Bu yazı, İran’daki mevcut rejimi savunmayı değil; İran devletinin devamlılığını ve İran halkının yaşadığı coğrafyada istikrar içinde var olmasının Türkiye açısından taşıdığı stratejik anlamı tartışmayı amaçlamaktadır. Rejimler değişebilir, siyasal yapılar çözülebilir; ancak devletlerin ve toplumların ortadan kalkması, komşu ülkeler için uzun vadeli ve çoğu zaman geri döndürülemez sonuçlar üretir. Ortadoğu’da krizler sıklıkla ahlaki pozisyonlar üzerinden okunur, oysa jeopolitik gerçeklikler sonuçlar üzerinden şekillenir. Türkiye açısından mesele, İran’ın nasıl yönetildiğinden çok, İran coğrafyasının kaosa sürüklenip sürüklenmemesidir. Bu nedenle İran’ın zayıflaması ya da etkisizleşmesi ihtimali, rejim tartışmalarından bağımsız biçimde ele alınmalıdır. Görece uzun bir analiz sunulmasının nedeni de budur; okuyucunun sabrı ve dikkati için şimdiden teşekkür ederim. Tarihsel Arka Plan ve Rekabetin Doğası Türkiye ile İran arasındaki ilişki, rekabet ve işbirliğinin iç içe geçtiği karmaşık bir yapıya sahip. Bu ilişkinin kökleri yüzyıllar öncesine uzanıyor. Bugünkü İran coğrafyası uzun süre Türk devletlerinin hakimiyetinde kaldı. Gaznelilerden Selçuklulara, Safevilerden Kaçarlara kadar İran platosunu yöneten hanedanların çoğu Türk kökenlidir. Mezhep temelli rekabet Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki savaşlarla zirveye ulaştı. 1514 Çaldıran Savaşı sonrası kurulan denge, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması ile kalıcı hale geldi. Bu antlaşma, dünyanın en istikrarlı sınırlarından birini oluşturdu. O tarihten sonra birkaç küçük anlaşmazlık dışında büyük çaplı çatışma yaşanmadı. Bölgede Fars egemenliği görece yeni bir olgudur. 20. yüzyıla kadar İran'ı yöneten Avşar ve Kaçar hanedanları da Türk kökenlidir. Modern anlamda Fars milliyetçiliği Pehlevi hanedanıyla başladı. 1979 İran Devrimi sonrası kurulan rejim ise Şiilik üzerinden nüfuz politikası izlemeyi tercih etti. Bugün Türkiye ve İran'ın birbirine düşman olduğunu söylemek güç, ancak aralarında açık bir rekabet var. Bu rekabet Suriye, Irak, Libya ve Afrika'da net biçimde görülüyor. Suriye'de Türkiye muhalefeti desteklerken İran Esad rejimini korudu. Irak'ta Ankara KDP'yi, Tahran ise Haşdi Şabi milislerini destekliyor. Öte yandan iki ülke enerji ve ekonomi alanlarında işbirliği yapıyor. İran doğalgazı Türkiye için önemli, Türkiye ise İran için hayati bir ticaret ortağıdır. 2024'te İran'ın Türkiye'ye gaz ihracatı yüzde 30 arttı. Yaptırımlar altındaki İran ekonomisi için Türkiye pazarı can simididir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık 10 milyar dolar civarındadır. İran Bölgesel Dengenin Neresinde Duruyor? Bu soruya Barry Buzan'ın Bölgesel Güvenlik Kompleksleri teorisi üzerinden bakmak aydınlatıcı olabilir. Buzan'a göre bölgesel güvenlik, devletler arasındaki güvenlik bağımlılıklarının coğrafi yakınlıkla şekillendiği bir sistem oluşturur. Ortadoğu'da İran, bu sistemin kritik bir dengeleyici unsurudur. İran olmadan bölgesel denge tamamen bozulur. Çöküş Senaryoları: En uç Olandan En Olasıya Ancak burada altı çizilmesi gereken önemli bir husus var: “İran’ın çöküşü” mutlak ve ani bir devlet yıkımı anlamına gelmek zorunda değildir. Tam anlamıyla parçalanma ve merkezi otoritenin ortadan kalkması, en uç ve en maliyetli senaryodur. Daha olası olan ihtimaller; rejimin ciddi biçimde zayıflaması, merkezi kontrolün çevre bölgelerde gevşemesi, güvenlik aygıtının çözülmesi ya da İran’ın uzun süreli bir iç istikrarsızlık döngüsüne girmesidir. Irak’ın 2003 sonrası yaşadığı “devletsizleşme” süreci ya da Suriye’de görülen kademeli çözülme, İran için de emsal teşkil edebilecek ara senaryolardır. Ne var ki bu ara formlar bile Türkiye açısından sonuçları bakımından tam çöküşten nitelik olarak farklı değildir; göç, terör, enerji ve bölgesel güç dengeleri üzerindeki baskı zaman içine yayılsa da kaçınılmaz biçimde artar. Türkiye Açısından Kısa Vadeli Riskler İran'ın çöküşünün Türkiye'ye ilk yansıması mülteci krizi olur. Suriye krizinde 4 milyonun üzerinde mülteci aldık ve bu durum toplumsal gerilimler yarattı. İran'ın parçalanması durumunda bu sayı kolayca katlanabilir. 85 milyonluk bir ülkenin dağılması, bölgesel bir göç tsunamisine yol açar. İran sadece İranlıları değil, topraklarındaki 3 milyondan fazla Afgan mülteciyi de barındırıyor. Bu kitlenin harekete geçmesi durumunda Türkiye'ye yönelik göç dalgası milyonlarla ifade edilen bir boyuta ulaşabilir. Türkiye'nin 560 kilometrelik İran sınırı, Suriye sınırından daha sarp ve kontrol edilmesi daha zor bir coğrafyadadır. Bu sınırı kapatmak neredeyse imkansızdır. İkinci etki terör örgütlerinin güçlenmesidir. İran devletinin zayıflaması, PKK'nın İran kolu olan PJAK gibi örgütlere çok geniş bir hareket alanı açar. Kandil Dağları'ndan İran topraklarına uzanan terör koridoru kontrol edilemez hale gelir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da güvenlik tehdidi katlanır. Irak'ın 2003 sonrası yaşadığı kaos, İran için de benzer şekilde gerçekleşebilir. Bu durumda terör örgütleri için güvenli üsler, silah depoları ve eğitim kampları kurulur. Türkiye halihazırda Suriye ve Irak sınırlarında yoğun askeri operasyonlar yürütüyor. İran sınırının da aynı şekilde askeri kontrol alanına girmesi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kaynaklarını aşırı derecede zorlayacaktır. Üçüncü sorun enerji güvenliğidir. Türkiye doğalgaz ihtiyacının yüzde 13'ünü İran'dan karşılıyor. İran'ın istikrarsızlaşması, Türkiye'nin enerji arzını doğrudan tehdit eder. Alternatif kaynaklar bulmak zaman alır ve maliyetlidir. Kısa vadede bu durum, sanayi üretiminde daralma ve enerji fiyatlarında sert artış anlamına gelir. Türkiye'nin LNG kapasitesini artırması ve yerli kaynaklarını geliştirmesi bu riski azaltsa da ani bir kesinti ciddi ekonomik kayıplara yol açar. Bölgesel Güç Dengeleri ve Yeni Rekabet Alanları Dördüncü etki bölgesel güç dengelerinin tamamen bozulmasıdır. İran’ın etkisinin ortadan kalkması ya da ciddi biçimde zayıflaması, Irak, Suriye ve Yemen gibi kırılgan alanlarda yeni otorite boşlukları doğurabilir. Bu boşluğu doldurmak için bölgesel aktörler kanlı bir rekabete girer. Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail, BAE ve hatta Rusya bu yarışta yer alır. Bölge daha kaotik hale gelir, yeni çatışmalar ve vekalet savaşları başlar. İran'ın desteklediği Hizbullah, Haşdi Şabi ve Husiler gibi milisler merkezi kontrolü kaybedince daha öngörülemez aktörler haline gelir. Bu gruplar kendi hesaplarına hareket eder, silahları ve tecrübeleriyle bölgeyi istikrarsızlaştırır. Ekonomik kayıplar da göz ardı edilemez. Türkiye-İran ticareti yıllık 10 milyar dolar civarındadır. İran'ın çöküşü bu ticaretin sona ermesi demektir. Türk şirketlerinin İran'daki yatırımları boşa gider, sınır bölgelerindeki ekonomik hayat felce uğrar. Erzurum, Van, Ağrı gibi sınır illerinde yaşayan yüz binlerce kişinin geçim kaynağı kesintiye uğrar. Türkiye'nin Orta Asya'ya yönelik transit ticaret yolları da İran üzerinden geçmektedir. Bu yolların kapanması bölgesel bağlantılara zarar verir. Etnik kırılma hatları da göz ardı edilemez. İran'da yaşayan 20 milyonu aşkın Azerbaycan Türk'ün hareketlenmesi, bölgede yeni bir dinamik yaratır. Güney Azerbaycan'ın bağımsızlık arayışı Azerbaycan ve Türkiye'yi yakından ilgilendirir. Ancak bu süreç, Türkiye'nin kendi toprak bütünlüğü için tehlikeli bir emsal teşkil edebilir. Komşu bir ülkenin etnik temelde parçalanmasını desteklemek, benzer ayrılıkçı söylemlerin Türkiye'de de güç kazanması riskini taşır. Bu nedenle Ankara, ideolojik rakibi bile olsa İran'ın toprak bütünlüğünü savunma eğilimi gösterecektir. ABD ve İsrail: İran Sonrası Denklem ABD faktörü de İran’ın zayıflaması ya da etkisizleşmesi halinde yeniden değerlendirilmelidir. Washington’un Ortadoğu politikası uzun süredir bölgesel denge üretmekten ziyade, krizleri yönetilebilir seviyede tutma ve rakip güçlerin alanını daraltma üzerine kuruludur. İran’ın sistem dışına itilmesi, ABD açısından kısa vadede bir kazanım gibi görünse de uzun vadede Türkiye gibi orta ölçekli ama özerk aktörlerin manevra alanını daraltan bir sonuç üretir. Türkiye, İran tehdidinin varlığında NATO içinde “denge unsuru” ve vazgeçilmez jeopolitik aktör konumundayken, bu tehdit ortadan kalktığında Washington’un gözünde daha rahat baskı uygulanabilir bir müttefike dönüşebilir. Bu durum, savunma sanayii iş birliklerinden yaptırım rejimlerine, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan geniş bir alanda Türkiye’nin pazarlık gücünü zayıflatır. S-400 krizi, F-35 programından çıkarılma ve CAATSA yaptırımları, İran faktörünün denklemin dışına itildiği bir senaryoda istisna olmaktan çıkıp daha sistematik bir baskı aracına dönüşebilir. Ancak asıl stratejik tehdit uzun vadede ortaya çıkar. İran'ın fiilen etkisiz hale gelmesi durumunda Türkiye, İsrail için yeni hedef haline gelir. İsrail'in güvenlik doktrini tarihsel olarak çevresindeki güçlü devletleri tehdit olarak görmüştür. Mısır'ın Camp David ile etkisizleştirilmesi, Irak'ın 2003'te işgali, Suriye'nin iç savaşla parçalanması bu stratejinin sonuçlarıdır. İran etkisiz kalırsa, bölgedeki en güçlü Müslüman devlet Türkiye olur. İsrail için Türkiye'nin artan gücü kabul edilemez bir durumdur. Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji haklarını savunması, Filistin davasına desteği, yerli savunma sanayisinin güçlenmesi ve bölgesel nüfuz alanlarını genişletmesi İsrail'i rahatsız ediyor. İran'ın yokluğunda bu rahatsızlık açık düşmanlığa dönüşebilir. İsrail stratejik çevrelerinde bazı analistler tarafından Türkiye "yeni İran" olarak etiketleniyor bile. Doğu Akdeniz’de Yunanistan–Güney Kıbrıs hattı, Doğu Afrika’da ise Somaliland üzerinden yürütülen İsrail açılımları, bu yaklaşımın pratik yansımaları olarak okunabilir. İlave olarak İsrail, Türkiye'yi zayıflatmak için PKK/YPG'ye desteğini artırabilir, ekonomik ve diplomatik baskılar uygulayabilir, Yunanistan ve Kıbrıs üzerinden Türkiye'yi çevreleme çabasını daha görünür hale getirebilir. Suudi Arabistan ve Körfez monarşileri de dengede önemli rol oynar. İran'ın yokluğunda Türkiye ile rekabet daha sert hale gelir. Yemen, Libya ve Katar krizleri gibi çatışmalar çoğalabilir. Körfez ülkeleri Türkiye'nin bölgedeki etkinliğini kırmak için İsrail ve ABD ile daha sıkı ittifaklar kurar. Sonuç: Rakip Ama Dengeleyici Sonuç olarak, İran'ın çöküşü Türkiye için kısa vadede göç, terör, enerji krizi ve ekonomik kayıplar yaratır. Uzun vadede ise Türkiye, İsrail ve müttefiklerinin hedefinde yeni "sorun ülkesi" haline gelebilir. Paradoks şudur: Rakip gördüğümüz İran, aslında Türkiye'nin bölgesel dengeleyicisidir. İran'ın yokluğu, Türkiye'yi daha güvenli değil, daha savunmasız kılar. Bu nedenle İran'ın istikrarı, Türkiye'nin stratejik çıkarınadır . Ankara, bu gerçeğin farkındadır diye düşünüyorum. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. İRAN Türkiye çöküş Dr. Osman Gazi Kandemir, Independent Türkçe için yazdı Dr. Osman Gazi Kandemir Cuma, Ocak 16, 2026 - 17:00 Main image:
Fotoğraf: Reuters
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: İran'ın çöküşü Türkiye için ne anlama gelir? copyright Independentturkish: