Bir ülkenin vicdanı nerede sınanır?

Eğitim, bir ülkenin yalnızca geleceğini değil, vicdanını da şekillendirir. Kimin yolunun açıldığını, kimin yolunun daha baştan kapatıldığını en iyi eğitim sistemi anlatır. Bu ülkede eğitim konuşulurken, bazı kelimeler vardır ki tek başına bir zihniyeti ele verir. “Şark Görevi” Adı bile ötekileştiricidir. Doğu’yu, Anadolu’yu, merkezin dışında kalan her yeri başlı başına bir “mecburiyet alanı” olarak tarif eder. Öğretmen, doktor, mühendis, mimar, polis, subay mezun olur; iki yıl zorunlu görevle gönderilir "şark görevi"ne... Sanki bir acemi birliği… Sanki ustalığa giden yol, başkalarının hayatı üzerinden geçmelidir. Henüz uzmanlaşmamış insanların uzmanlaşma sürecini başka coğrafyaların, başka çocukların, başka bedenlerin üzerinde tamamlaması… Bu, uzun yıllar bu ülkenin taşıdığı ve izleri hâlâ silinmemiş büyük bir utançtır. Doğu illerine, Anadolu’nun pek çok bölgesine “öğrenirken gitmek”, merkeze ise “usta olarak dönmek” fikri; fırsat eşitsizliğinin devlet diliyle yazılmış hâlidir. Benim hikâyem de işte bu eşitsizlik haritasının kenarlarından birinde başladı. Çocukluğum Batman Beşevler Mahallesi’nde geçti. İlkokulu Ondokuz Mayıs İlkokulu’nda okudum. Beş abim, bir kız kardeşim vardı. Yedi çocuk… İşçi bir babanın tek maaşı… Ev kadını bir annenin nasırlı elleriyle yokluk mutfağından bereket çıkarması... Mütevazı bir evde yaşardık. Ama o evde yalnızca yoksunluk yoktu; dayanışma, emek ve direnç vardı. Annemin pişirdiği sıcak yemeklerin serildiği sofralarda paylaşmayı, sabretmeyi ve hayata tutunmayı öğrendik. İlkokulda tek bir öğretmenimiz vardı. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar aynı öğretmen okuturdu bizi. O öğretmen yalnızca ders anlatmazdı; hayata açılan ilk kapımızdı da. Ortaokul yıllarım, ülkenin en karanlık dönemlerinden birine denk geldi. 12 Eylül darbesinin bu ülkenin üzerinden bir silindir gibi geçtiği, korkunun ve suskunluğun gündelik hayata sindiği yıllardı bunlar. Ben o yıllarda, sokağın, okulun, evlerin ve cümlelerin üstüne çöken darbeci bir iklimin içinde ortaokul eğitimi almaya çalışıyordum. Öğretmen açığı vardı. Okullarda belirsizlik hâkimdi. Kendi branşı olmayan öğretmenler dersleri doldurmak zorundaydı. Eğitim aksıyor, bilgi yarım kalıyordu. Ama o yarım bilgiyle liseye geçiliyordu. Lisede de tablo çok farklı değildi. Birçok ders ya boş geçiyor ya da yine alan dışı öğretmenlerle yürütülüyordu. Ve sonra üniversiteye hazırlık... Bizim dönemimizde dershaneler herkes için erişilebilir değildi. Özel ders yoktu. İnternet yoktu. Yapay zekâ yoktu. Kaynak yoktu. Bir ülkede fırsat eşitliği işte tam da bu noktada sınanır. Bizim şansımız, abilerimin üniversitelerde okuyor olmasıydı. Evimizin içinde kendiliğinden bir eğitim alanı oluşmuştu. Dayanışmayla ayakta duran, ev içi bir öğrenme biçimi… O zorlu koşullarda üniversiteyi kazanabildim. İşletme eğitimi alarak hayata atıldım. Bugün dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Bu başarı, sistemin değil, bireysel çabanın ve aile içi dayanışmanın sonucuydu. Bu ülkede nice zeki, nice yetenekli insan daha adını bile koyamadığı bir kabiliyetle sessizce kaybolup gider. Çünkü kimse onu görmez. Çünkü imkân yoktur. Çünkü yol gösteren bir el uzanmaz. Fırsat eşitliğinin olmadığı yerde yetenek tesadüfe dönüşür. Yaratıcılık susar. Zekâ içine kapanır. Bazılarımız direnerek var olur. Yokluğun içinden bir yol açar. Kendi kendinin öğretmeni olur. Kendi kendini keşfeder. Ama bu bir sistem başarısı değildir. Bu, bireysel direnişin hikâyesidir. Ve bir ülke, eğitimini bireysel direnişlere emanet ediyorsa orada büyük bir kayıp vardır. Zaman zaman, başta Amerika olmak üzere gelişmiş ülkelerin en saygın üniversiteleri Türkiye’den zeki ve yetenekli öğrencileri burslu olarak kabul eder. Bu haberler büyük bir sevinçle paylaşılır; gurur cümleleri kurulur, alkışlar yükselir. Ama asıl sorulması gereken soru şudur: Bu gerçekten bir başarı mı, yoksa sistemin sessiz bir itirafı mı? O çocuklar bu ülkenin çocuklarıdır. Sorun onların kabul edilmesi değil; kendi ülkelerinde, aynı nitelikte ve derinlikte bir eğitimi bulamıyor olmalarıdır. En parlak zihinlerin geleceğini başka ülkelerin burs komitelerine emanet etmek, eğitimdeki eksikliği normalleştirmektir. Çünkü güçlü bir eğitim sistemi, yetenek ihraç etmekle değil; yetenek tutmak, beslemek ve büyütmekle ölçülür. Bugün alkışlanan bu gidişler, aslında ertelenmiş bir yüzleşmenin adıdır. Bir ülke, en zeki çocuklarının gidişini alkışlıyorsa, eğitimdeki yenilgisini kutluyor demektir. Geçtiğimiz günlerde Ankara’daydım. ODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Lisesi öğrencileriyle kültürel bir buluşmada bir araya geldik. Beş yüz kişilik bir salon tıka basa doluydu. Genç gözler parlıyordu. Dinlemek ve anlamak için oradaydılar. Söze Yaşar Kemal’in "Höyükteki Nar Ağacı" ile başladık. Topraktan, hafızadan, direnişten konuştuk. “Yaşar Kemal okuyan var mı?” diye sordum. Salonun büyük çoğunluğu el kaldırdı. İki saat boyunca dikkatle dinlediler. Sorular sordular. Tartıştılar. Kopmadılar. Sonra atölyelerini gezdim. Çizimlere, fikirlere, cesarete baktım. O kadar çok yetenek vardı ki umut yeniden büyüdü bende. Bugün Türkiye’de eğitim hâlâ ezberi ödüllendiriyor, düşünceyi cezalandırıyor. Merakı törpülüyor, sorgulamayı risk sayıyor. Oysa bir ülkeyi ileriye taşıyan şey itaat eden kalabalıklar değil, düşünen bireylerdir. Eğitim; itaat üretmek için değil, özgür düşünceyi çoğaltmak içindir. Bir eleme ya da ayrıştırma mekanizması olmamalıdır. Bir çocuk nerede doğduysa, hangi mahallede büyüdüyse, hangi okulun kapısından içeri girdiyse geleceği orada mühürlenemez. Fırsat eşitliği, herkesi aynı sınava sokmak değildir. Herkese aynı imkânı sunmaktır. Bir ülke çocuklarını “şanslı olanlar” ve “direnenler” diye ayırıyorsa orada sistem yoktur; sadece hayatta kalma hikâyeleri vardır. Ben yıllar önce şunu söyledim: Keşfedilmeyi beklemek, ölümü beklemektir. Ama bir ülke, vatandaşlarını kendini keşfetmeye mecbur bırakıyorsa orada eğitim değil, ihlâl vardır. Çünkü her keşfedilemeyen yetenek yalnızca bir bireyin değil, toplumun da kaybıdır. Bu ülkenin çocukları hazır. Zekâları var. Cesaretleri var. Soruları var. Eksik olan çocuklar değil. Eksik olan sistemdir. Ve artık şu soruyu ertelemenin hiçbir mazereti yok: Bu ülke, çocuklarının geleceğini tesadüfe mi bırakacak, yoksa adil bir eğitim düzeni mi kuracak? Çünkü eğitim, ertelenebilecek bir reform değil; bir ülkenin en acil vicdan meselesidir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. VİCDAN sınanma Eğitim Ahmet Güneştekin Independent Türkçe için yazdı Ahmet Güneştekin Cuma, Ocak 16, 2026 - 09:45 Main image:

Fotoğraf: Ahmet Güneştekin

TÜRKİYE'DEN SESLER jw id: LAlLn1hi Type: news SEO Title: Bir ülkenin vicdanı nerede sınanır? copyright Independentturkish: