Ortadoğu’nun kaderi bir kez daha pamuk ipliğine bağlı. 2025’in sonlarında başlayan ve 2026’nın ilk aylarında şiddetini artıran sokak olayları, bölgeyi bilinmez bir denkleme sürüklüyor. İran sokaklarından yükselen öfke dolu sesler, Washington’dan gelen sert uyarılarla birleşince fay hatları yeniden kırılma noktasına geldi. Beyaz Saray’ın “İran güvenlik güçleri protestoculara dokunursa Tahran’ı çok sert vururuz” mesajı, diplomatik bir uyarıdan çok yaklaşan fırtınanın habercisi gibi duruyor. Bu restleşme rejimin sinir uçlarına dokunuyor. Güvenlik bürokrasisi teyakkuza geçmiş durumda. Rejimin protestolarda ateş açıldığını kabul eden nadir itirafları ise uluslararası camiada tansiyonu yükseltiyor. İran Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen “misillemeye hazırız, pişman ederiz” açıklamaları klasik bir gövde gösterisinin ötesinde anlamlar taşıyor. Tahran yönetimi kendisine yönelecek herhangi bir saldırının faturasını bölgeye yayarak ödetme kartını masada tutuyor. Washington cephesinde ise tam ölçekli bir işgal senaryosu yerine nokta atışı planlar konuşuluyor. Özellikle Devrim Muhafızları’nın komuta kademesini ve güvenlik elitlerini hedef alan “cezalandırıcı” saldırı senaryoları masada. Ancak bu satranç tahtasında en büyük bedeli şahlar veya vezirler mi yoksa piyon olarak görülen halk mı ödeyecek? İşte asıl soru bu. Sokağın Öfkesi ve Washington’ın Gölgesi İran’daki protestoların kökeni dışarıda değil içeride aranmalı. İnsanların sokağa dökülme sebebi Amerikan kışkırtması falan değil. Mesele çok daha hayati. Enflasyon belini büküyor halkın. İşsizlik gençleri boğuyor. Yolsuzluk ise rejime olan inancı kemiriyor. Bu öfke siyasal özgürlük talepleriyle birleşince ortaya durdurulamaz bir dalga çıkıyor. Sokaktaki insan evine ekmek götürmek istiyor. Daha özgür nefes almak istiyor. Peki, açlık ve öfkeyle bilenen bu kitle, dışarıdan gelecek bir “kurtarıcıya” ne kadar güvenebilir? Tam bu noktada Washington’un “sizi koruyacağız” minvalindeki açıklamaları protestocuların kafasını karıştırıyor. Bir kesim Amerikan desteğini rejimin sopasını durduracak bir kalkan gibi görüyor. “Belki bu sefer kurtuluruz” diye düşünüyorlar. Ancak çok daha büyük bir kitle “dış güçlerin maşası” damgası yemekten korkuyor. Haklılar da. Çünkü rejimin en iyi bildiği iş bu. Her türlü itirazı “dış güçlerin oyunu” diyerek bastırmak devletin genlerine işlemiş durumda. ABD’nin olası bir saldırısı rejime altın tepside bir fırsat sunabilir. Dahası, dışarıdan gelecek askeri bir saldırı, şu an kararsız duran orta sınıfı da korkutarak rejimin kucağına itebilir. Tarihsel tecrübe gösteriyor ki dış tehdit anlarında toplumlar “bayrak etrafında toplanma” refleksi gösterir. Rejimden nefret etseler bile işgal korkusu insanları kerhen de olsa devletin yanına çeker. Yönetim “Vatan elden gidiyor” diyerek safları sıkılaştırabilir. “Ulusal güvenlik” kartını masaya sürdüklerinde sokağın sesi maalesef kısılır. Bu durum rejime protestoları en sert şekilde bastırma meşruiyetini verir. Yani Trump’ın “koruma” sözü pratikte protestocuların idam fermanına dönüşebilir. Lider Kim? Pehlevi Bilmecesi ve Muhalefetin Dağınıklığı Sokak hareketli ama başsız. İran diasporasında ve Batı medyasında son dönemde sürgündeki eski veliaht prens Reza Pehlevi ismi sıkça duyuluyor. Pehlevi özellikle monarşi dönemine özlem duyanlar ve bazı seküler gruplar için bir kurtarıcı sembolü. Batı başkentlerinde kırmızı halılarla karşılanıyor. Ancak İran muhalefeti yekpare bir blok değil. Muhalefetin diğer bileşenleri Pehlevi’ye şüpheyle bakıyor. Özellikle sol gruplar ve kadın hakları savunucuları “bir diktatör gitti yerine oğlunu mu getireceğiz” sorusunu soruyor. Bu “muhalefet içi muhalefet” durumu rejimin elini rahatlatıyor. Çünkü sokağın en büyük zaafı lidersizlik. Ortak bir gelecek vizyonu yokken, sokağın enerjisi rejimi yıkmaya yeter mi? Herkes neye karşı olduğunu biliyor ama yerine ne koyacağını bilmiyor. ABD füzeleri yağmaya başladığında oluşacak otorite boşluğunu kim dolduracak? İşte bu sorunun cevabı yok. Meşru ve örgütlü bir siyasi yapı sahada bulunmuyor. Bu belirsizlik rejimin “biz gidersek kaos gelir, İran Suriye olur” propagandasını besliyor. Liderliksiz bir sokak hareketi dış müdahale karşısında savunmasız kalmaya mahkûm. Washington’ın rejim değiştirme hevesi İran’ı bir iç savaşa sürükleyebilir. Savaş Senaryoları: Nükleer Eşik ve Asimetrik Misilleme Ancak tartışma artık sadece sokakla ve muhalefetle sınırlı değil; masada giderek daha fazla savaş senaryosu konuşuluyor. Tahran yönetimi aptal değil. ABD ile meydan savaşına girip kaybedeceklerini biliyorlar. O yüzden planları farklı. Olası bir Amerikan saldırısına “asimetrik” yöntemlerle yanıt vermeyi düşünüyorlar. İranlı yetkililerin “tüm seçenekler masada” derken kastettikleri şey bu. Hedeflerinde Tel Aviv olabilir. Körfez’deki petrol tesisleri olabilir. Ya da Irak ve Suriye’deki Amerikan üsleri vurulabilir. İran yıllardır bölgede vekil güçler üzerinden bir ağ kurdu. Lübnan’dan Yemen’e uzanan bu hat bir anda ateş çemberine dönebilir. Yani Washington Tahran’a bir füze atarsa cevabı Bağdat’ta veya Riyad’da duyulabilir. Bu da bölgesel bir savaşı tetikler. Bir füzenin ateşlediği fitil, tüm Ortadoğu'yu saracak bir yangına dönüşürse bunu kim söndürebilecek? Komşu ülkeler diken üstünde. Kimse evinin arka bahçesinde yangın istemiyor. Ancak daha korkutucu bir ihtimal var. O da nükleer silah. Nükleer anlaşma zaten fiilen öldü. ABD askeri bir hamle yaparsa İran son kozunu oynayabilir. “Madem beni yıkmak istiyorsunuz ben de bombayı yaparım” diyebilirler. İranlı karar vericiler, Saddam ve Kaddafi’nin akıbetini ders kitabı gibi okuyor; nükleer silahı sadece güç değil, “işgal edilmemek” için sigorta olarak görüyorlar. Sınırlı bir cezalandırma saldırısı İran’ı nükleer güç olmaya itebilir. Bu senaryo dünya için tam bir kâbus. Çıkış Yolu Nerede? Diplomasi can çekişiyor. İran içindeki ılımlı kanat ekonomik çöküşün farkında. Bir şekilde “kontrollü geçiş” veya uzlaşı arıyorlar. Ancak savaş tamtamları çalarken onların sesi duyulmuyor. Avrupa ve Körfez ülkeleri arabuluculuk yapmaya çalışıyor ama güçleri sınırlı. Washington’daki şahinler ile Tahran’daki sertlik yanlıları birbirini besliyor. Eğer bu karanlık tünelden bir çıkış olacaksa bu Washington’un bombardımanıyla olmayacak. Tahran’ın “herkese saldırırız” tehditleri de çözüm değil. Gerçek çözüm İran halkının kendi kaderini tayin etmesinde yatıyor. Protestocuların haklı taleplerini hem rejimin sopasından hem de Amerika’nın ajandasından korumak gerekiyor. Gerçekçi ama zor olan seçenek ise sivil bir dönüşüm iradesinde saklı. Bu irade, İran’ın geleceğini kurtaracak tek anahtar. Aksi takdirde İran halkı iki kötü seçenek arasında sıkışıp kalacak. Ya otoriter bir rejimin baskısı altında ezilecekler ya da ülkeleri dış müdahaleyle harabeye dönecek. İran’ın geleceği Pentagon koridorlarında değil Tahran sokaklarında, kendi dinamikleriyle yazılmalı. Dışarıdan gelen kurtarıcıların getirdiği “özgürlük” genelde kan ve gözyaşından başka bir şey sunmuyor. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Tahran kıyamet senaryosu trump füze Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı Göktuğ Çalışkan Perşembe, Ocak 15, 2026 - 08:45 Main image:
Fotoğraf: AA
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Tahran’da kıyamet senaryosu: Trump’ın füzeleri sokağı kurtarır mı yoksa yakar mı? copyright Independentturkish: