MESEM, maarif, sömürü, yasaklar… Komünist Öğretmenler'den birinci dönem değerlendirmesi

Yaklaşık 18 milyon öğrenci, bugün birinci dönem karnelerini alarak yarıyıl tatiline girdi. 2025-2026 eğitim öğretim yılının birinci dönemi geride kalırken, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) öğretmen örgütlenmesi olan Komünist Öğretmenler dönem değerlendirme raporu yayımladı. Raporda ilk dönemin öğrencilerle görevde olan ve atama bekleyen öğretmenler açısından çok sayıda sorunlu karar ve uygulamayla geride bırakıldığına dikkat çekildi. Sekiz başlıktan oluşan raporda AKP’nin yeni müfredatı Maarif modeli, MESEM ve çocuk işçi cinayetleri, eğitime ayrılan bütçe ve okullarda hijyen sorunu, öğretmenlerin yoksulluk sınırı altında yaşamları, özel okul sömürüsü ve ücretli öğretmenlik, Milli Eğitim Akademisi, eğitime ‘yılbaşı yasakları’ gibi ideolojik müdahaleler ve norm fazlası öğretmenlerle ilgili değerlendirmelere yer verildi. Komünist Öğretmenler’in bugün kamuoyuyla paylaştığı 2025-2026 Birinci Dönem Değerlendirmesi şöyle: 1. "Maarif Modeli” ve Gelişim Raporları Yeni müfredatın kademeli olarak uygulanması, 2025-2026 yılının ilk döneminde derinleşerek sürmüştür. Sadeleştirme gerekçesiyle evrensel bilimsel kavramların, laiklik ilkesinin ve eleştirel düşünme becerilerinin müfredat içeriğinden sistematik biçimde çıkarıldığı; bu unsurların yerine “fıtrat” ve “kanaat” gibi normatif ve metafizik referanslara dayalı bir çerçevenin ikame edildiği gözlemlenmektedir. Bu yönelim, öğretim programlarının bilimsel temelleri açısından yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir. Söz konusu ideolojik dönüşüm, yalnızca müfredat içeriğiyle sınırlı kalmamış; eğitim-öğretim süreçlerinin izlenmesi ve değerlendirilmesi alanına da yansımıştır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli çerçevesinde geçen sene ilkokullarda başlayan, bu sene ortaokul ve liselere de getirilen “Gelişim Raporları” uygulaması, öğretmenlerin pedagojik özerkliğini sınırlayan bir düzenleme olarak öne çıkmaktadır. Oysa öğretmenler, öğrencilerin akademik ve pedagojik gelişimini sınavlar, performans değerlendirmeleri ve sınıf içi gözlemler yoluyla hâlihazırda izlemekte ve değerlendirmektedir. Aynı bilgilerin dijital ortama aktarılmasının ne tür bir pedagojik katkı sunduğu belirsizliğini korurken; bu uygulamanın gerekçesi, hedefleri ve olası sonuçları öğretmenlerle yeterince paylaşılmamıştır. Akademik başarıyı ölçmeye yönelik nesnel göstergeler yerine öğrencilerin davranışsal uyumunu merkeze alan bu dijital izleme mekanizması, öğretmenler üzerinde ciddi bir bürokratik iş yükü yaratmış; eğitim emekçilerinin öğretim, rehberlik ve bilimsel-pedagojik üretim gibi temel mesleki faaliyetlerinden uzaklaşmalarına yol açarak mesleki yabancılaşmayı derinleştirmiştir. Öte yandan, yeni ders kitaplarının içeriklerinin “değerler eğitimi” başlığı altında yoğun biçimde dinselleştirilmesi, eleştirel düşünen bireyler yetiştirme hedefinden belirgin bir uzaklaşmaya işaret etmektedir. Bu yaklaşım, itaat ve kanaatkârlık ekseninde şekillenen bir toplumsal profilin inşasını önceleyen bir eğitim anlayışını yansıtmaktadır. Bu yönelim, karma eğitimin tartışmaya açılmasına yönelik girişimlerle birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyet’in aydınlanmacı, laik ve bilimsel eğitim mirasına yönelik bütünlüklü bir tasfiye sürecinin parçası olarak ortaya çıkmaktadır. 2. MESEM: Yasallaşmış Çocuk Sömürüsü ve İş Cinayetleri Dönemin en sorunlu ve çarpıcı uygulamalarından biri, Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) sistemi olmuştur. “Çıraklık” adı altında çocukların haftanın dört günü sanayi işletmelerinde çalıştırılması, çocuk işçiliğinin fiilen yasal bir zemine kavuşturulması anlamına gelmiştir. Eğitimle bağı son derece sınırlı olan bu yapı, çocukları erken yaşta ucuz iş gücü olarak üretim süreçlerine dâhil ederken; dönem boyunca yaşanan iş cinayetleri, MESEM’lerin bir eğitim modeli olmaktan ziyade doğrudan bir sömürü mekanizması olarak işlediğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu tablo karşısında ilerici kamuoyu, MESEM’lerin kapatılması ve çocukların örgün, tam zamanlı eğitime geri döndürülmesi yönündeki taleplerini yükseltmiştir. MESEM sistemine ve çocuk emeğinin sömürüsüne yöneltilen eleştirilere karşı Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in açıklamaları ise, izlenen politikanın geçici bir uygulama değil, bilinçli ve ısrarlı bir siyasal tercih olduğunu göstermiştir. Bakan Tekin’in, “Bütün eleştirilere inat sektörle, bu konuda bize destek olmak isteyen meslek örgütleriyle eğitim öğretim süreçlerinde ülkemizin menfaatleri, çocuklarımızın ve gençlerimizin ali menfaatleri doğrultusunda çalışmaya devam edeceğiz” şeklindeki ifadeleri, eğitim politikalarının çocuk hakları ve pedagojik ilkeler temelinde değil; sermaye çevreleriyle kurulan yapısal iş birlikleri doğrultusunda şekillendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, çocukların korunması gereken bireyler olarak değil, piyasanın ihtiyaçlarına göre yönlendirilen bir emek rezervi olarak görüldüğü bir eğitim anlayışını yansıtmaktadır. Fiilen birer çırak üretim merkezi gibi işleyen MESEM’lerin, öğrenciler tarafından gönüllü biçimde tercih edilmesinin sınırlı olduğu görülmektedir. Bu nedenle öğrencileri bu kurumlara yönlendirmek amacıyla çeşitli teşvik ve zorlayıcı mekanizmalar devreye sokulmuştur. MESEM kapsamında çalışan çocuklara ödenen ücret bu araçlardan biri olarak öne çıkarken, tek başına yeterli olmadığı düşünülen bu uygulama, ek düzenlemelerle desteklenmiştir. Bu çerçevede; derslerdeki başarısızlık nedeniyle sınıf tekrarı riski bulunan ya da devamsızlık nedeniyle başarısız sayılma ihtimali olan öğrencilerin, MESEM’lere geçmeleri hâlinde eğitimlerine yıl kaybı yaşamadan devam edebilmeleri sağlanmıştır. Devamsızlık nedeniyle başarısız sayılan öğrencilerin Aralık ayı sonuna, ders başarısızlığı bulunan öğrencilerin ise Temmuz ayı sonuna kadar MESEM’e geçiş yapmaları durumunda yıl kaybı yaşamamaları ve dört yılın sonunda meslek lisesi diploması alabilmeleri mümkün hâle getirilmiştir. Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde bu doğrultuda yapılan değişiklikler, çocukların eğitim hakkını güçlendirmekten ziyade, onları MESEM sistemine yönlendirmeyi amaçlayan yapısal bir tercihin ürünü olarak değerlendirilmektedir. 3. Eğitime Ayrılan Bütçe ve Okullarda Hijyen Krizi 2025 yılının son çeyreğinde yayımlanan tasarruf genelgeleri doğrultusunda temizlik personeline ayrılan bütçelerde yapılan kesintiler, okullarda hijyen koşullarının olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Birçok eğitim kurumunda temizlik hizmetlerinin velilerin katkısıyla yürütüldüğü, bazı okullarda sınıfların veliler tarafından temizlendiği tespit edilmiştir. Aynı dönemde bir öğün ücretsiz yemek uygulamasına ilişkin talebin karşılanmaması ve okul kantinlerindeki yüksek fiyatlar nedeniyle öğrencilerin önemli bir bölümünün okul gününü yeterli beslenme imkânı olmaksızın geçirdiği; bu durumun eğitimdeki sosyoekonomik eşitsizlikleri derinleştirdiği değerlendirilmiştir. 4. Öğretmen Ekonomisi: Yoksulluk Sınırı Altında Yaşam ve Kira Krizi 2026 yılı başı itibarıyla öğretmenlerin alım gücü, yüksek enflasyonun etkisiyle önemli ölçüde gerilemiştir. Yapılan maaş düzenlemelerinin artan yaşam maliyetleri karşısında yetersiz kaldığı; kadrolu öğretmen maaşlarının tamamının yoksulluk sınırının altında seyrettiği tespit edilmiştir. Özellikle büyükşehirlerdeki kira bedellerinin maaşların yarısından fazlasını oluşturması, barınma sorununu öğretmenler açısından temel bir yapısal problem hâline getirmiştir. Bu durum, eğitim emekçilerinin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmalarına yol açarken; çok sayıda öğretmenin barınma güçlüğü nedeniyle görev yerini değiştirme ya da ek gelir arayışına yönelme ihtiyacını doğurmuştur. 5. Özel Okul Sömürüsü ve Ücretli Öğretmenlik: Piyasa Mekanizmaları Arasında Eğitim Emekçisi Eğitimde artan piyasalaşmanın en ağır sonuçları, özel sektörde ve güvencesiz statülerde çalışan öğretmenler üzerinde ortaya çıkmıştır. Özel Okul Öğretmenleri: Özel öğretim kurumlarının önemli bir bölümünde öğretmenlerin, asgari ücret düzeyinde ve yoğun baskı koşulları altında çalışmaya zorlandığı görülmektedir. Sözleşme yenileme süreçlerinde “taban maaş” hakkının sıklıkla ihlal edildiği; öğretmenlerin mesleki güvenceden yoksun bırakılarak piyasa koşullarına bağımlı hâle getirildiği tespit edilmiştir. Bu uygulamalar, öğretmenlik mesleğinin niteliğini zayıflatmış; eğitim emekçilerinin güvencesizleşmesini ve emek sömürüsünü derinleştirmiştir. Öte yandan özel okullarda öğrenim ücretlerine yapılabilecek artışlara ilişkin olarak Milli Eğitim Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen düzenleme, bu kez özel okul sahiplerinin tepkisiyle karşılaşmıştır. Bakanlık, ücret artışlarının hesaplanmasına ilişkin yönetmelikte yaptığı değişiklikle, bir yıllık ÜFE ve TÜFE ortalamasını esas alan uygulamayı kaldırarak, yalnızca Aralık ayı enflasyon oranlarının dikkate alınmasını öngören yeni bir düzenleme yapmıştır. Türkiye Özel Okullar Derneği (TÖZOK), bu değişikliğin kurumlar ve veliler açısından haksız sonuçlar doğuracağını savunarak düzenlemenin iptali istemiyle Danıştay 8. Dairesi’ne başvurmuştur. Dernek, söz konusu düzenlemenin enflasyonun gerçek seyrini yansıtmadığını ve ekonomik verilerle çeliştiğini ileri sürmüştür. Bu itiraz süreci, dolaylı biçimde de olsa, TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarının yaşanan gerçek enflasyonu yansıtmadığına ve özellikle yılın son aylarında açıklanan verilerin olağan dışı biçimde düşük kaldığına dair yaygın toplumsal eleştirilerin özel okul sahipleri tarafından da dile getirildiğini göstermiştir. Ancak çocukları için nitelikli bir eğitim talep eden veliler açısından asıl çözüm, özel okul ücretlerini baskılamakla sınırlı değildir. Kalıcı ve eşitlikçi bir çözüm, kamusal eğitimin niteliğinin artırılmasından geçmektedir. Eğitimde eşitlik sağlanmadan ve kamu okulları güçlendirilmeden, eğitimin kamusal bir hak olduğundan söz etmek mümkün değildir. Kamuda Ücretli Öğretmenlik Uygulaması: Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen açığını kalıcı atamalarla gidermek yerine, on binlerce öğretmeni “ücretli öğretmen” statüsünde çalıştırmayı sürdürmesi dikkat çekmiştir. Bu öğretmenlerin ders saati karşılığı elde ettikleri toplam gelirin asgari ücretin dahi altında kalması, kamu eliyle yürütülen yapısal bir güvencesizlik sorunu olarak öne çıkmıştır. Ataması yapılmayan öğretmenlerin bu koşullara mecbur bırakılması, öğretmenlik mesleğinin itibarını zedelemiş; eğitim hizmetinin niteliği üzerinde de olumsuz etkiler yaratmıştır. Geçtiğimiz haftalarda yapılan kar tatilleri nedeniyle eğitime ara verilen günlerde ücretli öğretmenlerin ders ücretlerinin kesilmesi, eğitim sisteminde uzun süredir var olan yapısal bir eşitsizliği bir kez daha görünür kılmıştır. Aynı okulda, aynı sınıfta, aynı dersi veren, aynı görevleri yapan ve aynı sorumlulukları üstlenen kadrolu öğretmenlerin ücretlerinde herhangi bir kesinti yapılmazken, ücretli öğretmenlerin gelir kaybına uğraması anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum değildir. Bu uygulama, öğretmenler arasında hukuki statüye dayalı bir ayrım yaratmakta; emeğinin karşılığını alabilmeye ilişkin adalet duygusunu zedelemektedir. Eğitim hizmetinin sürekliliği açısından zorunlu nedenlerle verilen tatillerin bedelinin, en güvencesiz konumda bulunan ücretli öğretmenlere ödetilmesi sosyal devlet anlayışıyla dahi bağdaşmamaktadır. Eşit işe eşit ücret ve eşit hak ilkesi, yalnızca bir etik talep değil, aynı zamanda evrensel bir çalışma hakkı ilkesidir. Ücretli öğretmenlik uygulaması, öğretmen açığını geçici ve düşük maliyetli biçimde çözmeye yönelik bir istihdam modeli olarak sürdürüldükçe, bu tür adaletsizlikler kaçınılmaz hâle gelmektedir. Ücretli öğretmenlerin kar tatili gibi idarenin tasarrufuyla verilen aralardan dolayı mağdur edilmemesi, en asgari düzeyde bir eşitlik gereğidir. Ancak kalıcı çözüm, ücretli öğretmenliğin istisnai bir uygulama olmaktan çıkarılıp yaygın bir istihdam biçimi hâline getirilmesine son verilmesi ve öğretmenlerin güvenceli, eşit haklara sahip kadrolar üzerinden istihdam edilmesidir. 6. Milli Eğitim Akademisi: Süreç Belirsizliği, Liyakat Sorunu ve Disiplin Mekanizması Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) kapsamında kurulan Milli Eğitim Akademisi, ilgili dönemde uygulama ve planlama süreçlerindeki belirsizlikler nedeniyle eğitim kamuoyunda ciddi tartışmalara konu olmuştur. Kuruluş aşamasında yayımlanan düzenlemelerin yeterli açıklık ve öngörülebilirlik taşımaması, sınav takvimlerinin ertelenmesi ve uygulama esaslarının sıkça değiştirilmesi, öğretmen adayları açısından yaygın bir belirsizlik ortamı yaratmıştır. Bu yapı, öğretmen adayları için mesleğe giriş sürecinde ek bir eleme ve uyum mekanizması niteliği kazanırken; görevdeki öğretmenler açısından ise mesleki denetim ve disiplin aracı olarak algılanmıştır. Atama bekleyen çok sayıda öğretmen adayının mesleki geleceklerinin, akademinin işleyişine ilişkin bu belirsizlikler nedeniyle fiilen askıya alındığı değerlendirilmiştir. Ayrıca akademinin, liyakat temelli değerlendirme ilkelerinden uzaklaşarak nesnel ve ölçülebilir kriterler yerine takdir yetkisini genişleten bir işleyişe yöneldiğine ilişkin eleştiriler yoğunlaşmıştır. Bu gelişmeler, 2025 yılı boyunca öğretmen mağduriyetlerini eğitim gündeminin merkezine taşımıştır. Mülakat süreçlerinde haksız biçimde elendiğini belirten öğretmenlerin, 2024 yılında başlattıkları hak arama mücadelesini 2025 yılı boyunca sürdürdükleri; bu mücadelenin önümüzdeki dönemde de devam edeceği öngörülmektedir. Söz konusu süreç, eğitim emekçileri üzerindeki idari ve mesleki baskının kurumsallaşması riskini artırmış; öğretmenlik mesleğinin güvencesi ve niteliği açısından kalıcı sorunlar yaratabileceğine dair kaygıları güçlendirmiştir. 7. Eğitime Bir Başka İdeolojik Müdahale: Yılbaşı Yasakları Her yıl olduğu gibi bu yılın sonunda da eğitim yönetimi, okullarda yılbaşı kutlamalarının engellenmesi amacıyla adeta bir yasaklama süreci işletmiştir. Öğrencilerin ve öğretmenlerin yeni bir yılı karşılamasından rahatsızlık duyan bu yaklaşım, eğitimi kamusal ve çoğulcu bir alan olmaktan çıkararak belirli bir inanç ve yaşam tarzını dayatma çabasının devamı niteliğini taşımaktadır. Önceki yıllarda okul yöneticilerine gönderilen gayriresmî mesajlar ve sözlü talimatlarla yürütülen bu müdahaleler, bu yıl hukuki dayanağı bulunmayan resmî yazılarla daha açık ve kurumsal bir hâl almıştır. Geçmiş dönemlerde yılbaşı etkinliklerine yönelik baskılar çoğunlukla örtük biçimde uygulanırken, bu yıl resmî yazılar aracılığıyla yasaklama yoluna gidilmesi, eğitim yönetiminde laiklik ilkesinden daha da uzaklaşıldığını göstermektedir. Bu durum, kamusal eğitimin dinsel referanslarla yeniden düzenlenmeye çalışıldığını ve farklı inançlara ya da inançsızlığa sahip öğrenci ve eğitim emekçilerinin yok sayıldığını ortaya koymaktadır. Bu ideolojik müdahalenin en somut örneklerinden biri Ankara İl Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından sergilenmiştir. 29 Aralık tarihinde özel bürodan yayımlanan yazıda, “kültürümüze, geleneklerimize ve inançlarımıza uygun olmayan etkinliklere yer verilmemesi” ifadeleri kullanılarak okullarda yılbaşı kutlamalarının sınırlandırılması hedeflenmiştir. Bu yaklaşım, kamusal eğitimin belirli bir dini ve kültürel yorum doğrultusunda şekillendirilmesi anlamına gelmekte; laik, bilimsel ve çoğulcu eğitim anlayışına açık bir müdahale teşkil etmektedir. Yılbaşı kutlamalarına yönelik bu yasakçı tutum, eğitimi ideolojik bir denetim alanına dönüştürme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmelidir. 8. Norm Fazlası Öğretmenler 2025–2026 eğitim öğretim yılının ilk döneminde norm fazlası olarak belirlenen öğretmenlerin önemli bir bölümünün, kendi istekleri dışında resen görevlendirme sürecine dâhil edildiği görülmektedir. Bu süreçte uygulamaların sahada eşitlik ve adalet algısını zayıflatacak biçimde yürütüldüğüne ilişkin yaygın bir kanaat oluşmuştur. Nitekim Eğitim-İş sendikası tarafından yayımlanan bildiride de bu uygulamaların öğretmenlerin mesleki motivasyonunu ve kurumsal aidiyet duygusunu olumsuz yönde etkilediği vurgulanmaktadır. * Öte yandan Türkiye’de öğretmen açığı, kamuoyunda ve resmî açıklamalarda sıklıkla gündeme getirilmesine rağmen, binlerce öğretmenin norm fazlası statüsüne düşmesi dikkat çekici bir çelişki oluşturmaktadır. Bu durum, öğretmen ihtiyacının niceliksel bir sorun olmaktan ziyade, bölgesel ve branş temelli insan kaynağı planlamasındaki yetersizliklerden kaynaklandığını göstermektedir. Sonuç olarak eğitimdeki birçok sorunda olduğu gibi öğretmen istihdam politikalarının da büyük ölçüde kısa vadeli çözümlerle yürütüldüğü, uzun vadeli demografik projeksiyonların ve eğitim ihtiyaçlarının dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. * Kaynak: https://egitimis.org.tr/sendika-haberleri/norm-fazlasi-resen-atamalar-ve-alan-disi-gorevlendirmeler-derhal-durdurulmalidir-05-09-2025