Bir kalpte iki mevsim...

1911’de, Karadeniz’in tuzlu rüzgârında doğar Bedri Rahmi Eyüboğlu. Trabzon’un Görele’sinde başlayan hayat, uzun süre kendi yolunu aramaz. Lise yılları onun için bir bekleme salonudur. Ama Bedri Rahmi’nin annesi Muallâ Eyüboğlu’nun ifadesine göre İsmet İnönü, Bedri Rahmi çok küçükken onu kucağına alır ve babasına dönerek: “Rahmi Bey, bu çocuğa dikkat et, bu büyük adam olacaktır.” der. Gerçekten de Bedri Rahmi, sanatın birçok dalında parlak biri olacaktır. Birden fazla sanat dalında ürünler verip bunların hepsinde de başarılı olmak sanat tarihinde nadir görülen bir olgudur. Resimde, şiirde ve deneme yazarlığında üstün başarı çizgisini tutturabilmiş az sanatçıdan biridir. Ne var ki, gençliğinin ilk yıllarında sporla ilgilenen, Fransızca öğrenen, resim yapan Bedri Rahmi, lise yıllarında içine kapanmış, karanlık odalarda derin düşüncelere dalmıştır. Ne resim çağırır onu ne de kelimeler... Hatta resim ödevlerini bile ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu yapar. Defterine düştüğü cümleler bile bekleyiştedir: “Derse girmek lâzım. Kendimi zorluyorum.” İstanbul’daki bir akrabasına, “Burada çürük diş gibi sallanıp duruyorum, beni oraya ne zaman aldıracaksınız?” diye sorar durur. Bu, yolunu arayan genç bir adamın “yardım çığlığıdır” belki de. Önce Avrupa’ya okumaya giden ağabeyinden ayrılışı, ardından matematik dersiyle olan imtihanı onun okulla, Trabzon ile olan bağlantısını kopma noktasına getirmiştir. Çürük bir diş gibi sallanan genç Bedri Rahmi’nın çığlığı babası tarafından işitilir ve onun için İstanbul yolu açılır. İstanbul’a geldiğinde kader hamlesini yapmaya başlar. Güzel Sanatlar Akademisi’nde renkler konuşmaya başlar, fırça eline yakışır. Atölyede İbrahim Çallı’nın bakışı Bedri Rahmi’nin üzerinde durur ve Bedri Rahmi’nin babasını uyarır: “Ne yap, yap oğlunu bir an evvel Avrupa’ya gönder. Benden alacağını aldı. Onun fırçasında ‘Bu Türk ressamı’ dedirtecek bir kudret var.” O yıllarda Bedri Rahmi’yi belki de en iyi anlatan cümle, Clarissa Pinkola Estés’e atfedilen şu sözdür: “Ruh, doğduğu yerde değil, çağrıldığı yerde uyanır.” Bedri Rahmi’nin Bedri Rahmi oluşunun taşları döşenmeye başlayacaktır. Sanatının ve aşkının yüksek sesli davetiyesi hazırlanıyordur. Uçmaya hazır bir kalp, sivil polis, kavuşamama… 1931’de Fransa’ya gider Bedri Rahmi. Fransa’ya gidişi sanatı için bir dönüm noktası olmuş; herhangi bir resim öğretmeni olmamaya and içmiş; hayatının kadınıyla da burada tanışmıştır: Ernestine Leibovici. Ernestine, Bükreş Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olmuş ve André Lhote’un atölyesinde çalışmaya başlamıştır. Lhote’un atölyesi, Türk resim sanatında özgün bir biçim kavrayışıyla yola çıkan ve ilerleyen yıllarda Bedri Rahmi’nin de aralarına katılacağı D Grubu’nu oluşturacak olan Nurullah Berk, Bedri Rahmi, Abidin Dino, Zeki Faik, Cemal Tollu gibi sanatçıların da uğrak yeri olacaktır. Bir gün, birçok sanatçının uğrak yeri olan Lhote’un atölyesi’nin kapısı çalınır. Kapı açılır açılmasına ama açılan sadece bir atölye kapısı değildir, bir hayattır belki de. Bedri Rahmi ile Ernestine tanışır ve hayatlarının sonuna kadar sürecek inişli çıkışlı, mutlu hüzünlü hayat başlamıştır onlar için… Daha sonra Eren Eyüboğlu olarak Bedri Rahmi’nin hayatında yerini alacaktır Ernestine. Eren Eyüboğlu sadece bir eş değil, dönüp dolaşıp varılan bir durak olacaktır Bedri Rahmi için. Bedri Rahmi’nin hayatında Eren, geçici fırtınaların değil; kalıcılığın, sığınılacak yerin, eski deyimle ‘kürkçü dükkânı’nın adıdır. Paris müzeleri, sergiler, uzun yürüyüşler… Aşk, ikisi için de hızlı ve kuvvetli gelir. Bedri Rahmi, Paris’ten Lyon’a dönerken, Ernestine’e sırılsıklam âşık olduğunun farkındadır. Ernestine onu yolcu eder; ama onun da kalbi Bedri Rahmi’de kalır. Kaleme sarılır: “Küçüğüm, sana tasarımlarımı yolluyorum.” Ernestine, Bedri Rahmi’den dört yaş büyüktür. Buradaki “küçüğüm” kelimesi sadece yaş olarak büyük olmasından gelmez belki de. Bedri Rahmi, o yıllarda birçok kez Ernestine’in kendinden daha yetenekli bir sanatçı olduğunu ifade etmektedir. Bedri Rahmi Ernestine için, “O anadan doğma bir ressamdır” der. Sarf edilmiş bir ‘üst’ kelime midir bilinmez. Erkekler kadınlara göre daha geç olgunlaşır derler. Belki de Ernestine, Bedri Rahmi’de naiflik görmüştür ilk bakışta… Bedri Rahmi cevap için çok beklemez ve yüreğinin en derin yerinden taşarak: “On dakikadır yoksun; boğuluyorum.” diye cevap yazar. Artık Bedri Rahmi’nin kalbinin kanatları vardır; uçmaya hazırdır… Kısa süre sonra gelen bir başka mektup, bu aşkın karşılıksız olmadığını ona kesinlikle gösterir: Bedri! Gittiğiniz günden beri nasıl olduğumu size belki tam manasıyla anlatamam, ama o günün gecesi çok neşeli olduğumu söyleyebilirim. O kadar sevinçliydim ki herkes benim aklımı yitirdiğimi sandı! Ancak pazartesi günü sahiden de gitmiş olduğunuza karar verdim. Odamın her köşesi bana sizi hatırlattı. Odamın içine sinen sigara dumanı kokusu bile, bana artık gittiğinizi hatırlatıyor ve bu, yüreğimi sıkıyor. Bana kalan, gün geçtikçe artan bir yalnızlık duygusu... Bu da beni çok hüzünlendiriyor. Benden istediğiniz fotoğrafları bir dahaki mektubumda yollarım. Sabırlı olmalısınız. Zaten fotoğraflar ne işe yarar ki; onlar ölü, ben ise hayat doluyum. İki ayın bir an önce geçmesini, sizin Paris’e gelmenizi bütün kalbimle, bütün gücümle diliyorum Bedri, lütfen buna inanın. Ernestine… Birbirlerine yazdıkları mektuplar hiç kesilmemiştir. Ernestine, geçici fırtınaların değil; kalıcılığın, sığınılacak yerin, birlikte kurulan bir dilin adı olmuştur. Beraberliğe kısa bir ara: Sınanan aşk Bedri Rahmi’nin babasının Serbest Fırka serüveni başarısızlıkla sonuçlanınca aile İstanbul’a yerleşir. Bu süreç Bedri Rahmi için yeni bir başlangıç mıdır? Hayırlara vesile bir durum mudur? Bu süreç onun için yeni bir başlangıçtan çok, bir eşiktir. Hayatın başka bir yüzünü açar; ama eskisini kapatmaz. Hayırlı olup olmadığı ise sonuca değil, taşınan bedeline bakılarak anlaşılır. Bazı başlangıçlar müjdeyle gelmez; insanı büyüterek, ağırlaştırarak başlar. Ve bazen hayır, mutlulukta değil; dayanabilme gücünde gizlidir. Durmaksızın resim yapar, ama Bedri Rahmi ailesinin gözünde hâlâ lise diploması bile olmayan, geleceği belirsiz bir işsizdir. Bu bakış, Bedri Rahmi’yi çok incitmektedir. Ernestine, tam da bu günlerde, onun yanında olması gerektiğini hisseder. 1933 yılının sonunda İstanbul’a gelir. Türkiye’ye ilk adımıdır bu. Ve akıllarda tek bir soru dolaşır: Aile, bu genç kadını nasıl karşılayacaktır? Eyüboğlu ailesi, aniden çıkagelen bu Romanyalı kıza soğuk davranır. Fakat, Ernestine ülkesine dönerken kararını vermiştir: “Bir dahaki sefere Bedri Rahmi’den hiç ayrılmayacaktı.” 7 ay sonra yeniden gelecekti İstanbul’a. Bedri Rahmi’nin ailesi, ilişkinin köklendiğini farkedince çiftin gözünü korkutmak için polisi devreye sokarlar. Bir gün Gülhane Parkı’nda gezerlerken, iki sivil polis onları alıp karakola götürür. Karakolda Ernestine’in bir Romen casusu olduğunu söyleyerek çifte ayrılmaları için gözdağı verirler. Zorluklar aşkı kırmaz her zaman; bazen onu eğitir. Sabretmeyi öğretir, beklemeyi, eksilerek çoğalmayı… Sevgi, her şey yolundayken kolaydır; asıl maharet, her şey tersine döndüğünde orada varolabilmektir. Çiftin ilişkisi bir girdaba girmiştir. Fakat olumsuzluklar içinde olumluyu görmeyi çok iyi bilen; olumsuzluklara karşı teslim olmayan bir ruhtur Bedri Rahmi. Karamsarlıktan uzaktır mizacı. Yakın arkadaşı Abidin Dino onun için: “Bedri Rahmi -maazallah- cehenneme gitse, cehennemin bile sevilecek bir tarafını bulur. Bedri Rahmi, dünyayı sevdirmek için doğmuştur.” Fakat gerçek ortadadır. Ailelerine rest çekip evlenmek için ne paraları ne de sürekli bir işleri vardır. Ernestine yine boynu bükük Romanya’ya döner. Yanında sevgilisinin 50 tablosunu götürür. Ona bir sergi açmayı kafasına koymuştur. Bedri Rahmi’nin ilk kişisel sergisi 1935 yılında Bükreş’te açılır. Fakat ressam, askerlik sorunu ve ailevi nedenlerden kendi sergisinin açılışına gidemez. Türk Büyükelçisi gitmiştir sergiye ama resimleri beğenmemiştir… 1935 yazında Ernestine tekrar İstanbul’a gelir. Bedri Rahmi’nin şair dostu Necip Fazıl, ona kaldığı evde bir oda ayarlar ancak bir para meselesinden araları açılınca Necip Fazıl Necip Fazıl’lığını yapar ve Ernestine’i kapının önüne koyar. Bedri Rahmi de kızgınlığından Necip Fazıl’a verdiği tüm resimleri parçalar. Hayatla bilek güreşi Bedri Rahmi, Tekel’in sigara kutusuna desenler çiziyor, çevirmenlik yapıyor, gazeteye yazılar yazıyor, ev geçindirmeye hazırlanıyordu. Türkiye’ye yerleşecek eşine de bir isim bulmuştu. EREN: “Amacına ulaşmış” demektir, ayrıca Ernestine ismine çok benzer. Ermek fiilinden… Erişmek… Varmak…” Bedri Rahmi bir mektubunda böyle ifade eder. 1936 yılında, Bedri Rahmi ile Eren hiç de kolay olmayan yollardan geçerek evlenmişlerdir. Bedri Rahmi durmadan çalışır ve 1937’de ilk düzenli gelirine kavuşur.  O meşakkatli yılları şöyle kaleme alır: “Evlendiğim zaman yirmi beş yaşında idim. Hiçbir işim ve gelirim yoktu. Aynı günde bir fıkra, bir röportaj, bir de hikâye yazdığım oldu… Her gün yazı yazmanın güçlüklerini ve faydalarını o zamanlar anladım. Bütün gün resim yapmak için İstanbul’u dolaşıyor, akşam resimle anlatamadığım şeyleri, yazı ile tespit etmeye çalışıyordum. Gazeteye giderken kafamda hiçbir yazı konusu olmadığı hâlde çıkarken bir yazı bırakmaya mecbur olmak hoşuma gidiyordu. Bazı kimseler bunu çok tuhaf bulurlar: İnsan içinden geldiği gibi yazmalı, çizmeli derler. İçinden geldiği zaman ebem de yazar. Mesela, daha doğrusu işin meslek tarafı, hiç canın yazı yazmak istemediği gün zorla yazabilmek. Zorla güzellik olmaz sözüne hiçbir zaman aklım yatmadı. Güzeli, zorlamadan ortaya koymak herhalde tabiat anaya mahsus olmalı.” 1939 yılında çocukları dünyaya gelir. Adını Mehmet koyarlar. Mehmet’in doğduğu hafta Bedri Rahmi’yi askere alırlar. O yıllarda Bedri Rahmi’nin hayatında Mari henüz yoktur; ama aşk vardır. Büyük, sakin, derin bir aşk. Henüz yaralamayan, henüz ikiye bölünmeyen bir aşk. Mari kısa süre sonra gelecektir. Ve geldiğinde, sessiz bir çatlak gibi girecektir iki sevgilinin hayatlarına. Bir kalpte iki kişi: Bir yanı üretir, bir yanı yanar Hiç hesapta yokken, Bedri Rahmi askerden izinli geldiği hafta sonlarından birinde kalbini başka bir kadına kaptırır. Mari, kılcal bir çatlaktan içeri doğru sızar. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen, çok yetenekli bir öğrenci: Mari Gerekmezyan. Bedri Rahmi’nin taktığı isimle: “ KARADUT ” Mari ile gizli gizli görüşmeye başlarlar. Bedri Rahmi onun portrelerini çizecek, Mari ise onun büstünü yapacaktı. Bedri Rahmi, düşsel bir tablosunda Mari ile kendisini, gökyüzünde kanat açan iki atlı olarak resmeder. Hayat tek çizgide ilerlemez Bedri Rahmi için. Mari çıkmıştır karşısına. Sert, suskun, ağır. Heykel gibi. Bedri Rahmi anlamış mıdır acaba insan bir kere daha âşık olunca, önceki hayatını kaybedebileceğini… Mari’siz geçen her dakika, onun nefessiz kaldığı dakikalardır. Yazdıkları, resimleri, suskunlukları bundan sonra hep biraz eksik, hep biraz fazla olacaktır. Çünkü bazı aşklar yaşanmaz; insanın içine yerleşir ve orada kalır. Mari’ye şiirler arka arkaya gelir… Sigara paketlerine resmini çizdiğim Körpe fidanlara adını yazdığım Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam Sıla kokar, arzu tüter Ilgıt ılgıt buram buram (…) Karam, karam Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam Sensiz bana canım dünya haram olsun “Kaşı karam, gözü karam” güzelliğin diliyse, “bahtı karam” kaderin itirafıdır. Şair bilir oysaki: Bu aşkın rengi yalnızca siyah saçtan değil, kararmış bir yazgıdan gelir. Sevmek yetmez; sevileni taşıyacak bir dünya da gerekir. Susadım Üç tane elma soydular, üç tane portakal Nafile Bir bardak suyun yerini tutmadı Acıktım Kuş süt, kuru üzüm getirdiler Nafile Bir çimdik somunun yerini tutmadı Seni düşündüm sevgilim şükrederek Su gibi aziz olasın her daim Ekmek gibi mübarek Bir kalpte iki kişi varsa, o kalp artık tam atar mı? Bir yanı vicdanla çarpar, diğer yanı tutkuyla… İki kişi kalpte yan yana durabilir mi, yoksa biri hep biraz önde mi olur? Biri ses olur, diğeri yankı… Ama yankı da sestir; susturulamaz. Kalp, en çok taşıdıklarından ağırlaşır. Bedri Rahmi’nin hayatında Eren, hayatının içindeydi; Mari ise hayatının tam ortasında. Bırakmak mı kolaydır bir çırpıda, yoksa geri dönmek mi ardına bakmadan? Zor değil midir kalbini ortadan ikiye bölen sevgide tercih aşaması? “Kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın karısı değildi… Bir kalpte iki kişi… Bir kalpte iki kişi olur mu? Bir kalpte iki kişi olduğunu gören insan ne yapar? Kalpteki iki kişi kalbin bölünmesi midir, çoğalması mıdır? Bedri Rahmi Eyüboğlu bu satırları yazdığında 35 yaşındadır ve evlidir... Hayatının çerçevesinde Eren Eyüboğlu vardır. Ama başka bir isim de dolaşır zihninde: Mari Gerekmezyan. Dillere destan Bedri Rahmi – Eren Eyüboğlu aşkı, bu şiirin ve o ilişkinin gölgesinde yaşandı. Mari’sizlik bir boşluk değildir. Boşluk hafiftir; insan oraya eşya koyabilir, ses koyabilir. Oysa Mari yokken, Bedri Rahmi’nin içi taş kesilir. Ağırlık yapar. Göğsüne çöker. Nefesi daraltır. Yokluk, yoksunluk olur; “yok” kelimesi yoksulluğa dönüşür. İnsan, sevdiğinden mahrum kalınca da fakirleşmez mi? Bu üç isim arasında geçen şey, bir aşk hikâyesinden fazlasıdır. Bedri Rahmi, Eren ve Mari… Bu, zamanın vicdanla çatıştığı, sanatın aşkla iç içe geçtiği bir mevsimdir. Herkesin payına biraz suskunluk, biraz kırgınlık düşer. Kimse masum değildir; kimse de bütünüyle suçlu… Tutkulu aşkın sonu Bu tutkulu aşkın hazin bir sonu oldu. Önde zeytin ağaçları arkasında yâr Sene 1946… Mevsim sonbahar Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim Dalları neyleyim Yâr yoluna dökülmedik dilleri neyleyim… Yâr yâr Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar Değirmen misali döner başım Sevda değil bu bir hışım Gel gör beni darmadağın Tel tel çözülüp kalmışım… Yâr yâr Canımın çekirdeğinde diken Gözümün bebeğinde sitem var. Bedri Rahmi’nin “Karadut”u hastalanır 1946 yılında. “Karadut” menenjit tüberküloz kapmıştır. Acil antibiyotik lazımdır fakat para yoktur… Bedri Rahmi, en kıymetli tablolarını yok pahasına satıp sevdiği kadına ilaç parası yetiştirmeye çalışır. Bedri Rahmi’nin bugün piyasada bulunan resimlerin birçoğu, o dönemde mecburen elden çıkardıklarıdır maalesef. Ne yazık ki çabalar sonuç vermeyecek, Karadut 1946’da İstanbul Alman Hastanesi’nde ölecektir. Hüzün geldi Türküler bitti Halaylar durdu Horonlar durdu Al damar, mor damar, şah damar sustu Bahçeler put kesilde birer birer Meyveler salkım saçak taş Bir bulut uçardı Başı boş bedava Yandı kül oldu Hüzün geldi baş köşeye kuruldu Yoruldu yüreğim yoruldu Ağaç büyük arkasında koşamam Kervan yürür peşi sıra düşemem Yıldız akar uçsam da yetişemem Hüzün geldi baş köşeye kuruldu Yoruldu yüreğim yoruldu. Karadut’u defnettikten sonra karısı Eren’e gözyaşları içinde geri döner Bedri Rahmi. Eren, onu sevgiyle bağrına basar. Bedri Rahmi, Eren’e aşkla dönmüş müdür? Aşk, Mari’yle birlikte toprağın altına mı girmiştir? Eren’e dönüş, sessiz bir kabulleniştir. Yorgun bir adamın, fırtınadan sonra limana yanaşması gibi. Bu liman fırtınayı unutmaz ama insanı ayakta tutar. Eren hiçbir şey sormaz. Çünkü bazı acılar soruyla küçülür. Bekler. Yan yana durur. Mari’nin yokluğunu doldurmaya çalışmaz Eren; onun yokluğuyla yaşamayı öğrenir. Bu yüzden Eren’in sevgisi yüksek sesli değildir. Yarayı kurcalamaz, üzerini örtmez. Yanında durur… Eren, zorlu bir dönemi atlattıklarını ve her şeye şimdi yeniden başlayacaklarını inancındaydı. Belki de öyle inanmak istiyordu… Mari’nin ölümünden üç yıl sonra, 1949 yılında, Büyük Kulüp’te düzenlenen bir gecede şairden “Karadut” u okumasını isterler. Şair, ayağa kalkar ve Eren yanındayken, ölen sevgili Mari için yazdığı şiiri okumaya başlar: Karadut Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum Netmiş n’eylemiş n’olmuşum Cömert ırmaklar gibi gürül gürül Bahtın karışmış bahtıma çok şükür Yunmuş yıkanmış adam olmuşum Bedri Rahmi bu dizeleri okurken herkesin içinde ağlamaya başlar. Aşk acısının hâla küllenmediği anlaşılmıştır. Eren, ikinci bir kadınla baş edebilir, ama bir hayalle işi çok zordu Eren’in… O günden sonra Eren Paris’e yerleşmeye karar verdi ve gitmeden önce de Bedri Rahmi’ye bu mektubu yazdı: Canuşkam, Kulüpte bir gece, şiir okumuştun, hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti. Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapışmış gibi olmuştum. O gece… Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri’nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın. Eren. Eren Eyüboğlu’na ithaf ettiği tek şiir Bir süre ayrı yaşar Eyüboğlu çifti. Eren çok sevdiği, birçok şeyi onun için görmezden geldiği oğlu Mehmet ile Paris’tedir. Sonra yeniden buluşup yıllar yılı birlikte sanat üretirler. Bedri Rahmi, Eren’e ithaf ettiği “tek” şiirini, o yıl Eren’in ardından bir mektupla yollar: Eren’e Mektup Ne güç bir ağaç misali meyve verebilmek Koruyabilmek tomurcuklarını kurttan kuştan Yapraklarını kurudan yaştan Ne güç mevsimlere dert anlatabilmek Ne güç bir ağaç misali meyve verebilmek Sonra kendi ellerimizle devşirebilmek Kendi meyvemizi Uzatabilmek insanlara; alın taze taze diyebilmek Bir ağaç kadar titiz, bir ağaç kadar temiz Bir ağaç kadar hilesiz hurdasız ve Peygambercesine akmak Sormadan çektiğimiz çilenin hesabını Meyvelerimizin cana değdiğini duymak. Bedri Rahmi ile Eren Paris’te yeniden kavuşur; yıllar boyunca birlikte üretir, birlikte yaşarlar. 