Cafer Panahi’nin Görünmez Kaza filmi ve işkencenin ortak dili üzerine

Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr. İran’da 1979 İslam Devrimi’nden bu yana, özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik krizle birlikte daha bir görünür olan ve kamusal alanlarda farklı taleplerin dile getirildiği, ancak devletin baskı mekanizmalarıyla karşılık bulan siyasal protestolar bugün de devam ediyor. Özellikle 2019’da yüzlerce insanın öldürüldüğü ‘Kasım 2019’ olaylarından 2022’de ‘Mahsa Amini’nin’ öldürülmesine ve ardından yükselen protestolara uzanan süreçte hareketin başını kadınlar çekiyor. Kadınlar fiilen başörtüsü yasağını delmelerine karşın, İran rejimi halkın haklı taleplerine ve mücadelelerine baskı ve yasaklarla karşılık vererek ayakta durmaya devam ediyor. Bugün de İran’da on binlerce insan sokakta mücadele ederken, rejimin yasaklı yönetmeni Cafer Panahi de cezaevlerinde insanların yaşadıkları travmaları ortaya koyan Görünmez Kaza filmiyle dünya sinemalarında izleyiciyle buluşuyor. Cafer Panahi 78. Cannes Film Festivali’nde (2025) Altın Palmiye kazanan son filmi Görünmez Kaza ile İran’da baskıcı rejimin gündelik hayata sızan şiddetini, intikam düşüncesi üzerinden etik ve vicdani bir sorgulamaya dönüştürürken, İran cezaevlerinde işkenceye maruz kalan insanların hikâyelerini büyük sloganlara yaslanmadan anlatmayı tercih ediyor. Film, tesadüfi bir kaza sonucu olası fail ile mağdurun karşılaşmasıyla derinlikli bir fail/kurban karşıtlığı üzerinden ve uzun süre etkisini yitirmeyen bir vicdan muhasebesiyle devam ediyor. İran’da halk rejime karşı mücadele ederken, Panahi de cezaevinde kaldığı dönemde edindiği deneyimlerden yola çıkarak İran’ın bugünü üzerine tespitler ve geleceğine ilişkin öngörüler içeren ve ülkesinde gizlice çektiği filmiyle Cannes’dan sonra Fransa’nın Oscar adayı olarak ödül için sınırları zorluyor. İŞKENCE BİR İNSANLIK SUÇUDUR! Geçmişte İranlı yetkililer tarafından tutuklanmış; cezaevinde gözleri bağlı şekilde sorgulanmış ve işkence görmüş bir oto tamircisiyle, tamirhanesine yıllar sonra tesadüfen gelen bir işkenceci polisin karşılaşması, filmin dramatik merkezini oluşturuyor. Tamirhaneye gelen adamın protez bacağından gelen ‘gıcırtı’ sesi, Vahid’in (Vahid Mobasseri) hafızasında yıllarca bastırılmış travmalarını tetikliyor ve onu yıllar önce cezaevindeki işkencecilerinden biriyle karşı karşıya olabileceği ihtimaliyle yüz yüze bırakıyor. Cafer Panahi, bu rastlantıyı klasik bir anlatıya yaslanmadan ve bir gerilim unsuru yaratmaktan öte etik bir tartışmaya dönüştürüyor ve izleyiciyi bu sesin sahibinin gerçekten fail olup olmadığı ya da hafızasının Vahid’i yanıltıp yanıltmadığı sorusu üzerinde düşünmeye zorluyor. Görünmez Kaza, fail bir gün karşımıza çıkarsa, adalet hala mümkün müdür? sorusu üzerinden ilerliyor ve intikamın rahatlatıcı bir çözüm olmadığını, aksine bireyi yeni bir karanlığın içine çektiğini gösterirken, devlet şiddetinin bireysel hayatlarda nasıl silinmez izler bıraktığını sade ama sarsıcı bir sinema diliyle aktarıyor. BASİT BİR KAZA DENİLEN ŞEYİN BEDELİ NEDİR? Film tam da bu soruya yanıt ararcasına “bir kaza” ile başlıyor. Bir arabada yolculuk eden hamile bir kadın, küçük bir kız çocuğu ve arabayı kullanan babanın kazaya ilişkin farklı yorumları ise bir kaza tartışmasının ötesinde ülkenin geleceğine ilişkin de öngörüler sunuyor. Araba ilerlerken duyulan çarpma sesi ve yolda can veren bir köpeğin ardından şiddet kavramı aile içinde üç farklı bakış açısıyla ortaya konuluyor. Küçük kız ebeveynlerinin bu olayı basitçe geçiştirme çabalarına eleştirel sorularıyla karşı duruyor. Şiddet, kimi zaman ‘kaza’ kılığına bürünür ve çoğu zaman da sorumluluk, inanç, kader ya da alışkanlık gibi söylemlerin arkasına itilir. Bir gece Vahid’in tamirhanesine gelen bir adamın hapishanede kendisine işkence yapan ‘Tahta Bacak’ lakaplı Eghbal olup olmadığı sorusu, filmin ana motivasyonunu oluşturuyor. Çünkü gelen adamın sesi, yürürken çıkardığı gıcırtı, Vahid’in yaralarını yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Şüphe ile gerçek arasında kalan Vahid, adamı kaçırıp bir tabuta koysa da onu cezalandıramaz. Şüpheyi gidermek, gerçeği anlayabilmek adına Vahid ve onunla birlikte işkenceye maruz kalan düğün fotoğrafçısı Shiva (Maryam Afshari), evlenmek üzere olan Golrokh (Hadis Pakbaten), müstakbel eşi Ali (Majid Panahi) ve cezaevi arkadaşları Hamid (Mohamad Ali Elyasmehr) kendilerine işkence yaptığından şüphe duydukları adamı teşhis etmek için minibüsle kent içinde bir yolculuğa çıkarlar. Her birinin Eghbal’le (ya da onun temsil ettiği sistemle) kapanmamış yaraları hala açıktır. Film böylece, ‘kişisel intikam’ gibi başlayan bir çizgiden ‘kolektif bellek ve kolektif sorumluluk’ tartışmasına doğru evriliyor. Cafer Panahi Alman taz gazetesinden Thomas Abeltshauser ile yaptığı röportajda; ( https://taz.de/Jafar-Panahi-ueber-seinen-neuen-Film/!6137293/ ) filmin çıkış noktasının aslında filmin en güçlü katmanını oluşturduğuna vurgu yapıyor. “Politik mahkumlar çoğu zaman gözleri bağlı olduğu için sorgucularını görmez; zihinde ‘içsel imgeler’ büyür.” Bizzat kendisinin de “cezaevinde olduğunda kulaklarının aşırı hassaslaştığını ve insanları seslerinden tanıyabildiğini; bir sesin bedeni anında alarma geçirdiğini” söylüyor. Bu nedenle film, somut bir yeniden kurmadan ziyade, bu içsel düşünce oyunlarına yoğunlaşan bir gözlem denemesi gibi tasarlanmış. Bu yaklaşım, Görünmez Kaza’yı slogana düşmeden politik kılıyor. Vahid’in hislerine, olan inancı ile duyduğu şüphe aslında Panahi’nin de ifade ettiği gibi; “suçu tek bir kişiye yıktığınızda asıl sorun görünmez, oysa asıl mesele bu insanları üreten sistemi sorgulamak ve ortaya çıkarmaktır.” Böylece “filmde eski mahkumlar ‘işkencecilerini öldürseydiler’ film bir intikam hikâyesine dönüşürdü ve bu hiçbir şeyi değiştirmezdi” anlayışının da itici gücü filmde ortaya konuyor. Bu nedenle Eghbal filmde yalnız bir karakter olmaktan öte rejimin gündelik hayata sızan bürokratikleşmiş şiddetinin cisimleşmiş hali olarak öne çıkıyor. Kurbanların minibüs içinde süren tartışmalarında ‘Adalet mi intikam mı?’, ‘Merhamet mi hesap sorma mı?’ yönünde yaşadıkları ikilemleri Panahi çözmek yerine, karakterlerini dar bir mekan içine sıkıştırarak, şehir içinde dolaştırdıkça düştükleri kısır döngü aslında toplumsal travmanın kendisini de görünür kılıyor. Yönetmen, karakterlerini böylesine ağır bir hakikat ile yüzleştirirken bile mizahin gücüne yaslanmaktan geri kalmıyor. Bu yolculukta Panahi karakterlerle birlikte izleyiciye rüşvetin sıradanlığı, küçük olaylar, dayanışma, kadınların kamusal alanda görünürlükleri ve başörtüsü yasağını delmeleri gibi gündelik hayata ilişkin bir resim de ortaya koyuyor. Ve filmin sonunda hem Vahid ve Shirin’in işkencecileri ile hem de Eghbal’in suçunu itiraf ederken kendi travmalarıyla yüzleşmesine olanak tanıyor. Sonuç itibarıyla Cafer Panahi, filminde “kimin haklı olduğu” sorusuna net bir yanıt üretmek ya da seyirciyi kesin bir hükme taşımak yerine, izleyiciyi huzursuz eden bir belirsizlik alanı yaratmayı ve onları düşünmeye zorlamayı tercih ediyor. Ülkesinde maruz kaldığı film yapma yasaklarına, seyahat kısıtlamalarına ve hapis cezalarına rağmen Panahi, ısrarla direnmeye, gizlice çektiği filmleri aracılığıyla adaletsizliğe karşı durmaya ve anlatılarını tüm baskılara karşın dünyaya ulaştırmaya devam ediyor. 78. Cannes Film Festivali’nde Büyük ödül Altın Palmiye, Cafer Panahi imzalı Un Simple Accident filminin olmuştu. SİNEMA ARACILIĞI İLE RESMİ TARİHİN GÖRMEDİKLERİNİ GÖSTERMEK VE BUGÜNE TAŞIMAK MÜMKÜN! Walter Salles, Hala Buradayım ve Cafer Panahi Görünmez Kaza filmleri ile farklı coğrafyalardan ve dönemlerden benzer siyasal travmaların izlerini sürüyorlar. Salles Latin Amerika’nın askeri diktatörlük dönemini bir aile örneği üzerinden, Cafer Panahi ise İran’daki baskı rejiminin gündelik hayata sinmiş şiddetini etik bir hesaplaşmaya dönüştürerek bugüne taşıyor. Her iki film de işkenceyi ve zorla gözaltında kaybetmeleri doğrudan teşhir etmekten çok, bu şiddetin bireylerde ve toplumda açtığı kalıcı yaraları görünür kılmayı tercih ediyor. Cafer Panahi bizzat rejimin baskısının hedefi olmuş bir sinemacı olarak, fail ile kurban arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırken; izleyiciyi kolay bir intikam anlatısına teslim etmiyor. Böylece Walter Salles Hala Buradayım (En İyi Yabancı Dilde Oscar, 2025), Cafer Panahi ise Görünmez Kaza (78. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye) ile ulusal sınırlarda yaşanan gerçeklikleri sinema aracılığı ile evrensel politik bir dile dönüştürmeyi başarıyorlar. Sinemanın önemi tam da burada yatıyor: Salles ve Panahi’nin filmleri resmi tarihin görmediği ve sadece istatistiki verilere indirgenen kayıplar, ölümler, işkenceleri yeniden gerçek yüzleriyle karşımıza çıkarıyor; baskıcı iktidarların ‘unutma’, ‘unutturma’ siyasetine karşı sinemanın bir bellek pratiği olarak nasıl işlediğini güçlü biçimde gösteriyor ve uluslararası festivallerden aldıkları ödüller ile bu hafızanın uluslararası alanda dolaşıma girmesini sağlayarak, bu gerçeklikleri evrensel bir vicdani çağrıya dönüştürüyorlar. Böylece sinema aracılığı ile sadece olaylara tanıklık etmiyor; bugünü geçmişle, yereli evrenselle buluşturan politik bir hatırlama alanı da kuruyorlar. GÖRÜNMEZ KAZA’NIN TRAVMALARI SINIRLARI AŞIYOR: 12 EYLÜL VE İŞKENCE(Cİ)LERİ Cafer Panahi’nin Görünmez Kaza filmi Türkiye’de 12 Eylül Askeri Darbesi’nin travmalarıyla benzerlikler taşıyor. 12 Eylül 1980 darbesi birçok insanın gözaltına alınmasına, gözaltında, sorgularda hayatlarını kaybetmelerine neden olan ve korkunun uzun yıllar kalıcı olarak ülke üzerine yerleştirildiği bir süreci de beraberinde getirdi. Aileler cezaevleri önlerinde yakınlarından haber almak için karakolların, cezaevlerinin önlerinde kuyruklar oluştururken aynı zamanda korkunun, çaresizliğin, nasıl bir şey olduğu ile de yüzleşmek zorunda kaldılar. Yıllar içinde o dönemde yaşanılan baskılara, işkencelere, idamlara, ölümlere, travmalara ilişkin haberler, röportajlar, özel dosyalar gazetelerde, dergilerde gün yüzüne çıkmaya, yüksek sesle ifade edilmeye başladı. 1985 tarihli (Sayı:692) Gırgır dergisinin kapağında bir polis memurunun sorgu odasında “tüüü sanığı prizde unuttum” diye başlık attığı karikatür yer aldığında, işkencenin vahameti trajikomik bir dille ortaya konuyordu. Bir yıl sonra 02 Şubat 1986 tarihli Nokta Dergisi’nde (Yıl 4, Sayı 4) işkenceci bir polis memurunun itirafları yayımlandı. Dergide; bir polisin yaptığı işkenceleri anlattığı itiraflarda, uygulanan işkence teknikleri de görsel olarak yer alıyordu. Bu itiraflar Görünmez Kaza filminde Eghbal’in filmin sonunda yaşadığı gibi, yalnızca bir failin vicdan muhasebesi değil; 12 Eylül sonrasında işkencenin nasıl kurumsal bir sorgulama tekniğine dönüştürüldüğünün de nadir tanıklıklarından biriydi. Bu haberle ilgili dosyanın en sarsıcı noktası ise işkencenin polisin ailesinin içine kadar uzanmasıydı. Polis memuru röportajında “kayınbiraderime bile işkence yaptım” diyordu. Böylece aile bağını, mahremiyeti ve yakınlığı da yok ederek işkencenin olağanlaşmasının vardığı son noktayı gösteriyor ve polis memuru “işkenceciydim” derken aslında işkencenin faili olarak kendisini de nasıl parçaladığını ve aile hayatını nasıl yok ettiğini anlatıyordu. İtirafçı polis memuru, siyasi tutuklulara uyguladığı ve ‘gerçek muamele’ olarak nitelendirdiği falaka, elektrik verme, askı, tazyikli su gibi işkence tekniklerini açıklarken; aslında devletin karakollarında, cezaevlerinde, sorgu odalarında şiddetin, rastlantısal değil, belirli bir düzenle, sistematik olarak nasıl uygulandığının somut örneklerini ortaya koyuyordu. Bu uygulamanın adı sorgu olsa da asıl amaç, bilgi almanın ötesinde iradeyi kırmak; kişinin en zayıf noktalarına kadar inmek, gücünü kırmak ve korkuyu kalıcılaştırmaktı. Göz bağlama, çıplak bırakma, taciz ve belirsizlik travmayı belleğe bedensel ve zihinsel bir alarm olarak kazıyordu. Vahid’in yaşadığı gibi bir gıcırtı ya da bir kapı sesi, ayak sesi, anahtar tıkırtısı yıllar sonra dahi paniği tetikleyebiliyordu. Aslında bu itiraf dosyası işkencenin zamandan ve mekandan bağımsız geçmişte kalmış bir olay değil, bedenlerde, hafızalarda, ilişkilerde yaşamaya devam eden bir travma olduğuna işaret ediyordu.  Çünkü baskıcı siyasal iktidarların ortak dili çoğu zaman gözaltılar, işkenceler, yargısız infazlar üzerinden kuruluyor; Asya’dan Latin Amerika’ya devlet şiddeti sadece bir bastırma aracı değil, toplumsal belleği silme, korkuyu kalıcılaştırmayı hedefliyor. Sinema ise bastırılanın geri dönüşünü mümkün kılan en güçlü alanlardan biri. Sonuç olarak Panahi; İran’da cezaevlerinde, sorgu odalarında sistematik biçimde uygulanan işkencenin bireylerde bıraktığı tahribatı etik, vicdani ve politik bir sorgulamaya dönüştürmeyi ‘büyük sloganlara’ yaslanmadan ortaya koyarken aynı zamanda bir mücadele insanı ve bir sinemacı olarak sadece İran değil tüm dünyaya ülkesinin sesini duyurmayı başarıyor.