tarihsizleştirme” projelerine karşı sert durmak, onun eserlerini ve mücadelelerini doğru bağlamında gündeme taşımak demek. Bu nedenle diyoruz ki: Birikim’in engerekleri ve çıyanları, bugün de var, tanıyoruz bunları. Ama biz Nâzım’ın kavgasıyla, onun direngenliğiyle, onun estetik ve politik bütünlüğüyle cevap vereceğiz. Nâzım’ın üretimiyle başlayan bu kavga, bugün elimizde yeniden büyüyor, yeniden güçleniyor.