3 Ocak saldırısında ABD 'gizli silah' mı kullandı?

Amerikan ordusunun 3 Ocak 2026’da Venezuela’ya düzenlediği ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yla eşi Cilia Flores’in kaçırılmasıyla sonuçlanan saldırı, hâlâ dünyanın gündeminde. Esas konuşulan, saldırının siyasi sonuçları: Emperyalist sistemin tepesinde yer alan ülkenin, şimdiye kadar işlerine geldiği gibi eğip bükmek üzere “korudukları” uluslararası hukuk zeminini tamamen ortadan kaldırmasının bundan sonra dünya için ne anlama geleceği, en büyük tartışma konusu. Öte yandan, 3 Ocak günü sahada askeri olarak ne yaşandığı da hâlâ konuşulan başlıklardan biri. ABD, onlarca Venezuelalı ve Kübalı’nın ölümüyle sonuçlanan saldırıyı, kendi iddiasına göre herhangi bir ölümcül yara almadan nasıl kotardı? Bu hafta tartışmaya, bir “gizli silah” boyutu eklendi. Bir tuhaf propaganda mülakatı Geçtiğimiz günlerde X platformunda, herhangi bir kaynak gösterilmeyen bir mülakat paylaşıldı. Mülakatın, 3 Ocak günü sahada bulunan Venezuelalı bir askerle yapıldığı iddia ediliyordu. Hiçbir ciddi yayın organında haberleştirilmedi, zira okunduğu anda kurmaca olduğu anlaşılıyordu. ABD karşısında çaresizlik ve teslimiyet duyguları, yurtsever olmak bir yana, Latin Amerikalı bir askerin dile getirmeyeceği bir üslupta ifade ediliyordu. Mülakatın çok paylaşılan kısmı şuydu: Bir çeşit silahları vardı. Benim yerimden sıçrattı, burnum kanamaya başladı, ne olduğunu bile bilmiyordum. Bütün Karakas’ta duyulan bir ıslık sesi gibiydi, insanların burunlarından, kulaklarından kan geliyordu. Hareket edemedik. O ıslık bizi tamamen hareketsiz bıraktı. Bunun bir ses darbesi silahı veya pasif sonik dalga olduğunu söylüyorlar. Anlaşılan, bu kurmaca mülakat, moral bozmaya yönelik sistematik propaganda kampanyasının parçası olmanın yanında, bir de bu “gizli silah” söylentilerini yaymak için üretilmiş ve paylaşılmıştı. Üstelik, mülakatı yayma işi pek “iz bırakmayacak” şekilde de yapılmadı. Bizzat Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, 1,7 milyon takipçisi olan X hesabından mülakatı “Derhal ne yapıyorsanız bırakın ve bunu okuyun” notuyla paylaştı. Peki bir “gizli silaha” dair, ciddiye alınır yayınlarda herhangi bir ipucu çıktı mı? 'ABD o silahı 2024’te ele geçirdi’ Uzun yıllar NPR gibi kurumlarda çalışmış olan savunma ve istihbarat muhabiri Sasha Ingber, 12 Ocak’ta Substack’te “Kaynaklara göre ABD, ‘Havana Sendromu’yla bağlantılı bir silahı test ediyor” başlıklı bir yazı yayımladı. “Havana Sendromu”, 2016 yılında ABD’nin Küba Büyükelçiliği’nde çalışan personelin bir kısmının baş ağrısı, baş dönmesi, migren, odaklanamama ve hafıza kaybı gibi sorunlar yaşadıkları iddiasına verilen isim. Ingber, söz konusu tuhaf mülakatın üzerine, ABD askeri ve istihbarat dünyasından kaynaklara, böyle bir silah olup olmadığını sordu. Dört kaynak, ABD hükümetinin elinde Havana Sendromu’nu tetiklediğini söyledikleri bir cihazın bulunduğunu öne sürdü. Kaynaklar, silahın 2024’te ABD’nin eline geçtiği iddiasını dile getirdi. Ingber’in kaynaklarından biri, Karakas’ta böylesi bir silahın kullanılıp kullanılmadığından bağımsız olarak, ABD’nin elinde “bedensel iç sıkıntılar” yaratan bir silahın uzun yıllardır olduğunu açıkladı. Cihaz ölümcül değildi fakat hedefindeki kişinin yere kapanmasını beraberinde getiren iç organ sorunları yaratıyordu. Kaynağa göre silahın varlığı pek sır da değildi, zira 2018 yılında İsrail, ABD’den bu cihaza erişim istemiş ve cihazı “Filistinlilere karşı ‘kitle eylemlerini kontrol’ amacıyla” kullanma niyetini dile getirmişti. ‘Havana sendromu’ muamması Ingber’in yazısından üç gün sonra, 15 Ocak’ta bu kez CBS, “gizli silah”la ilgili bir haber yayımladı. CBS de 2024 sonunda “Havana Sendromu”yla bağlantılı bir silahı ABD’nin ele geçirdiğini ve Pentagon’un darbeli radyo frekansı enerjisi yayan, sırt çantası boyutunda bir cihazı test etmekte olduğunu duyurdu. Peki sürekli atıfta bulunulan “Havana Sendromu” neydi, daha önemlisi, gerçek miydi? 2015’te Küba’yla ABD arasında diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilince, Havana’da “ABD Misyonu” adıyla çalışan ve personel sayısı sınırlı tutulan misyon büyükelçiliğe çevrildi. 2016’da misyonda çalışan bazı Amerikan personeller, bitkinlik, migren, baş dönmesi, kulak çınlaması, görme bozukluğu ve hafıza sorunları gibi semptomlardan şikayet etmeye başladılar. ABD, o dönem bunun Havana’daki personeline karşı Kübalıların düzenlediği bir saldırı olduğunu öne sürdü. Küba iddiayı saçma buldu ve şiddetle reddetti. İlerleyen yıllarda, ABD’nin başka ülkelerdeki diplomatik misyon çalışanları da benzer şikayetler dile getirmeye başladı. Bunun bir boyutunun, aradan geçen 9 yılda sayıları 1500’ü bulan “Havana sendromu mağduru” olduğunu iddia eden personelin Amerikan devletinden yardım ve tazminat talebi olduğu tahmin edilebilir. ABD istihbarat kurumları, özellikle başvuruların artması (ve olası bir yüklü tazminat ödeme zorunluluğu ihtimali) karşısında konuyu araştırdı ve 2023 yılında “söz konusu ‘hastalığın’ bir dış gücün saldırısı sonucunda oluşmuş olması olasılığının çok düşük olduğu” sonucuna varan bir rapor yayımladı. En çok işaret edilen olasılık, bu gizemli hastalığın kulaktan kulağa yayılmasının yarattığı bir histerinin psikolojik etkileriydi. Fakat 2024’te, siyasi pozisyon değişti. ABD Temsilciler Meclisi’nin İstihbarat Komitesi, yani seçilmiş siyasilerden oluşan organ, 2024’te yeni bir rapor hazırladı ve bir yıl önce istihbarat kurumlarındaki profesyonellerin hazırladığı raporun “analitik bütünlükten yoksun ve hazırlanış biçiminin uygunsuz olduğunu” söyledi. Siyasilerin raporuna göre “resmi makamların ‘anormal sağlık olayları’ olarak tanımladığı vakaların arkasında bir yabancı gücün olduğu izlenimi giderek kuvvetlenmekteydi”. CBS, 2024 yılında konuyla ilgili bir diğer araştırma yayımlamış, Rusya’nın akustik silahlar üzerine çalıştığını ve Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki bir saldırının bu cihazlarla bağlantılı olduğunu iddia etmişti. soL’un arşivi ‘yabancı güçler’ iddialarını kuşkulu hale getiriyor Dolayısıyla, uzun yıllar unutulan ve yalnızca tazminat isteyen personelin gündemde tuttuğu “Havana Sendromu” iddiasının 2024 yılından itibaren “yabancı güçlerin teknolojik saldırısı” olduğuna dair adım adım zemin oluşturan bir izlek ortaya çıktı. CBS’in ilk haberinde olayların arkasında Rusya’nın olduğuna, saldırıların gerçekleştiği yerler olarak da Küba, Vietnam ve Çin’e işaret edilmesi de siyasi açıdan manidardı. Yıllar sonra bu zeminin yaratılması, ABD’nin ses frekanslarıyla çalışan silahı kullanıma sokma kararıyla bağlantılı olabilir. Zira Sasha Ingber’e konuşan bir istihbarat yetkilisinin “ABD’nin elinde böylesi bir cihazın uzun zamandır bulunduğunun sır olmadığı” ifadesi doğruydu. soL, 2010 yılında, bugünlerde tarif edilen etkileri yaratan bir silahı ABD’nin denediğine dair haber yapmıştı: Pentagon’a bağlı Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi, şiddetli acıya sebep olan mikrodalga silahları, geçici körlüğe sebep olan lazerler ve dayanılmaz sesler çıkartan cihazlar gibi insanlara daha önce duyulmamış yollarla acı verme çalışmalarına bir yenisini daha eklemeye hazırlanıyor. 'Nano saniyelik elektrik sinyalleri' diye adlandırılan yeni teknoloji, uzaktan elektrik sinyalleri göndererek, hedeflenen şahısta geçici felç yaratmak ve bu sayede kişiyi etkisiz hale getirmeyi amaçlıyor. Bu silahın piyasada bulunan ve ABD'de toplumsal olaylarda sıklıkla kullanılan, fiziksel temasla kişiye elektrik şoku veren 'taser gun'dan farkı, herhangi bir kabloya ya da fiziksel temasa gerek duymaması. Ölümcül Olmayan Silahlar İdaresi şefi Dave Law, bu silahın üstünde yapılacak çalışmalar sonucunda silahın boyutunun küçültülmesinin ve bu sayede kullanılabilirliğinin arttırılmasının hedeflendiğini belirtti. Dahası, 2012 yılında Amerikan silah şirketi Raytheon Türkiye’ye gelmiş ve hem Türk devletine hem de basına “aktif kitle durdurma sistemi” denilen ve “Sessiz Bekçi” adı verilen aracını tanıtmıştı . Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 1,5 yıldır takip ettiği sistem, hedefe kilitlendiğinde yaydığı milidalga ile yüksek oranda acı ve yanma hissi uyandırıyor. Hissedilen acı yüksek ısıdaki saç kurutma makinesinin deriye sıfır temasının iki katına eşit. Cihazın insan bedeni üzerinde yan etkide bulunmadığı savunuluyor. 'Sessiz Bekçi' adlı silah 95 GHz’de milidalga yayarak kitlelerin durdurulması, yönlendirilmesi ve süpürülmesini sağlıyor. soL, söz konusu sistemin en geç 2001’de Amerikan basınında yer almaya başladığını, 2010 yılında sistemin Afganistan’da deneneceğinin duyurulduğunu aktarmıştı. Cihazın Afganistan'da denenip denenmediği bilinmiyor. Raytheon'un pazarlama toplantılarına rağmen, Türkiye de bilindiği kadarıyla bu cihazı envanterine eklemedi. Zaten batı ülkelerinde de kitle kontrolü için bu cihazın kullanılma fikrine karşı büyük tepki ortaya çıkmıştı. Anlaşılan, teknolojinin geliştirilmeye devam ettiği ancak cihazın kullanımının rafa kaldırıldığı. Dolayısıyla, Karakas saldırılarıyla gündeme getirilen teknoloji, on yıllardır ABD’nin elindeydi. 2024’ten itibaren teknolojinin “dış güçlerin ABD’ye karşı kullandığı bir silah” olarak sistematik biçimde gündeme getirilmesinin ardından 3 Ocak saldırılarında kullanıldığına dair kurmaca bir öykünün bizzat Beyaz Saray tarafından paylaşılması, ABD’nin artık bu teknolojiyi kullanmaya, ancak savaş suçu kapsamına gireceği için kullanımını meşrulaştıracak bir siyasi anlatıyı da inşa etmeye karar vermiş olabileceğini gösteriyor. 