Hafta başında Paraguay’ın başkenti Asuncion’dan gelen haber, aslında bizim ekonomik geleceğimizin en kritik dönemeçlerinden biriydi. 25 yıldır süren sancılı müzakereler bitti; Avrupa Birliği (AB) ile Güney Ortak Pazarı (Mercosur) arasında dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi kuruldu. Brezilya, Arjantin, Uruguay, Paraguay ile AB, 750 milyonluk dev bir gümrük vergisiz ticaret alanı oluşturuldu. Anlaşma, dünya nüfusunun yaklaşık %10’unu kapsayan, küresel GSYH’nin yaklaşık %20’sini temsil eden devasa bir pazar yaratıyor. İmzalanan metne, Paris İklim Anlaşması’na uyum şartı "bağlayıcı" olarak eklendi. Trump’ın yarattığı yeni dünya “düzeninin”; ya da “düzensizliğinin” bu imzaya katalizör olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kâğıt üstünde binlerce kilometre uzağımızda atılan bu imzalar, aslında Türkiye ekonomisinin kalbine, sanayimizin en güçlü kalelerine saplanmış birer hançer gibi. Türkiye olarak biz bu anlaşmanın tarafı değiliz. Ancak 1996’dan beri süregelen Gümrük Birliği nedeniyle doğrudan, hem de çok sert bir şekilde etkileniyoruz. Durum tam bir paradoks: Mevcut sistemde Brezilya malları AB üzerinden Türkiye’ye düşük vergilerle kolayca sızabilirken, Türk malları MERCOSUR ülkelerine girmeye çalıştığında hâlâ çok yüksek gümrük duvarlarıyla ve vergilerle karşılaşıyor; bu da ciddi bir haksız rekabet doğuruyor. Ortaya çıkan bu tehlikeli tablo, Türkiye’nin AB ile olan Gümrük Birliği’ni bir an önce modernize etmesi ve kendi MERCOSUR serbest ticaret anlaşmasını imzalaması gerektiğini artık bir tercih değil, hayati bir zorunluluk haline getirmiş durumda. Bu asimetriyi aşmak için Türkiye’nin diplomatik hamlelerini hızlandırması ve kendi anlaşmasını tamamlayarak Türk ihracatçısını bu "görünmez" ortaklığın yarattığı korumasızlıkta bırakmaması gerekiyor. Özellikle üç dev sektörümüz büyük risk altında: Otomotiv : İhracatımızın lokomotifi. Şimdiye kadar AB pazarında "sıfır vergi" avantajımız vardı. Artık Brezilya gibi bir dev, bu avantajı bizimle paylaşacak. Türkiye, "Yeşil Mutabakat" uyumuyla teknolojik olarak Brezilya’dan önde olsa da, bu yeni anlaşma tüm dengeleri bozuyor. Tarım ve Gıda: Bu cephede durum daha kritik. Mercosur ülkeleri dünyanın "et ve tahıl deposu". Devasa kotalarla AB pazarına girecek bu ucuz ürünler, bizim ihracat şansımızı zorlayacağı gibi, iç piyasada da haksız rekabet yaratabilir. Avrupa’da gıda fiyatlarını aşağı çekerken bizim ihracatımızı zorlaştıracak. Üstelik onların ucuz ham maddesiyle (şeker, et, mısır) üretilen işlenmiş gıdalarla rekabet etmek zorunda kalacağız. Tekstil : Hızımız ve AB’ye coğrafi yakınlığımız en büyük gücümüz. Ancak Brezilya bir pamuk devi. Şimdi bu avantajın yanına bir de AB pazarında gümrüksüz giriş hakkını eklediler. Hammaddeye bizden daha kolay ve ucuz erişen bir rakibin AB pazarında önü açılıyor. Asıl Engel: Demokrasi Açığının Ekonomik Bedeli Peki, Türkiye neden bu asimetriyi bozamıyor? Neden Gümrük Birliği bir türlü modernize edilemiyor? Cevabı AB’nin Türkiye için hazırladığı ilerleme raporlarında her sene veriliyor aslında. AB ile olan bu köhne anlaşmayı güncellemek için masaya oturduğumuzda karşımıza hep aynı duvar çıkıyor: Demokrasi ve hukuk devletindeki gerileme. AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü, demokratik standartları ve yargı bağımsızlığını aşağı çeken politikalar, bugün ekonomimizin en büyük prangası haline geldi. AB, hukukun üstünlüğünün tartışıldığı, demokratik kurumların zayıfladığı bir ülkeyle stratejik bir güncellemeyi bekletiyor. Siyasetin yarattığı bu "güven bunalımı", doğrudan sanayicimizin, ihracatçımızın cebinden çıkıyor. Hukuk devletinden her geri adım, aslında küresel pazardaki payımızdan bir parça koparıyor. Mercosur anlaşması da bu siyasi tıkanıklığın bize ne kadar pahalıya patladığının en somut kanıtı. Şikâyet etmek yetmiyor, "aktif stratejist" olmak zorundayız. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için önce evimizin içini, yani hukuk sistemimizi ve demokratik standartlarımızı düzeltmeliyiz. Bu artık sadece bir siyasi tercih değil, ekonomik bir zorunluluk olarak da karşımızda. Mercosur Anlaşması bu gerçeği gözümüze sokan sadece son gelişme. Türkiye’yi bir türlü doğrudan yatırım için tercih etmeyen Arap, Batı ve uzak Asya sermayesi, yurtiçinde fabrikalarını kapatıp başka ülkelere üretime başlayan yerli sermayeli fabrikalarımız, ülkeden kaçan doktorlarımız, gençlerimiz, akademisyenlerimiz... Hepsi hukuk devleti normlarını büyük ölçüde kaybedişimizin ekonomik maliyetleri. İşsizlik, düşük ücret, yüksek enflasyon olarak hayatlarımızın tam ortasında. Mercosur anlaşmasında Paris İklim Anlaşması’na uyumun bağlayıcı bulunması da Türkiye’de sanayi dönüşümünde izlenmesi gereken yolu bir kez daha netleştiren bir başka gelişme. Dünya devasa bloklar halinde ayrılıp yeni ortaklıklar üzerinden birleşirken, bizim içe kapanma veya demokratik standartlardan uzaklaşma lüksümüz yok. Demokrasi sadece bir özgürlük meselesi değil; aynı zamanda ekmeğin hakkını alması ve küresel rekabette ayakta kalma meselesi Türkiye için. Treni kaçırmamak ve insanca yaşamak için önce hukuka dönmeli, sonra geleceğin teknolojilerine ve insan sermayesine yatırım yapmalıyız.