Japon Hasan

Memlekette işlek bir caddeye bağlanan bir sokağın hemen caddeye yakın kısmındaki bir elektrik-elektronik tamir dükkanıydı, tabelada “Japon Hasan” yazıyordu. Ne zaman açılmıştı bilmiyorum, hâlâ duruyor mu onu da bilmiyorum. Camın üstünde “Her türden elektrik-elektronik tamiri yapılır” yazıyordu. Tamirci ustanın adı herhalde Hasan’dı, ama başlarda adamın Japonya ve Japonlarla ile ilgisini anlayamamıştım. Büyük bir ihtimalle Japonya’yı hiç görmemişti usta. Tahminen Japonya ile kan bağı, akrabalık veya evlilik bağı da yoktu. Ama tamirci dükkanının adını “Japon Hasan” koymuştu. Sonra anladım, 1980’lerden beri yerinde duruyordu belki de, herhalde kurulduğunda elektrik-elektroniğin Japon olanının çok prestijli olduğu dönemlerdi. Hasan da eğer Japonlaşırsa Japonların elinden çıkma elektronik ürünleri tamir maharetinin tescil edileceğini sanmıştı zahar. Sony, Toshiba ve diğer Japon elektronik devleri tüm dünyayı istila etmişti. Toyotalar, Mitsubishiler, Suzukiler dünyanın otobanlarını ve asfalt yollarını kendi sayılarını çoğaltarak arşınlıyorlardı. ABD pazarını, Latin Amerika pazarını ele geçirmeye başlamışlardı çoktan. Daha düşük fiyattan satılıyorlardı, ve petrol yoksunu Japonya’nın otomobil devleri kendi şartlarına uygun olarak yakıt sarfiyatını düşük tutuyorlardı. Avantajlılardı. Herhalde Türkiye’ye de o vakitler girdiler bu markalar. Sıradan devasa Amerika veya Avrupalı otomobillerin yanında pek küçük kalıyorlardı. Yine tahminen yakıttan tasarruf boyutların da küçük tutulmasını gerekli kılıyordu. Dahası kent nüfusları aşırı şişkin olan Japonlar açısından park yeri sorununa getirilmiş bir çözümdü (ancak Japon otomobil firmaları küreselleştikçe bu hassasiyetten kurtuldular, çünkü tüm dünyada üretip tüm dünyaya satmaya başladılar). Aslında menşei Çin’di, Anglo-Amerikancası “Goldfish” idi. Ancak Türkiye’de Japon balığı diye bilinir oldu. Çünkü büyük bir olasılıkla ilk ithal eden firma Japonya’dan getirmişti, ya da balığı küresel akvaryum camiasının beğenisine ilk sunan bir Japon firmasıydı. Böylece Çinli balık Japon oluvermişti, tıpkı tamirci Hasan gibi. Çin, Japon emperyalizminden çok çekmişti, Japonlar Çin’i çok yağmalamış, ondan çok şey çalmışlardı. Anlaşılan bizim sayemizde kendi göllerinden nehirlerinden çıkan öz be öz Çinli balığı da kaptırmışlardı. Memleketimin köksüzlüğünün ve çapsızlığının, ve hatta başkalarının duygularına karşı hassasiyetsizliğinin bir örneğiydi. İlginçtir, Japon balığının Türkiye akvaryumlarına girişinin tarihi de 1980’lere dayanmaktadır. Akvaryumlarda da, tıpkı asfalt yollarda olduğu gibi, “Japon” havası esmeye başladı ondan sonra. Japon yapıştırıcısı diyoruz, İngilizcesiyle “super glue”, yani süper yapıştırıcı. Aslında Japonlukla pek alakası yoktu, mucidi II. Savaş zamanında Amerikan ordusu için plastik üretmek için deney yapan bir Eastman Kodak çalışanıydı. Kazara süper yapışkanı bulmuştu. 1958’de aynı firma süper yapıştırıcıyı piyasaya sürdü. Peki ama Amerikalı yapıştırıcı nasıl “Japon” oldu? Basit, Türkiye’ye ilk defa 1980'lerde ithal edildi ve ithal eden firma bir Japon firmasıydı. Çinli gibi, Amerikalı da Japon oluvermişti Türkiye’ye girince. Nereye, neye baksak “Japon” görüyorduk. Ürkütücü derecede “Japon” günlerdi o günler. 1980'ler ve 1990'larda Japon fırtınası her yeri sarmıştı. Tıpkı Hasan gibi her şey ve her yerin Japonize olduğu bir dönemdi. Alphaville diye bir grup vardı, malum 1980'ler her anlamda karşı-devrimci olduğu gibi müzik ve kültür alanında da karşı-devrimciydi. Vıcık vıcık pop müzik dünyayı ve Türkiye’yi pençesine almıştı. 12 Eylül faşizminin yaratığı kültürel atmosferde iki müzik türü kültürel bir fosseptik yarattılar; yabancı pop ve Arabesk. Alphaville o dönem ünlü olan bir Alman pop grubuydu, ve hitlerinden biri “Big in Japan” idi. Çok tutmuştu. Hatırlarım parası pulu olanlar, anası babası zengin olanlar Sony walkman alır ve “Big in Japan“ de dahil 1980'ler popu dinlerlerdi. Sony walkman Japon Hasan’dan, Japon yapıştırıcısından ve hatta Japon balığından daha Japondu kuşkusuz. Hatta ev ve tüketici elektroniği konusunda Japonların o dönemlerdeki üstünlüğünün en çarpıcı göstergesiydi. O dönem küresel kültür endüstrisi hakikaten dimağlarda sihirli, mistik bir Japonya yaratmıştı. Ünlü Shogun dizisi 1980’lerde gösterime girmişti, ve herkesi kendine aşık etmişti. Akira Kurosawa filmleri yeniden keşfedilmişti (galiba “Japon” günlerin belki de tek iyi tarafı bu olmuştu, çünkü Kurosawa müthiş bir yönetmendi). Hollywood film endüstrisine bile sızan samuraylar ve Ninjalar hayal dünyamızda sek sek oynamaya başlamışlardı bile. Pek “Japon “ günlerdi o günler vesselam. Ancak her şey bitti. Tarih 22 Eylül 1985’ti; yer ise New York’ta Plaza Otel idi. En zengin, en ensesi kalın beşlinin oluşturduğu G-5’in yüksek ekonomi ve maliye bürokrasisi bu otelde bir araya geldiler ve özellikle uzunca süredir ABD’ye karşı cari fazla veren iki ülkenin, F. Almanya ve Japonya’nın, ulusal paralarının, yani Mark ve Yen’in Dolar karşısında değerlerinin yükseltilmesine karar verdiler. Tarihe Plaza Anlaşması diye geçti. Şimdi bazı alık burjuva iktisatçıları Japonya’nın “uzun durgunluğu”nun (“Japan’s long stagnation” diyeceklerdi adına) tam da o noktada başladığına inanmaktalar; burjuva iktisadının çapsızlığının ve yetersizliğinin bir başka göstergesi daha. Kapitalizmde iradi politikaların yaratabileceği sorunlar vardır tabii ki, çapsız burjuva politikacıları suç isnadı karşısında hemen aklamış olmayalım. Ancak sorun daha derindeydi ve aslında kökleri pek ”Japon” olan günlerde, Hasan’ın da aklını çelen günlerde, belki de onlardan da önceki günlerde yatıyordu. Kahvehane muhabbetidir; Almanlar ve Japonların savaş sonrasındaki yeniden ayağa kalkma başarılarını her zaman onların çalışkanlığına, dirayetlerine ve üretkenliğine bağlarız. Dediğim gibi kahvehane muhabbetidir, boştur. Amerikan emperyalizminin onları, sosyalizm tehdidi karşısında ayağa kaldırma isteği ve bu istek doğrultusunda sağladığı fonlar, ve onlara sağladığı manevra alanı olmasaydı, ayağa kalkamazlardı, dizleri üzerinde sürünmeye devam ederlerdi. “Yıkıntıdan mucizeye yolculuğun” mucizevi bir tarafı yoktu, Amerikan aşırı birikimini, ve Amerikan ekonomisinin aşırı kapasite yığılması sorununu Keynesyen yolla atlatmanın en doğal sonucuydu Hans ve Saito’nun yeniden ayağa kalkmaları. “Aşırı birikim” işin sırrıydı; sonraları Japonya’nın uzun düşüşünün de sırrı olacaktı. Nitekim ayağa kalktıklarında pek çok sektörde Amerikan kapitalizmini yerinden ettiler; otomotiv, dayanıklı tüketim malları, kimya gibi sektörlerde Amerikan kapitalizmi liderliği Alman ve Japon kapitalizmlerine kaptırdı. Hasan’ın gözlerini de kamaştıracak hikaye aslında küresel kapitalizmin sıkışmışlığından çıkan, başka bir sıkışmışlığı da yaratmaya yazgılı olan bir hikayeydi esasında. Nitekim 1990’ların başından bu yana işler Japon kapitalizmi için hiç iyi gitmedi. Dediğimiz gibi aklı kırılmış, karikatürize olmuş bir iktisadı savunan burjuva iktisatçısı tüm suçu 1985’teki malum toplantıya atmıştı. Peki ama toplantı neden yapılmıştı? Aslında o da Amerikan kapitalizminin yapısal krizinin maliyetini has müttefikleri ve emir erleriyle paylaşma gayretinin bir sonucuydu. Dahası Paul Volcker’in enflasyonu düşürme amaçlı güçlü dolar-yüksek faiz temelli politikası, adı geçen zerzevatın adıyla anılan Volcker Şoku, Amerikan kapitalizmi açısından sorunu daha da derinleştirmişti. Vakit büyük abinin yardımına koşma vaktiydi. İngiltere, Fransa, F. Almanya ve Japonya gönüllü olarak kabul ettiler maliyetin bir bölümünü üstlenmeyi. Japon günlerin sonunu getiren süreci açığa çıkaran (“çıkaran” diyorum, onu yaratan değil) tam da bu adım oldu. Beklenen ABD’nin dış ticaret açığının giderilmesi ve ABD ekonomisinin dünyaya satışlarını arttırarak Volcker şokunun yarattığı durgunluktan çıkmasıydı. Olmadı. ABD iki yakası bir araya gelmeyen sabit gelirli gibi sürekli açık vermeye devam etti. Ancak asıl kötü etki Japon ekonomisinde ortaya çıktı. Sonrasında ise “Japon” günleri giderek soldu. Ne kadar ve nasıl soldu aşağıdaki tablo anlatıyor. Üç göstergenin seyri uzun Japon durgunluğunun ya da düşüşünün derinliğini göstermektedir. Tablo Dünya Bankası verilerinden türetildi. Tüm rakamlar % cinsiden ifadedir. Tablo dönem ortalamalarını vermektedir. Kişi başına gelirin büyüme trendlerinin gösterdiği gibi Japon kapitalizmi asıl parlak çağını 1960'larda yaşamıştır. Bu dönemde pek çok sektörde Amerikan kapitalizmi yakalanılmış ve geçilmiştir. 1970'lerde yavaşlama aslında aşırı birikim krizinin geldiğinin göstergesidir. Nitekim 1990'lardan sonra neredeyse hiç büyümemiştir Japon kapitalizmi. Çalışabilecek nüfus içindeki istihdam oranı da düşüş göstermiştir. Japonya’nın nüfusunun 2000'lerin başından 2010'lara kadar hiç artmadığını ve 2010’dan sonra ise, artış bir yana, azaldığını hesaba katarsanız (örneğin 2010’dan 2023’e 500 bin kişiden fazla bir azalış olmuştur) durumun vahametini anlarsınız. İstihdam mutlak olarak düşmektedir, azalmaktadır. Yatırım oranları da son dönemdeki küçük bir düzelme dışında azalmaktadır, üstelik bunun önemli bir bölümü yenileme yatırımıdır (onu da düşünce geriye bir şey kalmıyor zaten). Kısacası Japon Hasan için Japon günler bitmektedir. Peki nedir sorun? Aslında sorun şu anda Almanya’nın ensesinde biten (gelecek hafta yazacağız), geçmişte Amerikan kapitalizmini kucağına alan ve gelecekte de Çin kapitalizmini yere serecek (Çin’in büyüme hızı düşüyor fark ettiniz mi?) olan sorunla aynıdır. Kapitalist sermaye birikimi bir yerden sonra kârlılık olanaklarını yok eden ve yatırım alanlarını daraltan bir aşırı birikim ile baş başa kalır. Japonya hâlâ yaşamaktadır, veriler Almanya’nın ise yeni başladığını göstermektedir. 1970'ler Japon kapitalizminin kriz eğilimlerini ayyuka çıkaran bir on yıl olmuştur. Petrol şokları ve sonrasında Volcker şokunun artçı şokları Japon kapitalizminin kriz dinamiklerini su yüzüne çıkarmıştır. Hızlı yükseldi Japon kapitalizmi, 1960'ların sonunda artık çok büyük bir birikim oranına ulaştı. Biriken kârın bir bölümünü uluslararasılaşmak için kullandı, özellikle elektronik ve otomotivde denizaşırı yatırımlara yöneldi. Böylece kârın bir bölümünü sermayeye dönüştürebildi ancak bu süreç 1980'lerde Doğu Asya’nın geriden gelen ve yetişme emareleri gösteren daha küçük sansarlarının (“Asya kaplanları”) küresel piyasalara girişiyle birlikte aksamaya başladı. Bu sansarlar tam da Japonların üretimini küreselleştirdiği sektörlere saldırdılar, bu saldırı esas sonuçlarını 1990'ların başında itibaren gösterdi (G. Kore’nin otomotiv ve tüketici elektroniği, ve Tayvan’ın da özellikle bilgisayar ve parçaları konusundaki rekabetleri). 2000'lerde ise bu defa Çin’in rekabeti çıktı ortaya. Dahası kâr oranları tüm dünyada düşüyordu. Bunlara rağmen Japon kapitalizmi hem içeride hem de dışarıda muazzam bir üretken kapasite yaratmaya devam etti (şu anda Çin’in yaptığı gibi). Kârlılık düşüşü, rakiplerin Japon dış pazarlarına üşüşmeye başlamaları, birim kârlılığı giderek düşen üretken kapasite artışı; sonunda Japon mucizesini bir tür çürüyen yapıya dönüştürdü. 1980'lerdeki finansal serbestleştirme adımları biriken fakat yatırılamayan sermayeyi içeride gayrı menkul ve menkul değerlere yöneltti; böylece şirketler muazzam miktarlarda toksik ve riskli varlık biriktirdiler. Dahası burada çöküntüler yaşandıkça çöküntüyü gidermek için daha fazla kredi kullandılar, daha fazla borçlandılar. Bugün Japonya’da şirket borçluluğu arşa varmış durumda. Hiçbir politika Japon kapitalizmini uzun çürümeden kurtaramıyor. “Japon” günler geride kalıyor. Bir zamanlar Japonya’nın her şeyi örnek diye gösterilirdi. Örneğin Anglo-Amerikan tarzı Taylorist çalışma disiplini ve modalitesi yerine Japon çalışma rejimi takdir edilirdi. Taylorizm işçilerin ve işletmenin idare edilmesi sürecinde bilimsel ilkeleri egemen kılmak isteyen bir bakış açısı idi ve çok etkili olmuştu. İşçi ile makine arasındaki ilişkilerde işçi bütünüyle makinenin bir uzantısına dönüştü, ve işçinin bedensel ve moral yönetimi bilimsel işletme yönetiminin belirlediği ilkelere göre ayarlandı; işçi, emekçi hızla nesneleşti, mekanikleşti (ilginçtir, Lenin de dahil Bolşevikler Taylorist emek yönetimi rejimini pek beğendiler ve hatta Sovyetler Birliği’nde uygulamaya çalıştılar). Bunun karşısına 1980'lerde çıkarılan Japon işyeri ve çalışma ilkelerine göre ise işçi görünüşte nesneleşmekten, pasif ve bağımlı olmaktan kurtarılıyordu. Buna göre işçinin işyerine bağlılığını ve işletme yönetiminde söz hakkını arttıracak bir kültürel ve moral, ve hatta fiziksel uygulamalar silsilesi işçinin işyerine sahip çıkmasına, ona yabancılaşmamasına yol açacaktı. Böylece işyeri bir tür sıcak eve, tüm üyelerinin (sermayenin ve emekçinin birlikte) koruyup kollamaya çalıştığı bir eve dönüşecekti. Pek tabii ki sermaye babalık rolüne bürünecekti, emekçiler ise evlat olacaktı. Evlatlar nasıl babalarına çıkmıyorlarsa emekçiler de sermayeye karşı çıkmayacaktı ve işyeri barışının teşvik edici sıcaklığı içinde işçi kaytarmadan verimliliğini arttırarak çalışacaktı. Yine ilginçtir bazı saf solcular bunun işçiyi daha özgür bir hale getireceğine bile inandılar. Tamamıyla uydurma idi; tıpkı Japon balığının ve Japon yapıştırıcısının, ve dahi Hasan’ın Japonluğu gibi. Sömürüyü itirazsız ve direnişsiz bir şekilde kabul edecek bir emekçi kitlesi yaratmayı amaçlayan sömürgen bir örgütlenme ve çalışma tarzıydı. Kısacası “Japon” günlerde yükselen Japonizma, aslında emekçileri daha büyük bir baskı altına alan ve tüm dünyanın pazarlarını emtiaya boğarak büyüme amacına sahip sermaye stratejisini övme ve kabullenme anlamına da geliyordu. Tüm iyi niyetli beklentilerin aksine Japon kapitalizmi uzun bir durgunluk/çürüme sürecine girdi. Tabeladaki “Japon“ Hasan ibaresindeki ışıltılı “Japon” kelimesinin etrafındaki ışıklar sönmeye yüz tuttu, ve geriye sadece dinamizmini ve gençliğini yitirmiş, kıpırdayamadan çürüyen bir kapitalizm kaldı.