ABD saldırısının ardından devrimci strateji

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın TKP'nin ingilizce yayını Voice of TKP'de yayımlanan yazısının çevirisini soL okurlarıyla paylaşıyoruz. Başlıkta işaret edilen “ABD saldırısı” hangisi diye sorulabilir elbette. Çünkü aslında tek bir saldırı yok. Kesintisiz bir biçimde hamleler yapan bir emperyalist ülkeden söz ediyoruz. Daha önce başka ülkelere yapılan müdahalelerin daha önemsiz olduğunu da kimse söyleyemez. Milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği kanlı eylemlerden söz ediyoruz. Gerçekten de liste çok uzun. Ama yine de 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan ve Nicolas Maduro ile Cilia Adela Flores’in kaçırıldığı saldırı yalnızca güncel olduğu için değil aynı zamanda ABD yönetiminin başka ülkelere müdahalede hiçbir kural ve sınır tanımayacağını açıkça ilan ettiği yeni bir evreye denk düştüğü için de önemsenmeli. Ayrıca Venezuela, yakın geçmişte ABD saldırısına ya da müdahalesine maruz kalan başka ülkelerden farklı olarak, “sosyalizm” iddiasını taşıyan ve çeyrek yüzyıllık bir süre içinde bir biçimde uluslararası alandaki tüm “devrimci” çevrelerle şu ya da bu ölçüde rezonansa girmiş bir yönetime sahip. Bu ülkenin SSCB dağıldıktan sonra şiddeti iyice artan emperyalist ablukaya karşı direnen sosyalist Küba için taşıdığı anlamı da hesaba katmamız gerekiyor. Venezuela’daki yönetimin karakterine ilişkin bir tartışmaya burada girmeyeceğim. Zorlu dönemlerden geçiyoruz, sosyalizm mücadelesinde ilkeler, ortaya çıkan yeni gelişmelere hızlı ve yaratıcı yanıtlar verirken savrulmamaya yarar. Bu söylenen, savrulmamak kadar yeni koşullara hızlı ve yaratıcı yanıtlar vermenin de yaşamsal olduğuna işaret eder. İçinden geçtiğimiz dönem zor problemlerle sınanıyoruz. Irak’ın işgali zor bir meseleyle karşı karşıya bıraktı bizleri. Saddam yönetiminin savunulacak tarafı yoktu ama ABD işgali gündeme geldiğinde TKP çok net bir tavır aldı ve baştan sonra işgale ve Türkiye’nin işgalde rol üstlenmesinin karşısında durdu. Irak’ta yaşayanlar için konu daha da karmaşıktı. Baskıcı bir iktidar ve emperyalist işgal arasında sıkışma riski vardı. Suriye’de de benzer bir sorunla karşılaşmadık mı? Komünistlerin Baas rejiminin arkasında durmasının bir mantığı olamazdı. Öte yandan Suriye’deki iç savaşta dış güçlerin parmağını görmemek saflık olurdu. TKP yine başından itibaren Türkiye’nin egemen sınıfı dahil olmak üzere Suriye’ye dönük dış müdahalenin karşısında durdu, Esad’ın devrilmesini “devrim” diye selamlama yanlışına düşmedi. Lakin TKP, Baas Suriyesinde yaşayan emekçilerin, komünistlerin karşılaştığı zorlukları hafife almak gibi bir kestirmecilikle de hiç davranmadı. Filistin direnişi, ona indirgenemese de İslamcı bir önderliğe sahip olması itibariyle komünistler açısından bir başka sınavdı. Siyonizme ve emperyalizme karşı güçlü reflekslere rağmen Hamas yüzünden direnişle mesafelenmeye çalışanlar oldu, TKP ilk saatlerden itibaren siyasal ve ideolojik alanda çok sert bir mücadele vererek İsrail’in Türkiye’deki güçlü propaganda makinesinin solun tavrını etkilemesinin önüne geçti. Amasız fakatsız Filistin direnişin desteklenmesi gerektiğini vurguladı. Kürt meselesinde de benzer bir zorluk olduğu ortada. Bir yanda haksızlığa ve baskılara uğramış bir halk, öte yanda emperyalizmin bölgesel planlarında en kullanışlı araçlar olan etnik bölünmelere yaslanarak özgürlük adına ABD ve İsrail ile işbirliğini meşru gören burjuva milliyetçisi anlayış… İran’ı da eklemeliyiz elbette listeye. Yukarıdaki örneklerin her biri özgündür, biri ötekinden çok farklıdır ama hepsinde komünistlerin her zaman merkeze koydukları emek-sermaye çelişkisi ortaya çıkan gerilim ya da çatışmalarda örtülü durumdadır. Çok kabalaştırırsak, neredeyse bütün bu örneklerde karşımıza özgürlük-demokrasi mücadelesi ile emperyalist müdahale ve işgale karşı tavır arasındaki gerilim çıkmaktadır. Bu gerilimi sabit formüllerle çözmeye kalkmak bazen etkisiz kalabilir. Yoldaşlarını acımasız bir yönetimin zindanlarında yitirmiş bir komünist partisinin o yönetimden kendi çıkarları doğrultusunda kurtulmak isteyen bir emperyalist müdahale karşısında kararlı bir duruş sergilememesini yalnızca “duygusal” bir zayıflığa bağlayamayız. Tartışılması gereken, öncelikle ve elbette stratejik meselelerdir. Bilinmeli ki, stratejik uyanıklık ve bağımsızlık, bıçak kemiğe dayandığında değil, süreç içinde elde edilebilir. Dolayısıyla komünistler için ilk yapılması gereken, özgürlükçü-demokratik paradigma ile ABD karşıtı paradigmanın sınırlarından bir an önce kurtulmaktır. Bunlar yalnızca birbirinin karşısına konduğu için değil, aynı zamanda biricik çıkış yolunun önünü kapattığı için de reddedilmelidir. Türkiye’de bir kesim solcu “özgürlük ve demokrasi”ye verdikleri öncelik nedeniyle ABD’nin ya da ABD’nin değilse AB’nin şu ya da bu ülkeye müdahalesini anlayışla karşılamakta, Kürt milliyetçilerinin ABD ve İsrail ile işbirliğini sorgulamamakta, İran’a dönük emperyalist saldırganlığı onaylamaktadır. Onlara göre temel sorun “otoriter rejimler”dir. Bir diğer kesim ise ABD ile sorunu olan bütün iktidarları devrimcilik adına desteklemekte, o ülkelerdeki yönetimlere dönük sınıfsal, ideolojik ya da siyasal her tür eleştiri ya da tavır alışı ABD emperyalizmine hizmet olarak görmekte, çağın saflaşmasının ABD emperyalizmiyle Çin-Rusya’nın öne çıktığı blok arasında olduğunu ileri sürmekte ve “küresel güney” gibi son derece tartışmalı kavramlar etrafında yeni bir “gerçeklik” inşa etmeye çalışmaktadır. Komünistlerin bu iki yaklaşımdan birini benimsemek zorunda olmadığı çok açık. Çıkış yoluna ulaşmak açısından her ikisinin de ortak noktasını hatırlamak iyi bir başlangıç olabilir. Bu iki yaklaşım, ilan ettikleri öncelikler açısından emek ile sermaye arasındaki çelişkileri ya yok saymakta, ya ertelemeyi önermekte ya da yumuşatmayı hedeflemektedir. Daha açık bir ifadeyle, her iki yaklaşım da sınıf uzlaşması üzerine kuruludur. Sosyalizm mücadelesinin sınıfsal bir perspektifle yürütüleceği ne kadar açıksa, bu perspektifin belli bir ana değil, bütün bir sürece hakim olması gerektiği de o kadar açıktır. Yukarıda değindiğimiz iki yaklaşıma alternatifin alt yapısı, krizin derinleşip hızlı bir taraflaşmanın yaşandığı anlarda değil, çok öncesinde yaratılmalıdır. Peki bu nasıl olacak? Özgürlük ve demokrasiyi temel hareket noktası olarak alanların ve ABD emperyalizmiyle mücadeleyi biricik hedef olarak görenlerin yanına “aslolan işçi sınıfının sermaye karşısında mücadelesidir” diyerek bir üçüncü kol eklemek yeterli midir? Aslolan işçi sınıfının sermaye karşısındaki mücadelesidir ama asıl becerilmesi gereken, özgürlük ve emperyalizm olgularını bu mücadele ekseninde ele almak ve her ikisinin “bağımsız” kuralları olan başlıklar olduğu yanılsamasını bertaraf etmektir. Çünkü komünist hareketin, özgürlük ve demokrasi alanının daralması ile emperyalist saldırganlığın yoğunlaşması başlıklarını önemsizleştirmek, bu başlıkları emek-sermaye çelişkisinin dolayımsız gündemleri ile geriletmek gibi bir şansı bulunmamaktadır. Bu tür bir beklentinin birçok ülkede siyaseten boşa düşmek anlamına geleceği bilinmelidir. Nitekim yukarıdaki listeye her gün yeni ülkeler eklenmekte, dahası Avrupa ve Kuzey Amerika’da da toplumsal dinamikler benzer bir gerilim üzerinden şekillenmektedir. Şu sıralar MAGA solculuğu çok sınırlı bir çevreye hapsoldu belki ama ABD’de özellikle Başkanlık seçimi döneminde dünyada özgürlük ve demokrasiyi başa yazanların adayı Biden ve Kamala Harris’ken, ABD emperyalizmini geriletmenin biricik görev olduğunu düşünenlerin utangaç bir biçimde Trump’ı desteklediklerini unutmayalım. Avrupa’da da reformizm özgürlükçü ve Avrasyacı olmak üzere iki farklı kola ayrışmış gözüküyor. Az önce işaret ettiğim gibi, bu iki meseleyi gündemin arka sıralarına atamayız. Kimilerinin otoriterleşme diye tanımladığı burjuva demokrasisinin alanının daraltılması da, ABD emperyalizminin saldırganlığının artması da açık birer gerçek. Komünist hareketin her ülkede işçi sınıfının sermaye sınıfı ile doğrudan karşı karşıya gelişlerine öncülük ederken, aynı sınıfsal yaklaşımla bu iki konuyu ele alma ve bu başlıklarda da öncü bir konumlanış içine girme yükümlülüğü var. Teorik olarak özgürlük-demokrasi ve emperyalizm kavramlarının içinin boşaltılmasının önüne geçilebilir ve geçilmelidir. Özgürlük ve demokrasinin burjuva demokrasisi sınırları ve ölçütleri içinde değerlendirilmesine karşı Marksizmin eli sanıldığından daha güçlüdür. Çok yüzeysel bir sözcük olarak karşımıza sık sık çıkan otoriterleşme ve rasgele kullanılmaya başlanan faşizm gibi kavramlar sağlıklı bir zemine kolayca çekilebilir. Emperyalizmin ABD’ye ve onun dış politika pratiğine indirgenemeyeceği de bir başka gerçektir. Bütün bunlar, kavramsal bir netliğin sağlanması ve komünistlerin sağa sola savrulmaması için zorunludur. Ancak, bu yazıda sözünü ettiğimiz sıkışmadan kurtulmak için bu tür bir kavramsal temizlik hiçbir biçimde yeterli değildir. Çünkü her bir örnek, o ülkede mücadele eden komünistlerin ve o örnekle ilgili olarak pozisyon almak durumunda olan başka ülkelerdeki komünistlerin karşısına statik değil dinamik bir karakterde çıkmaktadır. Kavramsal titizlik ve devrimci teori konuya yaklaşımımız için gerekli araçları ve yön duygusunu verse de her bir örnekte devrimci bir perspektife en uygun, ona en çok enerjiyi verecek kritik halkayı belirlemek büyük önem taşır. Bu ezberler ve sabit formüllerle gerçekleştirilemez. Bütün bu söylenenlerden sonra daha somut konuşabiliriz: Komünistlerin kapitalist ülkelerde toplumsal düzeni değiştirmek için işçi sınıfını iktidara taşıma görev ve sorumluluğu hiçbir koşulda ortadan kaldırılamaz. Bu anlamda sosyalist devrim mücadelesi her ülkede işçi sınıfı hareketi açısından aynı zamanda bir haktır; şu ya da bu jeostratejik gerekçeyle bu hak gayrı-meşru görülemez. Benzer bir biçimde işçi sınıfının sermayenin saldırılarına karşı siyasal ve örgütsel olarak direnme veya karşı hamle yapma hakkı da komünistler açısından dokunulmazdır. ABD’nin gerilim yaşadığı ülkelerde emekçi halkın mücadelesini ya da halk kesimlerinin temel hakların gasp edilmesine karşı tepkilerini “emperyalizme hizmet”le yaftalamak aslında ABD’ye hizmet anlamına gelir. ABD’ye demokrasi ve özgürlüklerin savunuculuğunu yapma imkanı tanıyan bu akılsızlığın parçası olunamaz. Öte yandan komünistlerin şu ya da bu emperyalist ülkeye hizmet eder duruma düşmemek gibi bir yükümlülükle ve özenle hareket etmeleri gerekir. Bu ideolojik ve siyasal titizliği ve örgütsel uyanıklığı gerektiren bir olgudur. Az önce vurguladığım gibi, bu türden bağımsız bir konum elde etmek süreç işidir ve bağımsız bir sınıf hareketinin kendi varlığını hissettirmesini gerektirir. Sermaye düzeninin iç gerilimlerine sıkışmış ve burjuva demokrasisinin alanını genişletmekle sınırlanmış bir stratejinin bu tür bir bağımsızlık elde etmesi imkansızdır. Sosyalizm perspektifi, emperyalist müdahalelere dolaylı yoldan hizmet etmenin önüne geçmek açısından da işlev kazanır. Ancak yetmez. Komünistlerin her bir ülkede emperyalist ülkelerin müdahalesi ve varlığına karşı mücadelede öne geçme sorumlulukları vardır. Bu görev, iktidarın “otoriterleşmesi” ya da başka gerekçelerle ihmal edilemez. Bu sorumluluğun yerine getirilmediği örneklerde emekçi kesimlerin sermaye iktidarını “dış düşman” karşısında desteklemeye devam ettiğine sayısız kez tanık olunmuştur. Bu sadece ahlaki bir yükümlülük değildir. Birçok ülkede emperyalist sistem içi çelişki ve müdahalelerin yarattığı krizlerin devrimci bir duruma yol açabileceği, sosyalizm mücadelesinin bu kaotik süreçlere işçi sınıfının müdahalesi ile ete kemiğe bürünebileceği unutulmamalıdır. Böylesi krizlere müdahale edebilme yeteneği “eşit uzaklık” tarifleriyle kazanılamaz. Sosyalizm mücadelesinde “bağımsız çizgi”, diğer bütün vektörlere aynı uzaklıkla durarak değil, o bağımsız çizgiyi güçlendirecek koordinatları yeniden ve yeniden belirleyerek korunabilir ve güçlendirilebilir. Bu anlamda “ne Esad ne ABD”, “ne mollalar ne Trump”, “ne Hamas ne İsrail” gibi sloganlar sözünü ettiğimiz zorlu problemleri çözmeye yardımcı olmaz; aslında bu tutum zorluklar karşısında havlu atmak anlamına gelir. İnisiyatifin bariz bir biçimde emperyalist saldırganlıkta olduğu örneklerde “eşit mesafe” tavrının gelişmelerin dışında kalma ya da daha kötüsü dış müdahaleye destek olmak anlamına geleceği açıktır. Peki ya burjuva iktidarlar bu sıkışmayı kendi çıkarları için istismar ediyorsa? Bu yeni bir olgu değildir. Bolşeviklerin ve özellikle Lenin’in Alman ajanlığı ile nasıl suçlandığını hatırlayalım. Komünistler hemen hemen bütün ülkelerde vatan hainliği ile suçlanmış, ülke, yurt gibi kavramlardan yoksun sermaye sınıfının yalanları ile uğraşmak durumunda kalmıştır. Bu tür provokasyonlarla baş etmek için emekçi halkı ikna edecek kadar gerçek ve tutarlı bir yurtsever pozisyon almak, yabancı devletlerle ilişkilenmemek, fonlarla bezenmiş networklardan uzak durmak, “otoriterlikle mücadele” gibi kavramlara stratejik bir öncelik vermemek ve en önemlisi sermaye egemenliğini sorgulayan bir perspektife sahip olmak gerekir. Bir komünist partisinin başına gelebilecek en kötü şey farkında olmadan işbirlikçi duruma düşmektir. Bütün bunlar, komünist partilerin her bir örnekte çok hızlı karar alıp, hareket etmelerini ve ezbere konuşmaktan kaçınmalarını gerektiriyor. İşgalci ya da saldırgan bir gücün muhatabı olan iktidarın karakterinin ihmal edilmesi mümkün değildir. Ancak emperyalist saldırganlığın inisiyatif aldığı bir konjonktürde komünistlerin bu inisiyatifi bozucu hamlelere odaklanması devrimci bir zorunluluktur. Zaten emperyalistlerin herhangi bir ülkeye, işçi sınıfı hareketinin bir siyasal alternatif haline geldiği ya da gelme olasılığının güçlü olması durumunda müdahale etmesinin tek bir nedeni olabilir: Sermaye iktidarına yardım etmek. Eğer bu seçenek henüz yok ve emperyalist bir güç işgali ya da rejim değişikliğini hedefliyorsa, yapılacak ilk şey, emperyalizme karşı direnci artırıcı bir çaba içine girmek, bu dirençte öncü rol oynamaya çalışmak ve bu dirence tamamen farklı bir karakter kazandırmaktır. Bu noktada “eşit mesafe” her açıdan işlevsiz ve anlamsızdır. Emperyalist saldırganlığa odaklanmak kuşkusuz ülke dışındaki komünistler için daha kolaydır. Başta vurguladığım gibi, mevcut iktidarın doğrudan kahrını çeken halk ve devrimci güçler açısından bu kararlılığı zorlaştıran siyasal ve psikolojik engeller olduğu muhakkaktır. Öte yandan komünist hareketin tarihi bu engellerle baş edebilmek için yeterince yol gösterici örneklerle doludur. Sosyalizm hedefinden vazgeçmeden ve milliyetçi bir konumlanışla kendi burjuvazisine hizmet etme ihanetine düşmeden emperyalist saldırgana odaklanmak zor ama mümkündür. Emperyalist saldırgana odaklanmak, kendi sınıf pozisyonunu dış müdahale, saldırı ya da işgal girişimini püskürtme mücadelesine içermek anlamına gelmelidir. Bu bağlamda her bir örnekte öne çıkarılacak söylem ve araçlar farklı olabilir. Önemli olan, işçi sınıfı hareketinin bağımsız kimliğini koruyarak emperyalist müdahalenin karşısında durmaktır. Şu ya da bu nedenle emperyalist bir saldırının hedefinde olan ülkenin mevcut yönetiminin bu saldırı karşısındaki zayıflıklarının teşhir edildiği, bu anlamda ülkenin direncini güçlendirecek hamlelerin devrimci karakterinin halka gösterildiği, emperyalizmin ekonomik, siyasal, kültürel temellerini sorgulayan bir mücadele hattı (ki bu doğrudan anti-kapitalist bir müdahaledir) örülmelidir. Bu yüzden TKP, stratejik belgelerinde Türkiye’de sosyalist devrimin baskın bir anti-emperyalist karakter taşıyacağını ısrarla vurgulamaktadır. Türkiye kapitalizminin tektonik karakteristiği nedeniyle bütün temel fay hatlarında emperyalist sistem içi gerilimler ve emperyalist müdahale olasılığı mevcuttur. TKP programatik olarak da, güncel siyaset bağlamında da, olası bir emperyalist müdahaleyi devrimci ve aynı zamanda yurtsever bir perspektifle ele alabilecek yeterli ideolojik ve siyasi rezervi biriktirmiş durumdadır. Unutulmamalıdır ki, Türkiye’de de 25 yıldır iktidarda duran hükümetin zaman zaman ABD ve Avrupalı emperyalistlerle yaşadığı gerilimler sırasında bir kısım solun ya da düzen muhalefetinin “batıdan medet uman” ya da “suskun” tavrı her zaman AKP iktidarına yaramıştır. Oysa yurtsever bir pozisyon, iktidara arka çıkmak anlamına gelmemekte, tersine iktidarın sınıf karakterinin ülke ve halkın güvenliğini nasıl tehlikeye attığını teşhir eden bir siyaset tarzı ile iktidarın siyasal ve ideolojik etkisini azaltmaktadır. Örnekler birbirinden çok farklı. Hiçbir temeli olmaksızın 21. yüzyıl sosyalizmi diye adlandırılan ve aslında ileri gitmeyen bir devrim sürecinin geriye düşeceğinin en güzel kanıtı olan bir iktidarın yönetimindeki Venezuela’da hem uluslararası alanda kızışan rekabet, hem enerji kaynaklarına doğrudan el koyma isteği, hem emperyalist kibir, hem Küba Devrimi ile tarihsel hesaplaşmada yeni bir hamle yapma arzusu nedeniyle uğradığı baskı ve saldırı karşısında ne yapılacağına Venezuela halkı ve onun öncüleri karar verecektir. Ancak konunun aynı zamanda uluslararası boyutu olduğu ortadadır. Birçok komünist partisi, Venezuela’daki yönetime dönük değerlendirmeleri ne olursa olsun, ABD saldırganlığına odaklanarak sağlıklı bir tutum almışlardır. Öte yandan hiç kimse komünistlerden ABD’nin sağa sola saldırması nedeniyle sosyalizmin gündemden düşmesi gerektiği fikrinin peşine takılmasını beklememelidir. Tam tersine, emperyalist saldırganlık kapitalizmin ortadan kaldırılması geciktiği için bu kadar yoğunlaşmış durumdadır. Tartışma, güncel saflaşmalar yüzünden devrimden vazgeçip vazgeçmeme tartışması değildir. Tartışma, güncel saflaşmaların yarattığı sıkışmanın devrimci bir stratejiyle nasıl aşılacağı tartışmasıdır. Bu strateji, emperyalist barbarlığın vatan, yurt, egemenlik, sınırlar gibi olguları tanımama noktasına geldiği bir dönemde bütün bu olguları işçi sınıfı adına sahiplenme ve emperyalist küstahlığa meydan okumayı içermediği sürece sosyalizmin o ülkede başarısının önünde maddi ve ahlaki açıdan aşılamaz engeller var demektir. Sosyalizm mücadelesinde bütün görevlerin birbirleriyle sürtünmesiz bir biçimde örtüştüğü hiçbir dönem olmamıştır. Uluslararası komünist hareketin doğum tarihlerinden biri olarak görebileceğimiz Komünist Enternasyonal’in 1919’daki kuruluşunun hemen ardından bir yandan dünya devrim sürecini ilerletmek bir yandan da Sovyet Rusya ve sonrasında SSCB’nin savunulmasına yardımcı olmak tek tek bütün komünist partileri zorluk derecesi çok yüksek bir gerilim hattına yerleştirmiştir. O dönemde “mükemmel” ve “tam” çözüme hiç ulaşılamamıştır, ulaşılamazdı da. Önemli olan süreci sağlıklı ve devrimci bir içerikte yönetmektir. Bunun her zaman becerilemediği ortada. Biz kendi adımıza, TKP’nin onur duyduğumuz tarihinde neleri eksik bıraktığımızı, ve kaçamadığımız yanlışlarımızı dürüstçe değerlendirmeye çalışıyoruz. Her ülke komünist partisine farklı önem katsayılarıyla yansıyacak olan bugünkü görevler dizisi için de aynısını söylemek gerekir. Her zaman başa yazılması gereken, sosyalist devrimin güncel bir zorunluluk olduğu gerçeğinden ve bu gerçeğin ortaya çıkardığı yükümlülüklerden hareket etmektir. Daha önce de vurguladığım gibi, bu temel görev, diğer sorumlulukları görmezden gelerek ya da kenara iterek değil, onlarla organik bir bütünlük oluşturmaya çalışarak yerine getirilebilir. Bu aynı zamanda sosyalist devrimci bir yaklaşımın gerektirdiği siyasal ve ideolojik tutarlılık sayesinde ortaya çıkan diğer görevleri yeniden tanımlamak anlamına gelir. Bugün uluslararası ölçekte yaşanmakta olan türbülansla birlikte belirginleşen 1980’lerden bu yana yaşanan karşı-devrimci tarihsel dönemin devrimci bir hamle ile sonlandırılması, emperyalist dünya içindeki gerilim, çatışma ve savaşların emekçi halklara dönük yıkıcı sonuçlar doğurmasının önüne geçilmesi, kesintisiz bir biçimde işgalci, darbeci, ilhakçı bir politika izleyen saldırgan ABD ve müttefiklerinin durdurulması, sosyalist Küba’nın savunulması gibi görevlerin birbirleriyle ve sosyalist devrim mücadelesiyle olan gerilimlerin yönetilmesi komünist hareketin temel teorik ve pratik meselesidir. Sonuçta, komünist hareketin siyasal ve örgütsel bağımsızlığı bizler için tartışılmaz bir ilkedir. Komünist partileri buna dönük müdahalelere izin vermezler, gerekirse farklı çalışma yöntemleriyle mücadelelerini sürdürürler. Bu bağımsızlık, sermaye sınıfından ve onun temsilcilerinden kendini ayırmayı, ayrıştırmayı gerektirir. Bununla birlikte kimi ülke ya da konjonktürlerde ak ve kara yerine gri tonlar siyasal ve toplumsal alana hakim olabilir. Bu belirsizliklerin yok sayılması ve toplumsal dinamiklerin izin verdiğinin ötesinde bir netlik algısı komünist hareket için ciddi sorunlar yaratabilir. Bu nedenle her zaman ana dair deklarasyonlardan daha çok süreç yönetiminin öneminin altını çiziyoruz. Suriye, Irak, Filistin, İran, Venezuela… Yarın başka bir ülke… Her ülke yeni zorluklarla çıkacak karşımıza ve ortodoks bir tutum ile yaratıcılığı aynı anda devreye sokacağımız müdahalelerle bunların üstesinden geleceğiz. Yanıla düzelte; devrim ve sosyalizm hedefini bir an için gözden çıkarmadan…