13 Haziran 2025’te İsrail’in İran’a karşı başlattığı ve kendi açısından “önleyici” olarak tanımladığı savaşın başlamasından yalnızca iki gün sonra, bu savaşın İsrail açısından sadece İran’ın nükleer programıyla ilgili olmadığı, bizzat İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun açıklamalarıyla ortaya çıktı. Netanyahu, ABD’deki Fox News kanalına verdiği bir röportajda amaçlarının İran’da rejim değişikliği olduğunu açıkça ifade etti. İsrail’in bu tutumu yeni değildir; benzer bir yaklaşımı Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi sürecinde de sergilemişti. Senaryo da aynı, oyun da aynı; yalnızca İran boyutu ve oyuncular farklıdır. Netanyahu’nun 2025’te “ahtapotun başı” olarak tanımladığı İran’a yönelik İsrail–ABD ortak yapımı saldırı — Hamas, Hizbullah ve Husileri “ahtapotun kolları” olarak gördüğünü ve bu yapıları yaptığı saldırılarla etkisiz hâle getirdiğini, uzun vadede tamamen etkisiz bırakmayı hedeflediğini söylüyor — onun yeni bir Orta Doğu vizyonunu yansıtmaktadır: İsrail’in güçlü askerî yapısıyla dilediği gibi hareket edebileceği bir bölge. İsrail’in bu bakış açısı yalnızca savaşa katılmak için sabırsızlanan Amerikalı şahinler arasında değil; Almanya gibi bazı Batılı ülkelerde de destek bulmaktadır. Almanya Şansölyesi dahi İran saldırısı dolayısıyla İsrail’e “pis işi yaptığı” için teşekkür etmiş ve İran rejiminin sonunu açıkça arzuladığını ifade etmiştir. Bugünlerde İran’daki ayaklanmaların gerekçesi, İran’ın iç politikasındaki nedenlerin ötesinde, geçen yıl İsrail ve ABD’nin askerî saldırılarla elde edemediği rejim değişikliğini, İran toplumunda var olan rahatsızlığı kaşıyarak ve tahrik ederek sağlamaya çalışmalarıdır. İsrail tarafından askerî anlamda tamamlanmaya çok yakın olduğu iddia edilen nükleer programı engellemek ve İran’ı sınırlandırmak amacıyla geçen yıl başlatılan savaş, eğer kısa ve orta vadede İsrail ve ABD tarafından rejim değişikliği hedefi doğrultusunda — ister konvansiyonel ister konvansiyonel olmayan yöntemlerle — sürdürülmeye çalışılırsa, Orta Doğu’daki istikrarsızlık kısa ve orta vadede daha da şiddetlenir ve uzar. Böyle bir hedefi ilan eden taraf, rejim yıkılana kadar savaşmak zorunda kalır. Bunun bedelini ise hem rejimi yıkılan ülkenin halkı son derece ağır bir şekilde öder hem de rejimi yıkmak isteyen ülke, insan kaybı olmasa bile, ciddi bir siyasi bedelle karşı karşıya kalır. İsrail’in ve ABD’nin İran’da hem konvansiyonel hem de konvansiyonel olmayan yöntemlerle rejim değişikliğini zorlamaları, aslında geçmişte yaşanan tecrübelerden sonra gündemden düşmüş bir fikrin yeniden öne sürülmesidir. Son 25 yılda Irak, Afganistan ve Libya gibi ülkeler, dış müdahaleyle gerçekleştirilmeye çalışılan rejim değişikliklerinin başarısızlığının somut örnekleri olarak öne çıkmaktadır. İran’ın bizzat kendi tarihi de dış müdahalelerin işe yaramadığını ve hatta tam tersi sonuçlar doğurabileceğini gösteren ampirik bir örnektir. 1953 yılında İngiltere’nin sömürdüğü İran petrol kaynaklarını İran’ın menfaatleri doğrultusunda yeniden düzenlemek isteyen Muhammed Musaddık, MI6 ve CIA destekli bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılmış; Şah Rıza Pehlevi’nin rejim üzerindeki egemenliği yeniden tesis edilmiş ve İran’ın sömürülmesi sürdürülmüştür. 1979 Devrimi, İran halkının bu darbeye tepkisinin büyük ölçüde bir sonucuydu. Neoconlardan oluşan maceraperest çevrelerin yüce idealleri olarak sundukları “özgürlük” ve “barış”ın bombalarla getirilemeyeceğini, söz konusu ülkelerin ve bizzat Irak’taki gerçekliklerinden biliyoruz. Bir diktatörün devrilmesinin ardından devletin çökmesi, iç savaşın patlak vermesi ve şiddetin yayılması gibi sonuçların ortaya çıkabileceği, 2000’li yılların başından bu yana bilinmektedir. Yüz binlerce insan, “iyi niyetli demokrasi getirme” planlarının bedelini hayatlarıyla ödemiştir. Bazı yorumculara göre “bu sefer her şey farklıdır”. Çünkü İran, nihayetinde Irak ya da Libya gibi sömürgeci yöntemlerle bir araya getirilmiş bir yapı değildir. Aksine, 2500 yıllık bir geçmişe sahip, ulusal olarak konsolide olmuş bir devlettir; eğitimli, seküler ve büyük ölçüde Batı yanlısı bir topluma sahiptir. Bu görüşe göre söz konusu toplum yalnızca Orta Çağ’dan kalma mollaların baskısı altında acı çekmekte ve adeta özgürleştirilmeyi beklemektedir. Ancak bu bakış açısı İran gerçeğini yansıtmamaktadır. İran İslam Cumhuriyeti, yalnızca siyasi liderlerinin ortadan kaldırılmasıyla — Mübarek, Bin Ali ya da Esad örneklerinde olduğu gibi — kolayca saf dışı bırakılabilecek patrimonyal bir kleptokrasi kesinlikle değildir. 46 yıldır ayakta duran, büyük ölçüde dış destek olmadan ve dünya ile çoğu zaman izole bir şekilde varlığını sürdüren kurumsallaşmış bir devlettir. Kendi halkının geniş kesimleriyle arasındaki yabancılaşma artmış olsa da rejim hâlâ topluma derinlemesine nüfuz eden, aktif ve destekleyici sosyal tabakalara sahiptir; bu kesimler rejimin din temelli meşruiyetini kabul etmektedir. Ayrıca rejimin devrildiği varsayılsa bile asıl soru şudur: İran İslam Cumhuriyeti’nin ardından ne gelecektir? Ülkede, bilinen nedenlerden ötürü, ne siyasi ne de silahlı anlamda organize bir muhalefet bulunmaktadır. Sürgünde ise Halkın Mücahitleri ve monarşistler gibi iki yapı mevcuttur; ancak bunların etkili olup olamayacağı oldukça şüphelidir. İlki, mevcut rejimden bile daha fazla nefret edilen bir yapıya dönüşmüştür — bunda Birinci Körfez Savaşı sırasında Irak lideri Saddam Hüseyin’in tarafını tutmuş olmalarının büyük payı vardır. Benzer şekilde Veliaht Prens Rıza Pehlevi de aynı kaderle karşı karşıya kalabilir; zira birçok İranlı için onun Benyamin Netanyahu’ya fazlasıyla yakın durduğu ve ABD’nin piyonu olduğu algısı oluşmuştur. İsrail ve ABD desteğiyle “Pehlevi tahtına” dönüş, onurlu ve gururlu Pers milliyetçileri açısından cazip ve mümkün bir seçenek olarak görülmemektedir. İran muhalefeti, neredeyse yarım yüzyıllık sürgün hayatında kayda değer ve organize bir yapı kurmayı başaramamıştır. Oysa mevcut rejimi elinde tutan mollalar, 1979’daki iktidarlarını yıllar süren sürgün faaliyetleriyle hazırlamışlardı. Muhalifler, Ayetullah Humeyni’den bu açıdan ders almayı başaramamıştır. Gelinen noktada İran uzmanlarının da belirttiği gibi, İran rejiminin dış müdahaleyle devrilmesi oldukça zor görünmektedir. Rejim yıkılsa bile yerine sürgündeki muhalefetten ziyade askerî bir diktatörlüğün gelmesi, uzmanlar tarafından daha olası bir senaryo olarak değerlendirilmektedir. Ancak bir askerî diktatörlük kurulsa bile, rejim değişikliğini hedefleyen İsrail’in ve ABD’nin istediği şekilde nükleer meselenin kendiliğinden çözüleceğini düşünmek mümkün değildir — tam tersine. İntikam duygusuyla dolu bir ülke, nükleer silaha ulaşma arzusunu daha da artırabilir. 90 milyonluk İran gibi büyük bir ülke, kim tarafından ve nasıl yönetilirse yönetilsin, siyasi rengi ne olursa olsun, bölgesel hegemonya için doğal bir adaydır. Körfez ülkeleri için İran İslam Cumhuriyeti “tanıdıkları bir şeytandır”; sonrası ise belirsizlikle doludur. Bu nedenle bu ülkeler, rejim değişikliği sonrası oluşabilecek muğlak bir geçiş sürecindense İran’da mevcut statükonun korunmasını tercih etmektedir. Bu nedenle başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkeleri, Trump nezdinde İran’a saldırılmaması için lobi faaliyetleri yürütmektedir. Tahran’ın aldığı ve muhtemelen Riyad, Ankara ve Kahire’de de yankı bulan ders şudur: Atom bombası bir tür hayatta kalma sigortasıdır. Nükleer silaha sahip bir İran’a bu kuralsız dünyada saldırı yapılmaz; ancak nükleer silahı olmayan İran’a saldırılır. Böylece süreç, İsrail’in amaçladığının tam tersi bir sonuca yol açabilir: Nükleer silaha sahip bir İran ve silahlanma yarışına giren bir bölge. Nitekim Suudi Arabistan’ın atom bombasına sahip Pakistan ile güvenlik iş birliği yapmış olması, bu trendin ilk işaret fişeği olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde Türkiye’nin de Pakistan ile böyle bir iş birliğine gitme ihtimali farklı kaynaklarda dile getirilmektedir. Daha az tehditkâr olmayan bir başka senaryo ise bundan sonraki süreçte — ister bölgesel bir yangınla birlikte ister onsuz — İran devletinin gerçekten çöküşe sürüklenmesidir. Düzenli bir siyasi geçişin başarısız olması hâlinde, hem ideolojik hem de muhtemelen etnik temelli korkunç bir iç savaş patlak verebilir. İran nüfusunun yaklaşık %40’ı etnik azınlıklardan oluşmakta ve bu gruplar ülkenin kuzey, batı ve güney sınır bölgelerinde yoğunlaşmaktadır. Bugüne kadar her rejim, bu çok etnisiteli yapıyı bir arada tutma görevini üstlenmek zorunda kalmıştır. Ülkenin “Balkanlaşması”, yani etnik temelli parçalanması, sonsuz bir şiddet ortamı yaratabilir; bu şiddet komşu ülkelere de sıçrayarak yeni dış müdahaleleri gündeme getirebilir. Tüm bunlar, dünya deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin yaklaşık %30’unun geçtiği Hürmüz Boğazı’nın hemen kuzeyinde yaşanmaktadır. Böyle bir durumda ABD’nin Asya’ya yönelme stratejisi sürdürülemez hâle gelebilir ve sıkıştırmak istediği ana rakibi Çin’in manevra alanını genişletmiş olur. Tüm bu gelişmeler şunu göstermektedir: İran’da rejim değişikliği hayali, çok kolaylıkla küresel yansımaları olan bölgesel bir kâbusa dönüşebilir. Bölge ülkeleri bu gerçekler karşısında artık birbirleriyle uğraşmak yerine, tüm bölgeyi kaosa sürükleyerek kendi kontrolü altına almaya çalışan ve başında Netanyahu’nun bulunduğu İsrail’e “dur” demelidir. ABD’deki güçlü lobi ağını kullanarak dünyanın en büyük ordusuna sahip olan ABD’yi adeta kendi lejyoner gücü gibi kullanan İsrail, akıl ve ahlak sınırlarını zorlayan maceralara sürüklemektedir. Bu gidişat aynı zamanda ABD’nin ve tüm Batılı ülkelerin de aleyhinedir. 8–10 milyonluk İsrail uğruna 1,5 milyarlık İslam dünyasını şeytanlaştırıp hedef almak, hangi aklın ve mantığın ürünü olduğu anlaşılması güç bir yaklaşımdır. İran’ın kaosa sürüklenmesi, aynı zamanda Türkiye için de kaosun önünün açılması anlamına gelmektedir. Başta Netanyahu olmak üzere İsrail yetkilileri, yaptıkları açıklamalarla şimdiden Türkiye’yi düşmanlaştırmaya başlamışlardır. İlk fırsatta uydurulan gerekçelerle Türkiye’yi de problemli bir ülke olarak gösterip Saddam rejimi veya İran rejimiyle aynı kefeye koymak istemektedirler. Bu nedenle gelinen noktada İran’ın istikrarı, bölgenin ve Türkiye’nin istikrarı demektir. İran’ın istikrarsızlığı ise bölgesel istikrarsızlığın daha da derinleşmesi anlamına gelmektedir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. İRAN kriz BÖLGE Dr. Bülent Güven, Independent Türkçe için yazdı Dr. Bülent Güven Cuma, Ocak 16, 2026 - 11:45 Main image:
Fotoğraf: AA
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: İran krizi, İsrail ve bölgesel yansımaları copyright Independentturkish: