Ankara’nın buz gibi ayazında bir cinayet işlendi. Silah yoktu. Bıçak yoktu. Ama sopa, süpürge ve panik vardı. Dondurucu soğuktan kaçan Matmazel, birazcık ısınmak için Demetevler Metro İstasyonu’na sığınmıştı. Mahalleliydi. 15 yıldır orada yaşıyor, mahallelilerce de korunup kollanıyordu. O güne kadar kimseye zararı dokunmamıştı. Kimseye saldırmamıştı. Ancak işte o gün, bazı belediye çalışanları durduk yere ona saldırdılar. Yürüyen merdivenlerin olduğu dar alana sıkıştırıp, süpürgeler ve sopalarla vura vura katlettiler. Kimdi bu Matmazel? Azılı bir suçlu mu? Katil mi? Hayır! O da herkes gibi sadece yaşam mücadelesi veriyordu. Buz gibi soğukta ısınacak yer arıyordu. Matmazel, aslında bir köpekti. Size bu köpeğin nasıl öldürüldüğünü uzun uzun anlatmak istemiyorum. Asıl meselem şu; Matmazel’i gerçekten kim öldürdü? Sadece sopayı sallayan eller mi? Yoksa o ellere bunu “normal” hissettiren toplumsal iklim mi? Hafızamızı nerede bıraktık? Gelin, biraz geriye gidelim. Bu toprakların hafızasına... Anadolu’da hayat, hiçbir zaman yalnızca insana ait olmadı. İnsan, hayvan ve doğa yan yana yaşadı. Osmanlı’da vakıflar sadece insan için kurulmadı. Hastalanan leylekler için hastaneler yapıldı. Caminin duvarına kuş evi koymak, sokağın başına su yalağı yapmak hayatın en sıradan unsurlarıydı. Çünkü biliyorduk ki; o kuş, o kedi, o ağaç aslında “biz”dik. Bizi biz yapan, kendimizden olmayana gösterdiğimiz merhametti. Bugün halen ülkemizin dünyada gıpta ile bakılan, hatta hakkında filmler yapılan yanlarından biri, sokaklarımızdaki kedilerimiz, köpeklerimizle mahallelinin kurduğu samimi yakınlık ve korumacılıktır. Peki ne oldu da bu bağ zayıflamaya başladı? Sistemin artıkları Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, “rahatsız edici” olanı görmek istemiyoruz. Sokaktaki yoksulu fark etmiyor, evsizi yok sayıyoruz. Sokak hayvanlarını ise “görüntü kirliliği” olarak etiketliyoruz. Çünkü sistem, işine yaramayandan hiç haz etmiyor. Matmazel bu yüzden bir “artık”tı. Ortadan kaldırılması gereken bir fazlalık. Zira tüketmiyordu, kurallara uymuyordu, vergi vermiyordu. Sadece vardı. Ve varlığı başlı başına şehir hayatına bir tehdit olarak görülüyordu. Birkaç yıl önce de İstanbul’un toplu taşıma araçlarında dolaşan özgür ruhlu köpek Boji hedef gösterilmişti. Hayvanseverlerin tepkisiyle sosyal medyada görünür oldu ve sonunda iş insanı Ömer Koç tarafından sahiplenildi. Matmazel’in böyle bir şansı da olamadı. Kurtarılamadı. Bir canlıyı “fazlalık” olarak tanımladığınız anda, ona yapılabileceklerin sınırı da ortadan kalkıyor. Bir hayattan çok, bir sorun olarak görülüyor. Sorunlar ne yapılır? Çözülür, temizlenir, süpürülür. Matmazel’e yapılan tam olarak buydu. O gün metroda o sopaları sallayanlar, karşılarındakini bir canlı olarak görmüyor, sistemin gözüyle bir aksaklığa müdahale ettiklerini düşünüyorlardı. Şiddetin dili de işte buradan geliyor. Önce isim değişir, sonra muamele. Köpek değil “risk,” canlı değil “tehlike,” hayat değil “düzensizlik”... Böylece sopa sallamak kolaylaşır. Vicdan, kelimelerin arkasına saklanır. Gücün en aciz hali Şehir insanı bugün çok öfkeli. Gün boyu amirinden azar işiten, geçim derdiyle boğuşan, kendinden daha güçlüye tek kelime edemeyen insan, öfkesini kendinden daha güçsüze yöneltiyor. Patronuna sesini yükseltemiyor, güçlüye diş geçiremiyor. Ama köşedeki yaşlı bir köpeği kovalarken bir anlığına kendini muktedir hissediyor. Bu sadece bir sadizm meselesi değil. Bastırılmış çaresizliğin, en savunmasız olana yönelmesi. O sopayı sallayan el, o gün Matmazel’e değil, kendi ezilmişliğine vuruyordu. Sıradaki kurban kim? Yerel yönetim sorumluların işine son verdi. Hukuki süreç işler belki. Ama mesele burada bitmiyor. Kanaatimce savunmasız hayvanlara uygulanan şiddet, bir toplumun ruh sağlığı hakkında bize ip ucu verir. Eğer bir canlıya, sadece ısınmak istediği için tahammül edemiyorsak, birbirimize de edemiyoruz demektir. Matmazel’i o sopalar öldürdü, evet. Ama o sopaları; merhameti zayıflık sayan, vicdanını askıya almayı normalleştiren bir anlayış yonttu. Şimdi soruyu yeniden soralım: Matmazel’i gerçekten kim öldürdü? Ve daha zor olanı soralım. Buna “cinayet” demekten kaçındığımız her gün, sıradaki kurban kim olacak?