3 Ocak’ta ne yaşandı? Peki gerçekten 3 Ocak günü Tiuna Kışlası’na yapılan saldırıda ne yaşandı? Bir “gizli silah” kullanıldı mı? Kamuoyu, sorunun yanıtını hâlâ bilmiyor. Burada en güçlü kanıt, yaşamını yitiren 32 askerin Küba’da yapılan otopsi incelemeleriyle ortaya çıkacak. Ancak otopsi sonuçlarında elde edilecek bulguların Küba tarafından ne ölçüde paylaşılacağı da soru işareti. Öte yandan, Venezuela’da yaşananlardan, ABD’nin mutlak bir teknolojik üstünlükle, karşısında direnilmesini imkansız kılacak bir kapasiteye sahip olduğu sonucunu çıkarmak biraz güç. Hem Venezuela basınına yansıyanlar hem de soL’un kendi kaynaklarından edindiği bilgiler, o gece Amerikan saldırısı öncesinde Venezuela ordusunun hava savunma sistemlerinin içeriden işbirliğiyle devre dışı bırakıldığına işaret ediyor. Nitekim muhafız alayının başındaki General Javier Marcano Tábata, saldırıdan günler sonra tutuklandı. Eğer yaşandıysa, ABD lehine ihanetin Marcano’yla sınırlı olup olmadığı da henüz net değil. Ancak “sızıntı” da tek taraflı olmadı. ABD’nin saldırısı henüz gerçekleşmeden, saldırıya dair ayrıntılı plan ve belgelerin bir Washington Post muhabirine sızdırıldığı ortaya çıktı. ABD Adalet Bakanı Pamela Bondi, 14 Ocak’ta X’te yaptığı paylaşımla sızıntıyı yapan kişinin tutuklandığını ve FBI’ın WP muhabiri Hannah Natanson’ın evine baskın düzenleyerek elektronik cihazlarına el koyduğunu açıkladı. Ayrıca saldırının üzerinden geçen iki hafta, Maduro ve eşinin kaçırılmasını Trump hükümeti bir büyük kahramanlık destanı ve gözdağı olarak parlatmaya çalışsa da, sonuçta Venezuela’da nasıl gelişmelerin yaşanacağının yine siyasi mücadele sonucunda belli olacağını ortaya çıkardı. Halk sokaklarda, hükümet yetkilileri de büyük oranda ABD karşısında dik durma çabasında. Topyekün savaşa giden yolda yeni bir dönemeç mi? Tüm bu gelişmelerden ne sonuç çıkarılmalı? Trump’ın dünyaya gözdağı verme çabalarının, aslında ortada karşı koyulamaz bir güç üstünlüğü değil, güç dengesinin aleyhine değişmekte olduğunu gören ABD’nin bir tekrar toparlanma ve istihkam arayışıyla bağlantılı olduğu söylenebilir. ABD’nin geçen yıl kabul ettiği Strateji Belgesi de bu arayışı ortaya koyuyordu. 3 Ocak’ın üzerinden bir hafta geçmeden ABD’nin arka arkaya attığı adımlar, bir süredir tüm dünyanın gözlemlemekte olduğu, olası bir topyekün savaşa hazırlık olarak okunabilecek adımlardı. Zaten astronomik olan askeri harcamalar bir buçuk katına çıkarıldı, ABD 60’tan fazla uluslararası kurumdan ayrıldı, ülke içinde artan gerilimi bastırmak üzere kullanılan şiddetin boyutu giderek artıyor, Grönland meselesinde baskı yükseliyor… Ve tüm bunlar olurken, insanlığın yıkımı anlamına gelecek nükleer silahların kullanımı da Türkiye dahil birçok ülkenin gündemine giriyor . On yıllardır geliştirilmesine rağmen henüz açıktan kullanımı bilinmeyen ve savaş suçu niteliğinde bir silahın ABD tarafından kullanıma sokulmuş olma olasılığı, bir büyük savaşa hazırlık kapsamında baş emperyalist gücün uluslararası hukuku yalnızca siyaset değil, savaş kuralları açısından da ayaklar altına almaya karar verdiği şeklinde okunabilir. Her durumda, başkan kaçırma haydutluğunun “Bundan sonra Venezuela’yı biz yöneteceğiz” iddiasını gerçek kılmadığı görülmüş oldu. Sergilenen zorbalık ve teknolojik kapasite, bir halkın kaderini eline almayı sağlayamıyor. Dünyanın gidişatını gizli silahlar değil, siyasi mücadele belirleyecek.