Yasaları, gelenekleri ve ilkeleriyle İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri tanıdığımız, dünyanın değiştiğine ve eski haline geri dönmeyeceğine şüphe yok. New York'taki BM'nin kubbesi altında, devletlerin egemenliğine ve insan haklarına saygı gösterme, savunmasızları güçlülerin saldırganlığından koruma ve uluslararası hukuku ihlal edenleri cezalandırma konusunda uluslararası toplumun vardığı uzlaşı -ki bunların hepsi dünya barışını korumak ve büyük felaket savaşları önlemek içindi- artık geçmişte kaldı. Dünyadaki son olaylar, bu uluslararası düzenin gerçekten değiştiğini ve alternatifin henüz net olmadığını gösteriyor. Venezuela'daki Amerikan operasyonu ve Başkan Nicolás Maduro'nun elleri kelepçeli bir şekilde yargılanmak için Amerika Birleşik Devletleri'ne götürülmesi türünün ilki değildi. Yeni olan, ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela'nın petrol sahalarına ve üretimine el koyduğunu açıkça ilan etmesidir. Trump, bu sayede Venezuela halkı için muazzam gelirler elde edileceğini, ayrıca, bu paranın Maduro rejiminin uyuşturucu kaçakçılığından kaynaklanan ABD’nin kayıplarını, son askeri operasyonun maliyetini ve Venezuela'nın gelecekteki yönetiminin masraflarını karşılayacağını da söyledi. Basitçe söylemek gerekirse, Başkan Trump, tıpkı imparatorluklar döneminde olduğu gibi, operasyonu ülkenin kaynaklarını yağmalayacak bir işgal olarak adlandırmaktan hiç çekinmedi. Soru şu: Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahipken ABD neden hâlâ petrole ihtiyaç duyuyor? Cevap, petrolün küresel dağıtımını kontrol etmek ve böylece tüketici ülkeleri kontrol etmek istemektedir. Venezuela petrolünün yüzde 70'ini ithal eden Çin, Venezuela petrolünü kontrol eden ABD'nin şartlarına ve diktelerine tabi olacaktır. Ve eğer Washington, İran'da rejim değişikliğini gerçekleştirmeyi ve onu kendi çıkarlarıyla daha uyumlu hale getirmeyi başarırsa, İran'ın Çin'e yaptığı petrol ihracatının yüzde 90'ı da Washington'un kontrolü altına girecektir. Değişim serüveni, Başkan Trump'ın çoğunluğu karla kaplı ve 57 bin nüfuslu Grönland adasını ilhak etme ısrarıyla devam ediyor. Bu hamle, Danimarka'nın Grönland üzerindeki iddiasını savunmaya çalışan Avrupa Birliği (AB) ile keskin bir anlaşmazlığa ve Trump'ın adayı askeri olarak işgal etmesi durumunda NATO'nun potansiyel çöküşüne yol açabilir. Grönland'ın ABD'nin müttefikleriyle ilişkilerini bu şekilde tehlikeye atmayı haklı çıkaracak kadar sahip olduğu önem nedir? Cevap, adanın yer altında bulunan büyük miktardaki uranyum, silikon, boksit ve demirde yatıyor; ABD, bu kaynakları nerede bulunursa bulunsun kontrol etmeyi, böylece başta Çin olmak üzere tüketici ülkelere dağıtımını kontrol altına almayı hedefliyor. Basitçe söylemek gerekirse, ABD'nin istediği şey, ham maddelerin dağıtımını kontrol etmek ve üretici ülkeleri kendi çıkarlarına hizmet eden diktelere tabi kılmaktır. Bu bakış açısına göre bu gerçekleştiğinde, çevremizdeki cihazların çoğunda kullanılan mikroçiplerin yüzde 89'unu üreten Tayvan'ın Çin tarafından işgal edilmesi tamamen kabul edilebilir hale gelecek, çünkü Trump'ın planları başarılı olursa üretim Amerikan kontrolüne geçek. Bu değişim, münferit vakalar veya konjonktürel kararlarla sınırlı değil, uluslararası ilişkilerin mantığında daha derin bir dönüşümü