Türkiye müzik tarihinde bazı çalışmalar vardır ki, sadece birer müzik eseri değil, sosyolojik birer ürünlerdir aynı zamanda. Metin ve Kemal Kahraman kardeşlerin 1993 tarihli “Deniz Koydum Adını” albümü de bunlardan biriydi. Pülümürlü bir memur babanın çocukları olarak Türkçe ve Zazaca (Kırmancki) arasında, Erzincan ve Dersim hattında büyüyen kardeşler, modern enstrümanlarla yerel ağıtları harmanlayarak bir dönemin sesi oldular. Ancak onları sadece “müzisyen” olarak tanımlamak, hikayenin büyük kısmını eksik bırakmak olur. Kahraman kardeşler, Dersim Katliamı'nın yaşayan son tanıklarının sesini, kaybolmaya yüz tutmuş temennileri, masalları ve klamları kayıt altına alarak, bugün akademik tezlere konu olan devasa bir “sözlü tarih arşivi” oluşturdular. Uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra 2010 civarında kalıcı olarak Dersim’e dönen Metin ve Kemal Kahraman kardeşler, şimdilerde çalışmalarıyla başka bir kapıyı aralıyor. O da doğanın kayda alınması, hafızaya işlenmesi. Metin-Kemal Kahraman ile Dersim’deki evlerinde, geçmişin ağır yükünü ve doğdukları toprakların öykülerini konuştuk. 'Sahici olana duyulan ihtiyaç bitmiyor' Sohbete günümüzden, biraz da karamsar bir tablodan başlayalım. Bir yanda sizin gibi "kök"e, derine inmeye çalışanlar var; diğer yanda yapay zeka ile üretilen besteler ve hızla tüketilen bir piyasa... Spotify verilerine göre bir şarkıyı geçme süresi 0.8 saniyeye düşmüş. Bu hız ve "çürüme" sizi korkutuyor mu? Kemal Kahraman: Müzik bir metaya dönüştüğünden beri "çürüme" hep var bir yanıyla. Ama bugün yaşadığımız şey, sadece müzikal değil, sosyolojik bir hız zehirlenmesi. Dediğiniz gibi, 0.8 saniye... İnsanlar "Bu benlik değil" deyip atlıyor, geçiyor. Biz 90'larda Deniz Koydum Adını albümünü makara bantlara kaydettik. Sonra dijital kasetler geldi, CD’ler geldi, hard diskler ve şimdi yapay zeka... Bu teknolojik bir akış ve bunun önüne geçmek mümkün değil. Belli açılardan gerek de yok. Ancak bizim 90’larda yola çıkarken bir derdimiz vardı, bugün de aynısı geçerli. O zamanlar Zazaca müzik sadece "folklorik" bir öğe gibi, müzelik bir eşya gibi görülüyordu. Biz ise "Hayır, bu dil modern formlarla da, çok seslilikle de yaşayabilir. Bu dil bugünün acısını da, aşkını da anlatabilir" dedik. Bugün yapay zeka çağında bile olsanız, o "sahici" olana duyulan ihtiyaç bitmiyor. Belki milyonlarca kişi yapay zeka müziği dinleyecek ama birileri de mutlaka o "kök"ü arayacak. Bizim görevimiz, o kökü, o hafızayı nitelikli bir şekilde kayda almak ve insanlığın kütüphanesine koymak. Gerisi zamanın hükmüdür. Kemal Kahraman 'Sözün şahı, yazının hilesini bozar' Müzisyen olmanın dışında birçok uğraşınız var. Bu ezgileri seslendirirken bir yandan da kültürel anlamda "arkeolojik" çalışmalar yapıyorsunuz. Birer "sözlü tarih arkeologu" gibi üretimleriniz var. Yıllarca köy köy gezip yaşlıları dinlediniz. Tabiri caizse hayatının son dönemini yaşayan insanlardan kayıtlar aldınız. Sözlü kültür çalışmalarında buna "Azrail'den öykü kaçırmak" diyorlar. Bu süreç nasıl başladı? Kemal Kahraman: (Gülümseyerek yanıtlıyor) Bu işe başladığımızda, 1938’i yaşamış, o kadim kültürü, dili, masalları bilen son kuşak hayattaydı. Tam da dediğiniz gibi. Saha çalışması yapanlar için en önemli görev, Azrail’den öykü kaçırmaktır. Biz tam olarak bunu yaptık. Metin bu konuda inanılmaz bir emek verdi. Onu ayrıca söylemem gerekir. İstanbul’dan Dersim’e, Bursa’dan köylere nerede bir yaşlı bulsa, elinde teybiyle gitti. Elimizde 4000 saatlik kaydı aşan, toplamda günleri bulan bir külliyat var. O kayıtlar sadece türkü değil; bir kültür ve inanç sisteminin haritası. Bu kayıtlarda sizi en çok şaşırtan ne oldu? Kemal Kahraman: Yazılı tarih ile sözlü tarih arasındaki uçurumu görmek... Sanırım en büyük şaşkınlığımız bu oldu. Belki de ilk şaşkınlığımız. Bilemiyorum. Mesela Şahmaran masalı. Kitapçılarda satılan yazılı versiyonları 70-80 sayfadır. Ama biz Süleyman Oğlu Musa’dan (Musa'ê Sılemani) dinledik. Onun anlattığı versiyon, transkripte etseniz 6-7 sayfa tutar. Fakat o 6 sayfalık sözlü anlatı, o 80 sayfalık kitabın aslında hikayeyi nasıl manipüle ettiğini, masalın özünü nasıl bozduğunu ispatlıyor. Şahmaran sıradan bir masal değildir; Gılgamış gibi "Ben kimim, ölüm nedir, ölümsüzlük mümkün mü?" sorularını sorar. Yani bir yanıyla insanlığın hem ilk hem de sonu gelmeyen sorularını. Yazılı kültür, masalı "ortalama akla" uydurmak için kurguyu çökertmiş. Ama o yaşlı amcanın hafızasındaki versiyon, binlerce yıllık özü korumuş. İşte "Azrail'den kaçırdığımız" gerçek budur. Bir diğer örnek Zeynep Kahraman... 90'larda köyü yakılmış, İstanbul'da bir apartman dairesinde sığıntı gibi kalmıştı. Ondan kaydettiğimiz 3 saatlik bir Adem-Havva hikayesini çözmemiz, anlamamız bizim 5 yılımızı aldı. Tevrat’tan bile eski motifler taşıyan bir anlatıydı. O kayıtlar olmasaydı, o hafıza o insanlarla birlikte toprağa karışacaktı. 'Her anlatıcı beynime bir çivi çaktı adeta' Bu kadar acıyı, ağıdı, travmayı dinlemek sizde bir hasar bırakmadı mı? "Hafızanın yükü" altında ezildiğinizi düşünmediniz mi hiç? Metin Kahraman: İlginçtir, o kayıtlar bizi travmaya sokmadı, aksine ayaklarımızı yere bastırdı. Çünkü o anlatılarda müthiş bir "sahicilik" var. Ancak benim için bir kırılma noktası var. Yıllarca Dersim'den uzakta yaşadıktan sonra 2009-2010 gibi Dersim'e kesin dönüş yaptım. Bir ay boyunca çok yoğun bir kayıt sürecine girdim. Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp 1938'de yaşananları derledik. Öğleden sonra yine başka köylerde 1990’lardaki köy boşaltmalarını dinliyoruz. Bir ayın sonunda otel odasında tavana bakarken uyuyamaz hale geldim. Her bir anlatıcı sanki beynime bir çivi çakmıştı. O an kendime şunu sordum: "Yeterince kaydetmedin mi? Daha kaç bin çeşit ölüm, kaç çeşit acı kaydedeceksin?" Devlet 38’de insanları fiziksel olarak yok etmişti, 90’larda ise köylerinden sürerek onları mülksüzleştirdi, şehirlerin varoşlarında kriminalize etti. Biz hep bu mağduriyeti, bu acıyı kaydettik. Ama fark ettim ki, sadece "mağduriyet" söylemi tek başına bir çözüm üretmiyor. Hatta bu acıdan rant devşiren, siyaseten beslenen bir sektör bile oluşabiliyor. O an karar verdim; artık Dersim'in güzelliklerini, yani yaşamın kendisini konuşmamız lazımdı. Metin Kahraman Pirê Mose: Kırmızı benekli alabalığın sırrı Ve şimdi doğayı alıyoruz kayda... Buna