2026’nın henüz ilk on beş gününü geride bıraktık ama iyi kötü herkesin umutla yeni yıla yüklediği anlam, daha iyi hayat için değişim listeleri, kapitalizmin umut pazarladığı ritüeller öfori etkisini diri tutmaya bir ay bile dayanamadı. Dünya bir kez daha sert bir kırılma eşiğine yerleşmiş durumda. Farklı kıtalarda, tetikleyeni bambaşka olsa da yükselen değişim talebi kitlesel direnişlere dönüşüyor. Zaman zaman tanık olduğumuz protestolardan oldukça farklı; kolay bastırılıp, geçiştirilemeyecek güçlü bir isyan bu. Kapitalizmin artık toplumsal rıza üretemediği, kıt kanaat bir yaşam için bile yarına güven veremediği tarihsel eşikteyiz. Dünya-sistemleri kuramının kurucusu Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein, bu tabloyu yıllar önce şöyle özetlemişti: Kapitalizm, kâr üretme kapasitesini ancak toplumları ve doğayı tahrip ederek sürdürebilir hale gelmiştir. Ama tam da bu yüzden, kendi toplumsal ve siyasal temellerini tüketmektedir. Bugün gördüğümüz şey, sistemin “başarısından doğan” bir çöküştür. *** Irkçılık ve totaliter rejimlerin yükselişi sandıklarda kendini gösterirken sistemin sıkıştığını, kendi yarattığı tükenmişliğin esiri oluşunu da bu direnişlerle daha net hissediyoruz. Küresel boyutta yıkıcı neoliberal politikaların doğrudan emekçi sınıflar kadar üretimi, kaynakları da öğüten etkilerini hisseden borçlandırılmış kalabalıklar çarpıcı bir çeşitlilik ve geniş katılımla dikkat çekiyor. Dünyanın farklı dillerinde ama tek bedende bütünleşen bir hat var önümüzde. Bu haykırışın özünde tek bir cümle var: Böyle yaşamak istemiyoruz! İran’da kadınlar saçlarını rüzgâra bırakarak yürüyor. Orantısız şiddete meydan okuyorlar. Dans ederek ve korkusuzca direniyorlar. Son yıllarda İran’da toplumsal patlamaların kıvılcımı kadınlarca yakıldı. Eylemler rejime karşı özgürlük talebiyle gençleri, öğrencileri, işçileri, dışlananları kuşattı. Almanya’da, Brüksel’de, Polonya’da, Yunanistan’da, Avrupa’nın hemen her yerinde çiftçiler traktörleriyle yolları kapatıyor. Büyük direniş 80 güne dayandı. Çiftçiler 13 Ocak günü yeni bir dalgayla güçlü duruşlarını, kararlılıklarını gösterdiler. *** Yılın ilk günlerinde Venezuela’da ABD’nin sömürgeci bir yaklaşımla devlet başkanını kaçırmasına halkın tepkisi dinmiyor. Latin Amerika ülkelerine yayılan protestolar yoksulluğun ve yaptırımların etkisiyle bütünleşiyor. Venezuela’dan Grönland’a uzanan aç gözlülüğüyle kıtalar ötesi bir hükümranlığa soyunan Trump kendi topraklarında ICE polisinin terörüne karşı halkın dindirilmesi güç öfkesiyle karşı karşıya. Göçmenler, emekleri sömürülürken yurttaşlık dışına itiliyor; “fazlalık nüfus” muamelesi görüyor. ICE, sınır polisliğinden insanları doğrudan hedef alan ırkçı bir iç güvenlik aygıtına dönüşmüş durumda. Göçmenler, emekleri sömürülürken yurttaşlık dışına itiliyor; “fazlalık nüfus” muamelesi görüyor. Bu, neoliberal çağın en çıplak sınıfsal ve ırksal yönetim tekniği. ABD’de göçmenlere yönelik ayrımcılığı ve nefret dilini yaygınlaştıran saldırganlıkla sokak ortasında kendi vatandaşını öldürmekten çekinmeyen polisin terörüne karşı insanlar bedenleriyle direniyor. “Ders almadınız mı?” diyerek kendisine silah doğrultan polise meydan okumaktan çekinmeyen halkın, George Floyd’un nefesinden güç alan tepkisi tüm eyaletlere yayılmış durumda. Neredeyse her coğrafyada aynı anda iki eğilim yükseliyor. Bir yanda ırkçılık, otoriterlik ve totaliter rejimler sertleştikçe diğer yanda genişleyen kitlelerin süreklilik kazanan direnişleri sahneye çıkıyor. Bu tablo artık tek tek ülke krizleriyle, isyanı tetikleyen münferit olaylarla izah edilemeyecek denli bütünlüklü. Yaşanan şey, küresel ölçekte rejimin kendi kendini tüketişi, sürdürülemez hale gelişi. Bu noktada Rosa Luxemburg’un yüz yıl önceki uyarısı güncellik kazanıyor: “Ya sosyalizm ya barbarlık.” Savaşlar, iklim felaketleri, kimlik cinayetleri, duvarlar ve polis devletleri, barbarlığın zaten kapımızda olduğunu gösteriyor. *** Ancak asıl soru burada başlıyor: Bu rejim çözülüyorsa, yerine ne koyacağız? İsyan var, ama gelecek belirsiz. Direnişler güçlü, haklı ve yaygın. Fakat çoğu zaman ortak bir siyasal yönelimden, kurucu bir programdan yoksun. Fransız sokakları dolu ama V. Cumhuriyet yerinde duruyor. ABD’de göçmenler ve halk ayakta ama Trump 3. Dünya savaşını somutlaştırmaya kararlı ve muktedir. İran’da kadınlar tarih yazıyor ama rejim şimdiden ve öğrenebildiğimiz kadarıyla 4000 yurttaşını öldürdü, katliama devam ediyor. Antonio Gramsci’nin neredeyse yüz yıl önce yaptığı tespit bugün ürkütücü bir açıklıkla geçerli; kriz tam da alternatif üretilemeyişiyle derinleşiyor. Kapitalizm kural tanımazlığı, hukuksuzluğu, doyumsuzluğu ve ilkesizliğiyle tüketmeye devam ediyor. Eski dünya ölürken yenisi doğum sancısıyla ölüm döşeğinde ve bu boşlukta meydan canavarlara kalıyor.