Halep-Suriye virajı: Süreç başladığı yerde tıkandı mı?

Suriye’de Esad sonrası dönemin en gerilimli günleri yaşanıyor. Kürtlerin sisteme entegrasyonu konusundaki belirsizlik sürerken Halep’te silahlar patladı. HTŞ/Şam yönetiminin SDG’yi bölgeden çıkarmak için kentteki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine dönük saldırıları nedeniyle onlarca kişi yaşamını yitirdi. 100 binden fazla insan da göç etmek zorunda kaldı. Halep’teki çatışma ve Suriye’nin farklı yerlerine yansıyacağı tahmin edilen anlaşmazlık, Türkiye’deki “süreci” de yakından ilgilendiriyor. Çünkü artık Suriye’den izole bir Kürt meselesi düşünülemez. Hatta Suriye’de daha Esad görevdeyken oluşan ve Kürtleri net bir aktör haline getiren “de facto” siyasi durumun, Türkiye’deki sürecin başat nedeni olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kürtlerin, 2011’de başlayan iç savaşın sonunda Suriye’de düşmanlaştırılması riskli ve maliyetli bir güç haline gelmesi, Bahçeli’yi (ve onun temsil ettiği kanadı) 2024’ün sonlarına yaklaşırken malum manevrayı yapmaya iten temel kuvvetti. Kürtler, aradan geçen yıllarda sadece ülkenin kuzeydoğusundaki Rojava bölgesinde hâkimiyet kurmakla kalmadı, askeri kapasitelerini de hayli büyüttü. Bugün Türkiye’nin güneyinde kalan bölgeyi kontrol eden ve 50-60 bin civarında savaşçısı olduğu tahmin edilen SDG’nin envanterinde ABD’nin desteğiyle temin ettiği çok sayıda ağır silah bulunuyor. Bu, bilhassa devlet otoritelerinin ve merkezi yönetimlerin çökertildiği bir bölgede çok büyük bir güç demek. İMRALI KURGUSU VE AÇMAZLAR Türkiye’de Ekim 2024’te başlayan yeni süreç, ülkedeki tarihsel Kürt sorununu demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözmeyi değil, Suriye’nin yeni gerçekliğine uygun bir jeopolitik konsept kurgusu yapmayı hedefledi. Tam da bu nedenle sürecin taraflarca farklı şekilde isimlendirilmesi (“Terörsüz Türkiye” vs “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”) basit bir terminolojik ayrımdan çok, perspektif ve amaç uyuşmazlığını yansıtıyordu. Kürt hareketi süreci “demokrasi” başlığıyla sunmak istese de iktidar/devlet tarafı bu yola güvenlikçi bir akılla; “İsrail ve farklı güçler tarafından Kürtlerin kendisine karşı kullanılmasının önüne geçmek” amacıyla girdi. Burada çalışılacak muhatap ise Öcalan olarak belirlendi. Öcalan’ın çizgisi, iç ve dış politikadaki ihtiyaçlarla uyumlu görüldü. Öcalan, işlevini yitirdiğini söylediği PKK’ye Şubat 2025’te fesih ve silah bırakma çağrısı yaptı. Örgüt Mayıs’ta kendisini feshetti ve Temmuz’da silahların yakıldığı bir tören gerçekleştirdi. Bu sürecin “radikal ve tarihi” ama aynı zamanda kendi iç dinamikleri bakımından “en kolay” aşamasıydı. Geçen yıldan bu yana Öcalan’ın çağrısının, Suriye’deki SDG-YPG’yi kapsayıp kapsamadığı tartışılıyor. Bahçeli’ye göre tüm tarafların referans alması gereken yer İmralı ve onun mesajları olmalı. MHP lideri sürecin başından beri karşı tarafı eleştirecekse bunu “Öcalan’ı dinlememek, kurucu öndere kulak asmamak” söylemi üzerinden yapıyor. Meclis’teki son konuşması da benzer tondaydı. Bahçeli, “Öcalan’a sadakatsizlikle” suçladığı SDG Komutanı Mazlum Abdi için “terörist”, “siyonizmin yandaşı” ve “İsrail’in kuklası” gibi ifadeler kullandı. DEM Parti’ye de aynı yerden seslenen Bahçeli, “DEM Parti yetkililerinin ‘Türkiye’yi uyarıyoruz’ diye başlayan açıklamaları çok üzücü ve sorunlu bir dildir. İsrail’in güdümündeki terör örgütüyle pazarlık nasıl olacaktır? Türkiye Cumhuriyeti böyle bir zillete nasıl onay verecektir? Muhatap PKK’nın kurucu önderinden başkası değildir” dedi. Bahçeli, Öcalan’ın ideolojik ve tarihsel liderliği etrafında Kürtleri sürece homojen bir şekilde angaje etmek istese de Suriye sahasındaki çelişkiler buna izin verecekmiş gibi görünmüyor. Suriye’de üniter yapı ve ademi merkeziyetçilik konusunda bir anlaşmazlık var. Geçen yıl 10 Mart’ta Colani ve Mazlum Abdi arasında imzalanan mutabakat bu anlaşmazlığı gideremedi. Taraflar, burada belirlenen prensiplere farklı yaklaşımlar sergiliyor. HTŞ, kendi kontrolündeki bir merkezi yönetim ve ordu için bastırırken, Kürtler özel konumlarını kaybetmeden, belirli düzeyde özerklik de içeren askeri ve siyasi bir entegrasyon talep ediyor. Halep’te şimdilik HTŞ’nin istediği oldu. Ancak SDG’nin “ana üssü” Fırat’ın doğusu ve burası, anlaşmazlığın sürdüğü şartlarda gerilimin de merkezi olacak. Suriye’deki Kürtler, PKK gibi silah bırakmaya elverişli bir ortamın içinde olduklarını düşünmüyor. Mazlum Abdi, Öcalan’ın silah bırakma çağrısının duyulduğu gün, bu çağrının kendilerine yönelik olmadığını söylemişti. Zira ülkede siyasi olarak istikrar sağlanmış değil ve her an çatışmaya dönüşebilecek bir gerilim var. Bu atmosferde silahsızlanmak intihar olarak görülüyor. Öte yandan Kürtlerin Suriye’de silah bırakması, muhataplık düzeylerini negatif yönde etkileyecek bir faktör olarak da değerlendiriliyor olabilir. BUGÜN DÜNDEN DAHA ZOR Ankara’nın beklediği, Şam yönetiminin mutlak otoritesi altındaki bir Suriye. Kürtlere de buna tabi olmaları ve “maksimalist taleplerden vazgeçmeleri” yönünde baskı yapılıyor. HTŞ yönetimine bağlı ordunun Halep’in iki mahallesinde kontrolü ele geçirmesi AKP-MHP iktidarı tarafından olumlu karşılandı. Erdoğan, SDG’nin Halep’ten çıkarılmasının Suriye’de “kalıcı barış, huzur ve güvenliği sağlama açısından kazanım olduğunu” söyledi. Bahçeli de çatışmaların SDG-YPG’nin “yanlış üstüne yanlış” yapmasının sonucunda çıktığını savundu. KCK’den yapılan açıklamada ise Şam ve Ankara yönetimleri suçlandı. Kürt hareketi, Halep’teki gelişmelerin Türkiye’deki süreci “sabote ettiğini” belirterek iktidara yüklendi. Açıklamada, son yaşananların, “hazırlandığı söylenen yasal düzenlemelerin bir çözüm adımı olmayacağını gösterdiği” kaydedildi. Özetle süreç, kaynağında tıkanmış vaziyette. İktidar, Suriye’nin bütünlüğünün Türkiye açısından önemine dikkat çekerek Kürt hareketini sıkıştırıyor. ABD ile İsrail’in bölgede istikrar istemediği, ülkeleri etnik-dini fay hatlarını kullanarak zayıflattıkları söyleniyor. Evet öyle; büyük bir iştahla dahil oldukları iç savaşın maksadı da tam olarak buydu zaten! Tabii ki emperyalizm ve Siyonizm, onca kaynak tüketip çeşitli maliyetlere katlandıktan sonra gerçek anlamda bütün, birleşik ve dış müdahalelere dirençli bir Suriye istemeyecektir. Tıpkı Irak, Libya ve Afganistan’da istemedikleri gibi… Ayrıca HTŞ gibi cihatçı zihniyete sahip bir yapının da ülke genelinde meşruiyet sağlayamayacağı ve ortak değerler etrafında bir düzen inşa edemeyeceği ortada. Bundan sonra Suriye’de ne olacağını ve Türkiye’de yürütülen süreçte nasıl kırılmalar yaşanacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak kesin olan şu ki, işler bugün, dün olduğundan daha zor.