1974’ün bir eylül gününde, Bedri Rahmi altmış üç yaşında hayata veda eder. Cenazeden sonra Eren, oğlu Mehmet’le eve döner. Oğlunu karşısına alır ve sadece şunu söyler: “Babanı uğurladık. Ama bil ki ona çok kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Buna katlandıysam, yalnızca senin hayatın kararmasın diyedir.” Bu sözlerden sonra bir daha bu konuyu açmaz. Bazı evler rüzgârı kapıdan alır, bazıları pencere pervazından… Çünkü her ilişki rüzgârla aynı yerden yüzleşmez. Biri esintinin peşine düşer, biri pencereyi kapatır; ama ne giden bütünüyle gitmiştir ne kalan gerçekten durmuştur. Aynı toprağa basar ama farklı mevsimlere inanırlar. O bahçede büyüyen çocuk ise iki ayrı iklimin arasında kalır. Kadınla erkek arasında açılan her çatlak, çocuğun iç dünyasında bir uçurum olur. Eren bunu bilir; bu yüzden sormaz. Çünkü bazı gerçekler dile gelince küçülür, susulunca ağırlaşır ama taşınabilir hâle gelir. Bir kadının sevgisi bazen affetmek değildir; katlanmaktır. Ve katlanmak, çoğu zaman aşktan daha ağır bir yüktür. Çocuk bu yükün tam ortasında durur. Anne susar, baba eksilir; çocuk hatırlar. Herkes hayata biraz eksik devam eder. Eren bunu bildiği için güçlü kalır. Çünkü bazı kadınlar sevdikleri adam için değil, sevdikleri çocuk için dayanır. Bazı aşklar biter; ama bedeli bir ömür sürer... Bir ağıdın türküsü… Bir türkünün ağıdı, Bir şiirin ağıdı… Yaşamımın arka planında hep bir müzik, hep bir şarkı vardır. Her yazıyı, her anı müzikle taçlandırmak isterim. Konu da Bedri Rahmi Eyüboğlu olunca “Yiğidim Aslanım” dan bahsetmemek yazının eksik kalacağını düşündürdü bende. Evet, Zülfü Livaneli’nin efsaneleştirdiği, herkesin dinlediğinde gözyaşlarını tutamadığı, insanın içini cızlatan, yüreğini delen destanlaşan bir ağıt: YİĞİDİM ASLANIM Bedri Rahmi’nin bestelenen şiirinin aslında ilk sözcüğü “Bursa” dır. Bursa’nın ufak tefek yolları Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri Tepeden tırnağa şiir gülleri Yiğidim aslanım burda yatıyor. Şiiri okurken mırıldanmaya başladığınızı duyar gibi oluyorum… Bedri Rahmi’nin Bursa’da hapis yatan ve açlık grevine girmiş arkadaşı Nâzım Hikmet için yazdığı “Zindanı Taştan Oyarlar” şiirini Zülfü Livaneli’nin “Bursa’nın ufak tefek yolları” ile başlayan dizelerini “Şu sılanın ufak tefek yolları” diye değiştirerek besteleyip “Yiğidim Aslanım” diye söylediği şiirden bahsediyorum. 19 Mayıs 1997’deki büyük Ankara konserinde 500 bin kişinin gözyaşları ile hep bir ağızdan “Yiğidim Aslanım burada yatıyor” nakaratını söylerken Zülfü Livaneli’nin Anıtkabir’e dönerek söylediği, boğazların kenetlendiği şarkı… Zamanla tüm insan hakları ve demokrasi mücadelesinde kaybedilen insanlar için söylenen, destanlaşan bir ağıt… Bugün efkârlıyım açmasın güller Yiğidimden kara haber verirler Demirden döşeği taştan sedirler Yiğidim aslanım burda yatıyor Ne bir haram yedi ne cana kıydı Ekmek kadar temiz su gibi aydın Hiç kimse duymadan hükümler giydi Yiğidim aslanım burda yatıyor *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. bedri rahmi KALP Bedri Rahmi Eyüboğlu Selçuk Ramazanoğlu, Independent Türkçe için yazdı Selçuk Ramazanoğlu Cumartesi, Ocak 17, 2026 - 09:15 Main image:

Fotoğraf: AA

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Bir kalpte iki mevsim... copyright Independentturkish: