Darbelerle alaşağı edilen dünya liderlerinin; kırılan, ezilen, parçalanan heykelleri arasında en trajik olanı İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin heykeliydi. Sadabat Sarayı’nın kapısında duran heykelin başı ve gövdesi yoktu; çizmesi yarıya kadar çekilmiş, geriye yalnızca ayakları kalmıştı. Saray’dan yalınayak kaçmış gibiydi… Evet, kaçtı ama yalınayak değil. Ülkesini yağmalayıp, halkını işkenceye, yoksulluğa ve sistematik baskıya terk ederek; muazzam bir servetle Amerika’ya kaçtı. Bugün Sadabat’ın kapısında kalan o ayaklar, yarım bırakılmış bir hesaplaşmanın simgesi gibi duruyor. Aradan geçen onca yıla rağmen şimdi de “Baby King” lakaplı oğlu Rıza Pehlevi, İran’a gözünü dikmiş, ABD’den bir işaret bekliyor. Vahim olan ise İran halkının tarihsel hafızasıyla bağ kuramayan uluslararası medyanın, oğul Pehlevi’yi “kurtarıcı” olarak sunması. ★★★ Batı medyası Pehlevi dönemini anlatırken, Batı’yla entegrasyonu ve modernleşmeyi öne çıkarıyor; ancak Şah döneminde SAVAK’ın işkencelerini, kayıpları ve derin sınıfsal eşitsizlikleri çoğu kez görmezden geliyor. Bu eksik anlatı, elbette bugün İran rejimini aklamaz. İran’da Mollalar rejiminin dayattığı zorunlu itaat, sistematik baskı, keyfi tutuklamalar ve infazlarla kurulan bu düzen; farklı bir ideolojiye yaslansa de aynı baskıcı gelenekten besleniyor. Dolayısıyla Batı medyasının, İran halkının bugünkü öfkesini açıklarken dünün otoriterliğini yok sayması ve Pehlevi’yi “kurtarıcı” olarak yeniden dolaşıma sokması, gazetecilikten çok siyasi mühendislik olarak okunmalıdır. Afganistan bu hafızasızlığın en yakın, en çarpıcı örneklerinden biri. Demokrasi vaadiyle başlayan ve Taliban’la biten yirmi yıllık hikâye, İran’a bugün pazarlanan “umut” anlatılarının ne kadar kırılgan olduğunu zaten göstermişti. ★★★ Uluslararası medya bu anlatıyı isteyerek taşıyor. Çünkü Pehlevi Batı için, “rejim değişirse her şey düzelir” gibi rahatlatıcı, basit ve sorgulamayan bir çerçeve sunuyor. Karmaşık toplumsal talepler, tarihsel travmalar ve halkın bedel ödeyerek sürdürdüğü protestolar yerine, Batı için tanıdık, risk üretmeyen ve kontrol edilebilir bir ismi öne çıkartmaya çalışıyor. Bu nedenle İran sokaklarında hapse girenler, hayatını kaybedenler, kırk yedi yıldır baskı altında yaşayan kuşaklar değil; sürgünde yaşayan bir hanedan, İran’ın sesi gibi sunuluyor. Oysa Rıza Pehlevi İran’da yaşamadı. Ülke halkının ödediği bedelleri paylaşmadı. Bir toplumsal hareket örgütlemedi. İran’dan çıkarılan servetle sürgünde konforlu bir hayat sürerken, kendisini her an hazır bekleyen bir siyasi figür olarak konumlandırdı. ★★★ Ancak İran toplumu homojen değil; protestocular da tek bir siyasi hedefte birleşmiş bir kitle değil. Bu karmaşıklık çoğu haberde yer bulmuyor. Bu noktada asıl soru şudur: İran halkı gerçekten Pehlevi’yi mi istiyor, yoksa Batı medyası İran halkı adına bir tercih mi inşa ediyor? Batı’nın “umut” olarak sunduğu Pehlevi İran toplumunun iç dinamiklerinden değil; dışarıdan kurgulanmış bir senaryodan besleniyor. İran’da mesele yalnızca mollalar ya da Pehleviler değildir. Şah döneminde işkence görenler, bugün başka bir ideolojinin hapishanelerinde yok ediliyor. İran halkı üzerindeki tahakküm dili değişmiyor. Bu yüzden Pehlevi’nin oğlunun “alternatif” olarak sunulması, eskiyi yeni bir gelecek gibi pazarlamaktan ibarettir. Bu, İran halkına “başka bir ihtimal yok” demenin bir başka bir yoludur. İran halkı konuşmuyor; onlar adına başkaları konuşuyorsa, üstelik ülkenin servetini kaçırmış bir hanedanın mirasçısı “gelecek” diye sunuluyorsa, bu kurtuluş değil, otoriterliğin el değiştirmesidir.