'Ölüm hastanesi': Yargı nasıl halkı değil AKP'yi korumaya karar verdi?

6 Şubat 2023'te yer sarsıldığında Abdullah Gül, Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi ek hizmet binasının sadece 5 dakika uzağındaki evindeydi. Uyandığında, dışarıda kıyameti andıran bir atmosfer vardı. Çocuklarını hızla apartmandan indirdiğinde ortalık "ana baba günü"ne dönmüştü. İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, enkazlardan dumanlar yükseliyordu. Abdullah Gül o anı, "Gökyüzünden bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Belki bugüne kadar görmediğimiz şiddetteydi, belki de şokla ben öyle hissettim ama Hatay hiç olmadığı kadar soğuktu, termometreler eksi 4 dereceyi gösteriyordu" sözleriyle anlatıyor. Çocuklarını güvenli olması için komşularının yanına, bir parktaki arabaya bırakan Gül, hemen arabasına atlayıp kendisinin sağlık memuru olarak görev yaptığı, eşi Asiye Gül’ün de nöbetçi ebe olduğu hastaneye koştu. Ancak karşılaştığı manzara, bir hastaneden çok bir savaş alanını andırıyordu. Hastane binasının girişi ve arkasındaki bloklar yerle bir olmuştu. Blokların üzerine tozdan bir bulut çökmüştü. Gül, acil girişinden arka tarafa geçerken fark etti: Oksijen tüplerinin bağlantı boruları kopmuş, her yere oksijen saçılıyordu. Durum, içerideki hastaların oksijeninin kesildiği, yaşam desteklerinin durduğu anlamına geliyordu. O devasa enkazın altında bir yerlerde olan eşi Asiye Hanım’a seslendi, yanıt alamadı. İlk gün, hastaneden geriye kalan yığının başında büyük bir sessizlik ve bekleyişle geçti. Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ek Hizmet Binası yerle bir olmuştu. Bina depreme dayanıksızdı ve bu konuda hazırlanmış raporlar vardı. Yani 6 Şubat depremindeki felaket göz göre göre gelmişti. O binada resmi rakamlara göre 68, ancak olay yerindeki doktorların kayıtlarına göre 72 yurttaş hayatını kaybetti. Hastane onlarca yurttaşımızın ölümüne sebep olmasına rağmen, konuya dair iddianame depremden tam 28 ay sonra hazırlandı. Ancak olayın ardından kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmedi. İzin verilmemesine itiraz edildi, ama 11 Ocak 2026 tarihinde çıkan kararla itiraz da Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi tarafından reddedildi . Oysa tüm deliller ortadaydı. Binanın depreme dayanıksız olduğu, halihazırda taşınılacak bir başka hastane binası olmasına rağmen eski binada kalmaya devam edildiği deprem öncesi tutulan kayıtlarda ve yazışmalarda mevcuttu. Yetkililer durumun farkındaydı, üstüne, çözüm de gayet olanaklıydı. Kararı ve yaşanan süreci, deprem anında enkaz başında olan, eşini ve meslektaşlarını kaybeden Demokratik Sağlık Sen Anadolu Şube Başkanı Abdullah Gül ile konuştuk. Kendisi de sağlık memuru olan Gül, yaşananların bir "ihmal" değil, "göz göre göre gelen bir cinayet" olduğunu belgeleriyle anlattı. 'Cumhuriyet Savcısına izin vermeyen kim?' Mahkemenin ret kararını değerlendiren Abdullah Gül, devletin kendi savcısına engel olduğuna dikkat çekti. Gül, yaşanan hukuk garabetini şöyle özetledi: "Bu hastane devletin hastanesi, ölenler bu devletin yurttaşı. Ama adaleti engelleyen de yine devletin mekanizması. Bugün soruşturma izni isteyen kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin savcısı. İddianamede ihmaller o kadar açık ki... Savcı, 'Kuvvetle muhtemel ihmal var, belgeler burada, bırakın soruşturayım' diyor. Sonuçta biz yakınlarını kaybedenler de 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Eğer suçsuzlarsa beraat ederler. Ama izin verilmiyor. Kamu görevlileri içinde unvanında 'Cumhuriyet' geçen tek kişi savcılardır. Siz Cumhuriyet Savcısı'na izin vermiyorsanız, adaletten neyi kaçırıyorsunuz?" 6 Şubat günü yıkılan binada onlarca kişi yaşamını kaybetti. Ek binada resmi kayıtlara göre 68 ancak olay günü doktorların tuttuğu ölüm kayıtlarına göre 72 kişi yaşamını kaybetti. Ana binada ise çöken sistem ve zarar gören yapıdan dolayı onlarca hasta bağlı bulundukları cihazlar durduğu için yaşamını kaybetti. 'Bu ihmal değil, cinayet' Hastanenin depreme dayanıksız olduğunun yıllardır bilindiğini belirten Gül, 2016 yılına ait kritik bir ayrıntıyı paylaştı. Buna göre, riskli olduğu için yeni bir hastane yapılmasına rağmen eski binanın "yataklı servis" olarak kullanılmaya devam edilmesi felaketi getirdi: "2016 yılında Hatay’a 900 yataklı yeni bir hastane yapıldı. Bakanlık o dönem İl Sağlık Müdürlüğü’ne bir yazı yazarak, 'Eski binaların sağlık kuruluşu olarak kullanılması elzem değildir, idari bina olacaksa bile deprem raporlarını dikkate alın' dedi. Peki ne yapıldı? 150 yataklı hastane olarak çalıştırılmaya devam edildi. Depremden iki ay önce bilim insanları uyardı, İskenderun Devlet Hastanesi’nin sitesinde bile 'depreme dayanıksız' yazıyordu. Buna rağmen binayı açık tutmak cinayettir." Depremde yakınlarını kaybedenlerin çığlığına ses olmak, "soruşturma izni verilmiyor" denilerek kapatılan dosyaların peşine düşmek ve sorumlular terfi ettirilirken gerçekleri haykırmak için gazetecilik yapıyoruz. Unutulmasın, hesabı sorulsun diye tuttuğumuz bu kayıtlara güç vermek, halkın haber alma hakkına sahip çıkmak için soL’a destek olun. ABONE OL 'Abi üstüme basıyorsun' Depremde ikinci günün sabahında Yayladağı’ndan yola çıkan belediye araçları binanın önüne gelmiş. Ancak bir saat sonra, "AFAD koordinasyon ekibi kuracak" denilince bölgeden ayrılmışlar. Üçüncü gün Ümraniye Belediyesi ekipleri gelmiş ama "Burada yaşayan yok" deyip onlar da gitmiş. Abdullah Gül, o çaresizlik anlarında enkazda sadece iki kişi kaldıklarını anlatıyor: "Sadece iki kişiydik. Bütün arama sırasında onlarca insanın öldüğünü düşünüyorduk. Arama kurtarma faaliyetleri sırasında üzerine bastığımız enkazın altından insanların feryatlarını duyuyorduk. 'Abi üstüme basıyorsun' diye bağırıyorlardı. Dondum kaldım. İnsanlar enkaz altında, eksi 4 derecede, yağmurun altında, bizlerin ayakları altında 'basmayın' diye diye, diri diri öldüler." Devletin ve kurumların terk ettiği enkazda, kendi çabalarıyla arama sürerken dördüncü gün Karabük’ten gelen özel ekiplerin de desteğiyle 70 yaşında bir kadın burnu bile kanamadan sağ çıkarıldı. Ancak onlarca kişi için artık çok geç kalınmıştı. Sonrası zaten 5. gün. "O günden sonra kimse sağ çıkmadı. Asiye Hanım'a ve diğer tüm canlara ulaştığımızda her şey çok geçti" diye anlatıyor Abdullah Gül. Yıkılan hastanenin yukarıdan görüntüsü. Resmi rakam 68, bizzat tutulan defter 72 Hastanenin yıkılmasının ardından Abdullah Gül, daha önce "yeşil alan" olarak tarif edilen prefabrik bir yapının hızla revire dönüştürüldüğü o kaotik anları yönetmeye çalıştıklarını anlatıyor. Kendisi sağlık memuru olduğu için ilk yardım konusunda uzmanlaşmış bir acil tıp uzmanı değildi. O an inisiyatifi, son sınıf bir acil tıp öğrencisi aldı. Geri kalan tüm gönüllüler de onun öncülüğünde seferber oldu. Yıkılan yerlerden topladıkları serum kitlerini yaralılara takarak hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatıyor Abdullah Bey. O karmaşada bir de defter tutmuşlar. Resmi kayıtlara 68 olarak geçen ölü sayısı, Abdullah Gül ve o gün orada olanların bizzat tuttuğu defterde, isim ve soyisimleriyle 72 kişiydi. Gül, aradaki farkın o gün kayda geçirilen ancak daha sonra ulaşılamayan cenazelerden kaynaklanabileceğini belirtiyor. Abdullah Gül, o gün yıkılan hastanenin hemen arkasında bulunan konteyneri revir yaptıklarını, başta çöken hastane binasındaki kişiler olmak üzere gelen herkese acil yardım müdahalesi yaptıklarını belirtiyor. Bu kurulan revirde aynı zamanda hastane enkazından çıkarılanların da kayıtları tutulmuş. 'Pimi çekilmiş bomba' ve rant çemberi Yaşananlar sadece bir doğal afet değil, göz göre göre gelen bir felakete işaret ediyor. Abdullah Gül, hastane binasının depreme dayanıksız olduğunun 2012 yılında hazırlanan raporlarla kayıtlara geçtiğini vurguluyor. O dönem hastanenin taşınacağı bir bina yok. Ancak 2016 yılında Hatay’da yeni hastane binası tamamlanmıştı. Yani depreme dayanaksız olan bina taşınmaya müsaitti ama taşınmadı. Abdullah Gül, 2016’dan sonra eski binanın "pimi çekilmiş bir bomba" gibi faaliyetine devam ettiğini söylüyor. Peki hastane yeni adresine neden taşınmadı? Yetkililer bu durumu "yoğunluk, pandemi ve Zeytin Dalı Harekatı" gibi gerekçelerle açıklamış vaktiyle. Ancak resmi veriler bu savunmayı yalanlıyor. 1100 yataklı eski hastane, Covid döneminde bile en fazla yüzde 78-80 doluluk oranıyla çalışmıştı. Yani eski binanın tahliyesinin önünde özel bir kapasite engeli yoktu. Gül’e göre asıl sebep "rant"tı. Hastane çevresinde kümelenmiş eczaneler, fizik tedavi merkezleri, medikalciler ve ticari işletmelerin oluşturduğu ekonomik döngü, binanın taşınmasını engelledi. İnsan hayatı, ticari çıkarların gölgesinde bırakıldı. 'Ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk' diyenler ödüllendirildi Facianın sorumluları yargılanmak bir yana, adeta ödüllendirildi. Soruşturma izni verilmeyen kamu görevlilerinin akıbeti, yaşanan hukuksuzluğun boyutunu gözler önüne seriyor. Savcılık hazırladığı iddianamede 2012 yılına kadar tüm yetkililerin doğrudan sorumlu ve muhatap olduğuna işaret ediyor. Ancak iddianameye sadece bir kişinin adı geçti: Mustafa Hambolat. Mustafa Hambolat'ı 2023 yılında henüz çöken hastanenin enkazının tozu dahi kalkmamışken AKP'den Hatay Milletvekili aday adayı olarak tanıyoruz. Kendisi şimdilerde Ankara Sanatoryum Hastanesi’nde Başhekim Yardımcısı. Vekil olamadı ama yeni göreviyle ödüllendirildi. Ömer Akın iddianamede adı geçmeyenlerden. Dönemin Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreteri. Sürecin tepesindeki isimlerden biri. İddiaya göre, "Bu bina ne zaman elimizde kalacak diye bekliyorduk" diyen Akın, şu an görevine devam etmekle kalmadı, 2025 yılında Hatay’da "yılın başhekimi" seçildi. Mahmut Bayrakçıoğlu, dönemin başhekimi. Sebahattin Yılmaz, 2016 yılında yeni bina yapıldığı halde eski bina kullanıma devam ederken Hatay İl Sağlık Müdürü. Şu an Bakanlıkta koordinatör. Mustafa Erdoğan, yeni bina yapıldığı dönemde, yeni binanın kuruluşuna eşlik eden dönemde hastanenin başhekimi. Şimdilerde AKP Hatay İl Başkanı. Sıtkı Sönmez dönemin başhekimi, Selahattin Yılmaz da Sağlık Bakanlığı Koordinatörü. Savcılık, 2012 yılına kadar geriye dönük tüm yetkililerin soruşturulmasını talep etti. "Kuvvetle muhtemel ihmal var" denildi. Ancak Adana Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi, soruşturma izni verilmemesine yapılan itirazı reddetti. Mücadele AYM'ye taşınıyor Dosyanın üstü kapatılmak istense de Abdullah Gül ve yakınlarını kaybeden aileler vazgeçmiyor. İç hukuk yollarının tıkanması nedeniyle süreç Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yoluyla taşınacak. Abdullah Gül, "Bu insanlar yargılanmadığı sürece toplum vicdanında hep suçlu kalacaklar. Biz yakınlarını kaybedenler 'asacağız, keseceğiz' demiyoruz, yargılansınlar diyoruz. Gelecekte bu davanın nasıl biteceğini, vereceğimiz mücadele belirleyecek" diyor.