Duygu AYDEMİR Gürbüz Doğan Ekşioğlu, The New Yorker’ın 100. yılına girerken, derginin görsel hafızasında yer alan isimlerden biri olarak üretimini sürdürüyor. Ekşioğlu’nun çalışmaları, gündemle doğrudan temas hâlindeyken bile yüksek sesle konuşmayan; düşünerek, mesafe koyarak var olan bir sanat anlayışını temsil ediyor. The New Yorker ile kurduğu ilişki, tek seferlik bir başarıdan çok, yıllara yayılan bir diyaloga dayanıyor. Ekşioğlu bu süreci şöyle anlatıyor: “New Yorker ile ilk tanışmamız Temmuz 1991’de oldu, ilk kapağım Ocak 1992’de yayımlandı. O günlerden bugüne diyalog içinde olduk; her zaman kapak konuları için eskiz isteyenlerden biri oldum.” Bu uzun soluklu ilişkinin simgesel anlarından biri ise Mart 2025’te yaşanıyor. New York’ta düzenlenen ve derginin 100. yılına özel hazırlanan serginin kapanışına katılan Ekşioğlu, bu deneyimi şu sözlerle aktarıyor: “Sergide 46 sanatçının 100 kapaktan seçilen orijinalleri sergilendi, benim iki orijinal illüstrasyonum da yer aldı. Gurur verici bir sergiydi. New Yorker’ın hâlen kapak çizerlerinden biriyim.” Ekşioğlu’nun üretimi, tematik olarak da uzun yıllara yayılan bir süreklilik taşıyor. Kediler, kuşlar, gece temaları, kitaplar; insan yaşamına dair felsefi okumalarla birleşen geniş bir görsel evren oluşturuyor. Özellikle kedi teması, The New Yorker’da yayımlanan ilk kedi kapaklarının ardından üretiminde belirgin bir ağırlık kazanıyor. Bugüne kadar açtığı 11 ayrı kedi temalı sergi, bu sürekliliğin en görünür göstergelerinden biri. BARIŞ KUŞLARI Sanatçının üretim alanı yalnızca geçmiş işlerle sınırlı değil. Önümüzdeki döneme dair planları da bu geniş tematik hattı sürdürme yönünde. 135 kuş temalı resmini “Barış Kuşları” başlığı altında bir sergide toplamak istediğini, 150’yi aşan gece temalı dijital çizimleriyle de ayrı bir sergi açma hayali olduğunu paylaşıyor. Kitaplar üzerine ürettiği 50’den fazla çalışmayla iki ayrı sergi açmış olması, çizgisinin edebiyatla kurduğu güçlü ilişkinin de altını çiziyor. Görsel üretimin hızlandığı, yapay zekânın çoğaltmayı neredeyse sınırsız hâle getirdiği bir çağda Ekşioğlu’nun yaklaşımı net ve mesafeli. Yapay zekânın üretim biçimini şöyle tanımlıyor: “Yapay zekâdan istenilen bir şey, şimdiye kadar yapılmış olanlardan seçilerek yapılıyor; tamamen yeni bir şey yapmıyor. Hiç yapılmamışı insan, kendi tekniği ve kendi ruhuyla yaratıyor.” Bu dönüşümün henüz tamamlanmadığını da ekliyor: “Yapay zekâ çağımızın teknolojisidir; beş sene sonra hangi aşamada olacağını bilmek zor.” Sanat ve emek ilişkisine dair gözlemleri, uzun yıllara dayanan akademik deneyiminden besleniyor. “Yaklaşık 44 yıldır sürdürdüğüm öğretim üyeliği sürecinde, teknoloji geliştikçe insan emeğine dayalı işlerin, zanaat yönünün ve becerinin giderek azaldığını gözlemledim. Her dönem kendi biçimini ve değerlerini oluşturuyor; bu da olması gereken bir sonuçtur.” Hayatı boyunca yaptığı tercihlerin merkezinde ise özgürlük yer alıyor. “Hem New York’ta hem Türkiye’de konfor alanımı genişletecek teklifler aldım ama özgürce sanat yapmak istediğim için kabul etmedim. Reklam ve yayın sektöründe olmak istemedim. Çok daha az gelirli olmasına rağmen akademisyenliği tercih ettim. Maddiyat ve kariyer, asıl amacım olmadı.” The New Yorker’ın 100. yılı, yalnızca bir derginin değil; sanatın ve düşüncenin hâlâ kendine alan açabildiği bir zeminin de kutlaması niteliğinde. Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun üretimi ise bu yüzyıla şu cümleyle eşlik ediyor: Gündemle temas eden, ama gürültüye kapılmayan bir sanatçı.