Soru şu; bir inançla mı, yoksa devlete dayanak yapılan bir dinsel ideoloji ile mi karşı karşıyayız. Cevabı ise şurada; devletsiz din mümkün değildir. Bir devlet gücüyle birleştiğinde ve bir ideolojik işlev gördüğünde din din olabiliyor. Bunun dışındakiler bir fanteziden ibarettir; bir tür uyanık düş görme haline tekabül ediyor. Dindeki dayatma da bununla ilgili. Eğer bir ideoloji değilse ve arkasında bir zorlayıcı güç, devlet, yoksa dayatmanın da bir anlamı yoktur. İsteyen katılır isteyen katılmaz. İsteyenin katılmayabildiği şeye ise din diyemiyoruz, belki dinselleşmeye eğilimli inançtır. Özetle dinde dayatma fıtratındandır. Emevîler ve Abbasiler İslam’ı bir fetih ideolojisi olarak kullandılar. Çok inanmadılar ama çok bağlı göründüler. Devlet işlerinin yürümesi bu yeni inanca bağlıydı. Turan Dursun’un dediği gibi başlangıçta sadece bir kabile inancıdır. Kabilenin de yalnızca bir bölümünün, peygamberin aile ve yakın çevresinin, Kureyş, inancıdır. Esasında o tarihte her kabilede gizli işlerle uğraşan, kâhin ve şair, bir peygamber vardı. Kabile, devlete evrilmeye başlayınca boşa çıkan diğer kabile peygamberleri “sahte peygamber” sayıldı. Gecikmenin ya da havari bulamamanın bedelidir. Demek ki sadece bir dinle değil kabileden devlete, kölecilikten feodalizme geçişin tezahürlerinden biriyle karşı karşıyayız. Kabile devlete dönüşünce, kabile peygamberi de devletin bütün tebaasının peygamberine dönüşür. Şeria’nın çıkış noktası budur. Şeriat devletsiz olmaz. Halifenin hem devlet başkanı hem de din başkanı olması bundandır. Şeria’da, yolda, devlet var. “Şaria” veya “şeria”, su içilecek yere giden yol demek; “Batı Şeria”dan biliyoruz. Mekândan bağımsızlaşınca “takip edilecek yol” anlamında sadeleşmiş. İslam dini ortaya çıkınca su yolu Allah’ın yolu olmuş. Yol onun olunca şeria da onun “emirlerinin bütünü” anlamına kavuşmuş. İnanalar için yolun son ve tartışma götürmez halidir. Demek ki her Müslümanın “şeria”da yürümesi şarttır. *** Peygamber Kureyş’in peygamberiydi ama tarih ilerliyordu. Emevî kabilesinden gelen Osman yeni devletin bir Emevî kurumuna dönüşmesine göz yumdu. Emevîlerin ve Kureyş’in onun zamanında elde ettiği ayrıcalıklar kabile zihniyetinin restorasyonu anlamına geliyordu. Kısa zamanda merkezinde Emevîlerin ve Kureyş’in olduğu imtiyazlı bir sınıf oluştu. Son halife Ali’nin müdahalesi çökmekte olan halifeliği ayakta tutmaya yetmeyecekti. Fiili cumhuriyeti korumak için giriştiği son savaşta, asiler mızraklarının ucuna Kuran takarak halifeyi durdurdu. Demek ki Ali zamanında kitabın kutsallığına inanan pek az Müslüman vardı. Halife öldürüldü ve İslam tarihi için yeni bir dönemin başlama vuruşu yapılmış oldu. Halife Ali’nin ölümü üzerine Osman zamanında Şam Valisi yapılan Muaviye halifeliğini ilan etti. Seçimi kaldırdı, fiili cumhuriyeti yıktı. Halifelik, onu silah zoruyla ele geçiren Muaviye tarafından 662 yılında fiilen ve hukuken kaldırıldı. Muaviye, şartların zorlamasıyla imana gelmiş gönülsüz bir Müslümandı. Seçimle gelen ilk halifelerden nefretini saklamıyordu. Din üzerine giydiği iktidar kaftanı gibi bir işlev görüyordu. Oğlu Yezid’i veliaht tayin etti, kendisini devlet başkanı olarak kabul etmeleri için halka baskı yaptı, zamanın ruhuna uygun bir “devlet” ortaya çıkardı. Emevî devleti görünüşte bir “İslam devleti”ydi ama gerçekte sıradan bir krallıktan farkı yoktu. Şeria, yol demektir, ancak her zaman doğru yol değildir. Bugünküne çok benzer işler olduğunu fark etmişsinizdir. Emevî tarihinin geri kalanı, tıpkı bugünkü gibi, bir ahlaksızlık, yolsuzluk, gasp, yağma, cinayet, katliam hikâyesidir. 90 yıl ayakta kalabildiler, küçük bir ayaklanmayla yıkıldılar. Devlet yıkıldığında Emevî Kralı Eşek Mervan Mısır’a kaçtı. Bu lakabın, hımâr-eşek, ona düşmanları tarafından verildiği söyleniyor. Düşmanların şaşkınlığıdır; eşekti ama halifeydi de. Egemen sınıfın tarihi eşekliğin tarihidir! *** Ancak yol bu yeni haliyle de sadece bir yoldur; şeria sınırlara uyulmasını ister, hisse-duyguya ait bir şey söylemez. Bu durumda yolda yürüyenlerin inancından emin olamayız. Şeriata uygun olanın inanca aykırı olabilmesi ihtimali demek bu da. Dini olup imanı olmama halinden söz ediyoruz. Demek ki şeria, biçime, kabuğa değin kurallar bütünüdür. Biçimsel olanın ise bir kutsallığı olmaması gerekir. “Şeriat din demektir, şeriat da din gibi kutsaldır” demek imkânsızdır öyleyse. Haliyle şeria’ya karşı çıkmak, “bu yol yol değil” demek her zaman mümkündür. “Al Gazali gibi dini mütefekkirler şer’i olan şeylere mübalağalı bir ehemmiyet atfına karşı geldiler ve hatta fakih’ler bile yalnız şaria hükümlerinin yerine getirilmesinin yeterli olmadığını söylediler.” MEB’in “İslam Ansiklopedisi’nden aktardım. Şeria, yalnız başına ele alındığında lüzumsuz hatta zararlı bir şekilcilikten ibarettir, alıntıda denilen budur. Şeria’ya, din dairesinde kalsak bile, karşı çıkmamız mümkündür. Tabii “Sünni Müslümanlığı” ayırıyoruz. Başkaları için lüzumsuz olan onlar için dinin temelidir, onlara göre, “şaria”sız inanç mümkün değildir. Bu yorum çok basit bir akıl yürütmeye dayanıyor; şeriatın künhüne, esasına-aslına, akılla vakıf olunamaz, haliyle sorgulanması mümkün olmayan bir hikmettir şeriat. Böylece dinci gericiliğin veya islamo-faşizmin kaynağına ulaşmış oluyoruz. *** Halife Ali’yi öldürerek iktidar koltuğuna oturan Muaviye halifeliğini tanımayanları sert bir biçimde bastırdı ve iç karışıklıklara son verdi. Ardından yeni fetihlere girişti. Halifelik merkezini Mekke’den Şam’a taşıdığını, pek çok mabet yaptırdığını biliyoruz. Başkent değişmişse, din de değişmiştir diyebiliriz. Mekke karşısında Şam, iktidarın artık dinden değil, güçten geldiğinin işaretidir. Muaviye fiili peygamberdir. Nitekim Muaviye’nin ölümünün ardından çıkan iç karışıklıklar sırasında Yezid’in birlikleri Mekke’yi kuşatarak mancınıklarla taşa tuttu. Hacer-i Esvet isabet alarak parçalandı: Kâbe yıkıldı. Emevîler dine yaslanarak bir Arap devleti kurdular. İktidar alanlarını genişletmeyi İslam kurallarını yerine getirmekle özdeşleştirmişlerdi. Dini kurallara pek uymadıklarını ve pek az Müslüman göründüklerini biliyoruz. Dönemlerinde saadet vardır ama din yoktur. Dine dayanarak devlet oldular, önlerine çıkan bütün toprakları yağmaladılar ve serveti çoğalttılar. Böylece saraylarında müthiş bir saadet ortaya çıktı. Şeriata aldırmaksızın, sınırsız sorumsuz bir varsıl hayatı sürdüler. Kısa İslam tarihidir. Böyledir, saadet varsıllar için, şeriat yoksul kalabalıklar içindir. *** Tasavvuf da dinin geçirdiği bu evrimle ilgili. Bir kabile kültürü olan din fetihlerle yayılıp medeniyetle karşılaştığına yeniden yorumlama ihtiyacı doğdu, şehirliler kabul etmek için yorumlamak istiyordu. Dine, içinde olmayan anlamlar böyle girdi. Bu yeni anlamlar, yeni bir yol açmıştı; tarikat o yolda ortaya çıktı. Dinin evrimidir bu. Mekke’den yola çıkmış, Şam’dan ve Bağdat’tan geçmiştir. Orada yeni bir senteze uğramış, yorumlanmış ve kabile kültüründen şehirli bir kültüre evrilmiştir. Mehmet Ali Ayni “Tasavvuf Tarihi”nde tasavvufun İslam’dan önce var olduğunu ileri sürüyor. Hindistan’da, Mısır’da, Yunanistan’da, Musevilikte ve Hıristiyanlıkta benzer yol arayışları olmuştur. Ona göre “mistisizm” insan tabiatının bir sonucu olup bütün çağlarda, binlerce şekillerde ortaya çıkmaktadır. İlk Yunan filozofları aslında birer mistiktir. Musevilikte “Kabala” ile ete kemiğe bürünmüştür ve başka bir yol tarifidir. Unutulmasın Kabala ile Arapça “kabl”, “kabul” ve tabii “kıble”nin aynı kökten gelmektedir. Prof. Mustafa Kara’ya göre tasavvufun İslam dünyasında yaygın hale gelmesi 12. yüzyıldan sonra mümkün olmuştur. Yolu “İslâmî ilimlerde” otorite kabul edilen Gazali’nin tercihini tasavvuftan yana koyması açmıştır. Ancak yolu kapatan da odur. Gazali'ye göre o dönemde İslamiyet’in birliğini tehlikeye atan fikirler hızla yayılıyor, bir taraftan Yunan felsefesi ile İslam inancını yeniden yazmaya çalışan filozoflar, diğer yandan Kuran'ın apaçık ayetlerini karanlık ve gizemli tefsirlere konu yapan Batıniler, İslam dinine ve ehl-i sünnet itikadının bütünlüğüne büyük zarar veriyordu. Gazali ehl-i sünnet dışı grupların görüşlerine karşı reddiyeler yazarak mücadele etti, Mutezile ve Batınilik için yolu kapattı. Böylece tasavvuf-şeriat sentezinde önemli bir rol oynadı, Sünni İslam’ı tahkim etti. Yol kapanmıştı. Bir İslam rönesansı yaşandığı iddiası büyük uydurmadır. Haliyle bir İslam felsefesi de yoktur. İdeoloji olarak şekillenmeden önce arkasında boşluklar bırakıyordu. Emevî ve Abbasiler fetihlerle büyük bir artı-değer biriktirmişler, etraflarında çalışmadan yaşayan bir kalabalık toplamışlardı. Aylaklık farklı uğraşlara yol açar. Rönesans dedikleri budur. Demek ki “İslam medeniyeti” bir zorlamadan ibarettir. İslam ile medeniyet, İslam ile felsefe asla yan yana gelmez. Din silicidir, yeşerdiği her yerde medeniyetten ve felsefeden kalan bütün izleri siler, alanı cehalet için düzler. *** Şimdi yeni Osmanlıcılar da dini bir fetih ideolojisine dönüştürmeye çalışıyor. Halkı soyuyorlar ve aç bıraktıklarına din dayatıyorlar. Çünkü yeni bir yol, şeria, tutturdular. Düzenin veya soygunun sürmesi şeriata inanların sayısının artmasına bağlı. Bu da bizim ramazan çetelemiz öyleyse: Dinde dayatma fıtratındansa laiklik de her yurttaş için sünnet değil farzdır!