doğanın, yaşamın hafızası diyorsunuz. Nedir bu? Biraz açar mısınız? Metin Kahraman: Evet, artık sadece insanları değil; ağaçları, bitkileri, dağ keçilerini, suları konuşturuyoruz. Çünkü Dersim inancında (Raa Haq), doğa cansız bir dekor değil, canlı birer öznedir. Burası kültür haritamızda "Harde Dewreş"tir, yani Derviş Toprağı. Mesela Munzur Nehri... Bizim için sadece bir su değil, aynı zamanda kutsaldır. Eskiden Dersimliler bu suda elini yüzünü yıkarken bile rızalık alırdı. Yani suda elini yıkarken sudan müsaade isterlerdi. Hatta 50 sene öncesine kadar bu nehrin balığını, alabalığını yemezlerdi. Neden peki? Metin Kahraman: Çünkü o balıklar kutsal sayılırdı. Efsaneye göre Kerbela'da veya büyük bir kuşatmada susuz kalanlar serap görürken bu balık ortaya çıkar. Ona "Sen de mi kuşatmaya geldin?" derler. Balık, "Hayır, size atılan oklara ben kalkan oldum, üzerimdeki kırmızı benekler o okların yarasıdır" der. Bunun üzerine ona "Sen bizim yolumuzdan yürüyenlerin şifası olasın" dendiği rivayet olunur. Bu yüzden Aleviler o balığı kutsal sayar, yemezdi. Ancak çok özel günlerde, rızalıkla, canını yakmadan sepetle avlarlardı. Şimdi biz bu "doğa ile barışık yaşama" bilincini, bu doğayla ilişkili hafızayı yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Dağ keçilerinin avlanmasına karşı yürüttüğümüz mücadeleler de bunun bir parçası. Çünkü 10 sene önce avlanmak normalleşmişti. Şimdi insanlarımız avcının önüne geçiyor. Demek ki hafıza yeniden canlanabiliyor. Kahraman kardeşlerin üretim süreçlerin eşlik ettiği şeylerden birisi de palamut ekmeği. Dersim'de pek çok yerde bulunan palamutlardan yapılan un ile üretilen bu ekmek yıllar sonra yeniden hayat buldu. 'Hikayenin izinde toprağı yeniden işlemek' Şimdilerde topraktaki üretimleri, yeniden ekilen tohumları derliyor ve bunları kayda alıyorsunuz. Daha önceki kültürel derelemelerle nasıl ilişkilendi bu süreç? Metin Kahraman: Evet, acıya ayna tutmaktan, yaraya merhem olmaya geçtik diyebiliriz. Dersim'de 2000 yıldır süren bir "Ocak" sistemi ve halk tebabeti (hekimliği) var. Hangi ot neye iyi gelir, hangi dua hangi derdi çözer... Bunları derliyoruz. Mesela eski kayıtları derlerken bazı yaşlılar bize, 1910'lu yıllarda Amerikalı araştırmacıların gelip burada "Adem Otu"nu (Mandragora) aradığını, "Suratı Sur" (Kızıl Suratlı) dedikleri kişilerin, yerel şifacılardan bilgi aldıklarını kayda almıştık. O otu çıkarmanın bile bir ritüeli, bir ilmi olduğunu anlatırlar. Bunun yanı sıra Karakılçık Buğdayı çalışmalarına eşlik ediyoruz. Kapitalist gıda endüstrisine karşı, Dersim'in kimyasal girmemiş topraklarında ata tohumunu çoğaltıyoruz. "Sanatla tarımı birleştirmek" diyoruz buna. Belki dünyayı değiştirme mücadelesi verirken kendi soframızdaki ekmeği, kendi dağımızdaki keçiyi korumayı başarabiliriz. 30 yıldır "bizi öldürdüler, bizi sürdüler" öykülerini kaydettik. Şimdi de "Bizim bu topraklarda kurduğumuz, doğayla, kurduyla, kuşuyla barışık muazzam bir medeniyetimiz var ve biz bunu yaşatacağız" diyoruz. Bu, acıyı kaydetmekten çok daha sağaltıcı, çok daha umutlu bir uğraş. Bu toprakta yetişen güzellikleri kaydediyoruz. Türküler, ezgiler, şarkılar kadar iyi geliyor bizlere.