yansıtıyor; kurallara dayalı bir yaklaşımdan açık çıkarlara dayalı yaklaşıma doğru bir geçiş söz konusu. Son yıllarda, uluslararası hukuk ve çok taraflı kurumların statüsü, ikili anlaşmalar, güç anlaşmaları ve hayati kaynaklara kimin sahip olduğu ve bunların taşınmasını ve dağıtımını kimin kontrol ettiği temelinde kurulan dengeler lehine geriledi. ABD ve Çin arasındaki artan rekabet ile birlikte mücadele artık doğrudan askeri değil, özünde ekonomik, teknolojik ve enerjiyle ilgili. Hammadde, tedarik zincirleri, nadir toprak elementleri ve ticaret yolları, en az füzeler ve uçaklar kadar tehlikeli olan çatışma araçları haline geldi. Lityum, kobalt ve nikel gibi nadir toprak elementleri, elektrikli araç bataryalarından yapay zeka sistemleri ve yenilenebilir enerjiye kadar modern endüstrilerin omurgasını oluşturmaya başladı. Rakamlar, Çin'in bu elementlerin küresel rafinasyonunun yüzde 60'ından fazlasını kontrol ettiğini, ABD ve Avrupa'nın ise ihtiyaçlarını karşılamak için ithalata bağımlı olduğunu gösteriyor. Bu durum, Washington'un Latin Amerika, Afrika veya Arktik gibi kaynak zengini bölgelere yönelik artan baskısını ve gelecek endüstriyel dönüşüm aşamasında egemenliğini güvence altına almak için ekonomik nüfuz haritasını yeniden çizme girişimlerini açıklıyor. Bu bağlamda, petrol, madenler, yarı iletkenler ve Malakka Boğazı'ndan Panama Kanalı ve Arktik'e kadar uzanan önemli deniz yolları üzerindeki kontrol, küresel ekonominin arterlerini kontrol etmeyi amaçlayan tek bir stratejinin parçası haline geliyor. Bu durumda, temel maddelerin akışını kontrol eden devlet, diğerlerinin büyümesini, endüstrilerini, fiyatlarını ve sosyal ve siyasi istikrarlarını etkileyebilir. Dolayısıyla, istikrar artık kendi başına bir amaç değil, gerektiğinde yönetilen ve sarsılan bir araçtır. Bu mantık, siyasi baskı aracı olmaktan çıkıp piyasaları ve ittifakları yeniden şekillendirmek için kullanılan yapısal bir silaha dönüşen ekonomik yaptırımlarda da açıkça görülüyor. Yaptırımlara maruz kalan ülkeler sadece siyasi olarak cezalandırılmakla kalmıyor, aynı zamanda ticaretleri, para birimleri, bankaları ve yatırımları zorla alternatif eksenlere yönlendirilerek daha parçalı ve daha az birbirine bağlı bir dünya yaratılıyor. Böylece, küreselleşme tek bir ağ olmak yerine, kademeli olarak her biri kendi finansal, ticari ve teknolojik sistemine sahip rakip ekonomik bloklara dönüşüyor. Bu bağlamda, “ortak uluslararası çıkar” fikri, “ulusal ekonomik güvenlik” kavramı lehine erozyona uğruyor; burada ticaretten çevre ve teknolojiye kadar her şey güvenlik, tehdit ve kontrol açısından yeniden tanımlanıyor. Bu durum, yaklaşan çatışmayı biçim olarak daha az net, ancak sonuçları açısından daha derin kılıyor, çünkü enerjiden, gıda, para birimi, teknoloji ve işlere kadar ulusların ve toplumların günlük yaşamının temellerini etkiliyor. En önemli soru şu: Sonu yaklaşan küresel düzenin yerini ne alacak? Yeni bir düzenin doğuşunda dünya ne kadar sancı çekecek? Bunu bir sonraki yazımızda ele alacağız. *Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Şarku'l Avsat dünya bölünme YENİ Hüda Hüseyni Perşembe, Ocak 15, 2026 - 14:00 Main image:
Fotoğraf: AA
DÜNYADAN SESLER Type: news SEO Title: Yeni, daha bölünmüş ve daha az bağlantılı bir dünyaya doğru copyright Independentturkish: