“Emperyalizm çağını yüzyıl önce doldurmuş bir kavram” kabilinden hikmetler yumurtlamak çok moda şimdi. Nasıl bir bilimsel temeli var çözemedim ama belki bunu denemek dahi yanlış. Temeli filan yok. İki sebeple fışkırıyor bu sözler ağız olarak kullanılan boşluklardan. Birincisi kötü niyet. Emperyalizmin var olduğunu biliyor ama belki özüme bir faydası olur diye yokmuş gibi yapıyor. İkincisi tembellik ve salaklık. Okumaya, incelemeye üşendiği için kulağının üstüne yatmış, birinci gruptan duyduklarını papağan gibi yineliyor: “Abi aslında emperyalizm 19. yüzyılın bir kavramı...” Bu tür beyanlarda bir tür gurur da seziyorsunuz. Adam, hayatın sırrını çözmüş, dünyayı yöneten kukuletalıların maskesini düşürmüş, rahata ermiş. “Emperyalizm eski, Aydınlanma demode, sömürü lafı çok abartılı, hem zaten robotlar yapacak her şeyi!” Emperyalizmin hâlâ geçerli bir kavram olduğunu kanıtlamak için oturup kitap yazmaya filan gerek yok. Haberlerde her gün karşımızda. Venezuela, Suriye, İran ve Grönland konusunda yaşananlar tartışmaya pek de yer bırakmıyor. Emperyalizm fiziki varlığını olanca çirkinliğiyle hissettiriyor. Yalnız emperyalizmin bir de algı yeteneğimize saldıran boyutu var. Fiili veya fiziki saldırganlık arttıkça belki bir tür korunma içgüdüsüyle alışma, kanıksama ve olağanlaştırma tepkisi giriyor devreye. Yaşananlara bir gerekçe bulmak, dışsallaştırmak, yabancılaşmak gibi bir haller geliyor insanların üstüne. İşte bu emperyalizmin fiziki saldırısından daha tehlikeli ve daha tahripkâr. Zira vicdanımızı, insanlığımızı hedef alıyor. Bizi biz olmaktan çıkartıyor. Vicdanın önemi bilinci belirleyen bir kavram olması. Vicdan ortadan kalkınca bilinç de siyasileşemiyor, bulanıklaşıyor ve zamanla anlamsızlaşıyor. Bilincin yokluğu da emperyalizmin esaret zincirlerini benimsemeyi kolaylaştırıyor. Bu köşede somut olayların somut yorumlarını okumaya alışmış olanları sıkan bir giriş yaptığımın farkındayım ama anlatmaya çalışacağım olgunun vahametini ortaya koymak için gerekli gibi geldi bana. İsrail Filistin’de 75 yılı aşkın süredir zaman zaman harlansa da genelde kısık ateşte gerçekleştirdiği soykırımı son iki yılda arşa çıkarttı. Filistin halkını kendi topraklarında yaşayamaz hale getirdi. On binlercesini öldürdü, yüz binlercesini yaraladı, milyonlarcasını topraklarından sürüp attı. Bunlar iddia veya propaganda değil, çırılçıplak gerçekler. Son iki-üç yıl daha net olarak gördüğümüz gibi, Siyonist devletin de saklama ihtiyacı duymadığı gerçekler. Gazze’de taş üstünde taş kalmadıktan sonra ABD Başkanı Trump bir plan ilan etti. Planı sözde bir ateşkes izledi. Filistin direnişini destekler gibi görünüp, İsrail’le sürdürülen ticaretle ceplerini memnuniyetle dolduran bölge rejimleri, süregiden Siyonist soykırıma seve seve verdikleri destek yüzünden kendi halklarıyla araları açılan sözde uygar Avrupa düzenleri Trump’ın kayığına atlamakta bir an bile tereddüt etmediler. Sözde ateşkesin ilan edildiği günden beri sadece Gazze’de dört yüzün üzerinde Filistinli bizatihi işgal ordusu tarafından öldürüldüler. 100’den fazla çocuk, açlık, soğuk ve tıbbi bakım yokluğundan yaşamını yitirdi. Sömürgeci ve soykırımcı İsrail Batı Şeria ve Kudüs’te de boş durmadı. Kimi yarım akıllıların sivil diye adlandırdığı eli silahlı yasadışı yerleşimcileri ve üniformalı haydutları eliyle Filistinlileri, evlerinden, topraklarından, hayvanlarından ve canlarından etmeye devam etti. Netanyahu çetesi BM ve uluslararası insani yardım kuruluşlarının çalışmalarını engelledi. Bu arada yeni işgal, istila ve sömürgeleştirme planlarını da devreye soktu. Hep birlikte izledik. Evet, izledik. Sonra unuttuk. Unutturuldu. Filistinlilerin uğradığı soykırım haber olma niteliğini yitirdi. İran’da molla rejimi interneti kesti diye “şoke olanlar”, İsrail’in işgal bölgelerine yıllardır uluslararası basını sokmadığını görmezden geldiler. Kendi topraklarında öldürülen, kış şartlarında çadırlarını su basan, soğuktan ölen Filistinli çocuklar görünmez oldular. Derken soykırımın baş sponsoru ABD’nin insanlıkla ilişkisini müteahhit olduğu gün kesmiş başkanı Trump’ın Gazze Planı’nın ikinci aşamasına geçilmekte olduğu haberi geldi de Filistin yeniden gündemin ön sıralarına taşındı. Planın ikinci aşamasının belki de en önemli yanı Gazze’de kurulacak manda idaresinin oluşumuydu. Trump tam da kendisinden beklenebilecek nitelikte bir kadro açıkladı. Manda idaresi iki kuruldan meydana gelecek. Birincisi bir tür üst kurul niteliğinde. Henüz teyit edilmemiş haberlere göre Trump’ın aklında bu kurulu BM Güvenlik Konseyi’ne alternatif bir yapıya çevirmek var. Yani yetkisi, görev çerçevesi salt Gazze’yle sınırlı olmayacak. ABD emperyalizmi nereye tasallut ederse oraya da “bakacak”. Üst Kurulun ağırlıkla Devlet veya hükümet başkanlarını içereceği anlaşılıyor. Kanada Başbakanı Carney, AKP lideri Erdoğan, Mısır’ın Sisi’si kurul için davet aldıklarını teyit edenler arasında. Aynı konudaki bir başka söylenti de Trump’ın bu kulübün daimî üyeliği için yüksek bir aidat belirlediği. 1 milyar dolar yani 45 milyar TL’yi bastıran kalıcı üye olacak, geri kalanların üyeliği ise sadece üç yılla sınırlı kalacakmış. Her yönüyle bir golf kulübünü çağrıştırıyor ama metal sopalar topları değil, insanlığı hedef alıyor. İkinci organ ise İcra Kurulu. İlk günden beri söylendiği gibi genel sekreteri İngiltere’nin eski Başbakanı Tony Blair olacak. Çağımızın en aşağılık siyasetçileri yarışmasında kolaylıkla ilk üç içinde yer alabilecek bir isim. ABD’nin mafya artığı Dışişleri Bakanı Rubio, Trump’ın damadı Kushner, hemen her konudaki Özel Temsilcisi Witkoff, Dünya Bankası’nın Başkanı Banga ve milyarder patron Marc Rowan. Bulgaristan eski Dışişleri Bakanı Mladenov, o her ne demekse Yüksel Temsilci unvanıyla görevlendirilmiş. Kurulun numune kabilinden tek Filistinlisi Ali Şaat. Abbas’ın devlet ötümlü kukla yönetiminin bir memuru. Bu arkadaşın Gazze’deki 68 milyon ton olarak tahmin edilen savaş yıkıntısını, molozunu zaten can çekişen Akdeniz’e dökmek gibi yaratıcı fikirleri var. Bir sıkıntı yaşar da işsiz kalırsa Akepe’nin Çevreyi Suratımıza Benzetme Bakanlığı’nda işi hazır yani. Kurulun bir de bölgesel üyeleri olacak. Bir tanesi Hakan Fidan. Diğerleri Birleşik Arap Emirlikleri Uluslararası İşbirliği Bakanı El Haşimî, Katarlı Bakan El Tavadî ve Mısır Askeri İstihbarat Şefi General Raşad. Liste orta kademe ABD memurları, İsrailli iş adamları, işsiz kalmış diplomatlarla uzayıp gidiyor. Her bir isim veya temsil ettiği ülke ya da kuruluştan ayrı bir hikâye çıkar. Ancak önce şunun altını bir kez daha kalın kalın çizelim: Filistin’de bir soykırım yaşandı, yaşanıyor. İsrail ve ABD bir soykırım yaptılar ve şimdi yanlarına ortaklar alarak suçlarını seyreltmeye çalışıyorlar. Bütün bu kurullar, şahıslar o çirkin gerçeği örtmeye ve bir halkı topraksız bırakmaya yönelik emperyalist kurgunun parçaları. Kurulun oluşumundan işlevine, katılım kurallarına kadar her boyutundan ayrı bir haber ve insanlık adına bir utanç ve uyarı çıkartılabilir. Bize bir şey olmaz, onlar zaten Arap diyen geniş kitleler uyarılabilir ve uyandırılabilir. Bundan 105 yıl önce bu ülkenin topraklarında, Erzurum’da ve Sivas’ta direniş bayrağını yükselten bir öncü kadronun “Manda ve himaye asla kabul edilemez” dediği hatırlatılabilir. Oysa biz ne gördük? Bu haberler önümüze düşmeye başladığında Türkiye’nin muhalif bilinen ve dış politika üzerine yazıp çizen gazetecileri ne yaptılar? Hakan Fidan’ın kuruldaki varlığının siyasi geleceğini nasıl belirleyeceği üzerine sığ ve anlamsız spekülasyonlar. Bir kesim, kurula girdiğine göre geleceği parlak, Erdoğan sonrası için güçlendi dedi. Bir kesim ise kurul üyeliği Türkiye’deki siyasi yarışın dışında kalması anlamına gelir gibi saçma sapan yorumlar yaptı. Bir kere, olgusal açıdan her ikisi de yanlış. Bu manda idaresinin kurul üyeliği ne sürgün, ne terfi. Üyelik devletler adına. Beştepe’den karar çıktığı gün sona erecek nitelikte. Fidan gider, kütük gelir. Görev yarışa da sokmuyor, yarış dışı da bırakmıyor ama esas sorunumuz bu değil. Mesele işini yaparken haber şehvetiyle kendini kaybetmemek. Bir görevlendirmenin ardında yatan on binlerce Filistinli çocuk ölüsünü, bu tür görevleri üstlenmenin işlenen insanlık suçuna ortak olmak anlamına geldiğini halka anlatmamak. Mesele o emperyalizmin suçlarını arka planda bırakıp iç siyasi kulis haberciliği yapan bir makine haline gelmemek. İnsanlığını yitirmemek. Emperyalizmin kanıksatma ve olağanlaştırmasına karşı direnemeyen vicdanını kaybetmiş demektir. Vicdanı olmayanın bilinci, bilinci olmayanın direnci olmaz.