Tayyip Erdoğan bize bir kez daha, AKP iktidarının birilerinin “hayat tarzlarına” hiçbir zaman müdahale etmediğini (!) anlattı. Yalnız kurduğu cümle ilginçti... “Hayat tarzlarına müdahale edilmeyen” o birileri kimdir, diye dikkatle okursanız “azgın güruh” ifadesine ulaşıyorsunuz! İsteyen o cümleye göz atabilir… Laikliğin bu kadar özgürlükçü olamayacağını itiraf etmek durumundayım. “Azgın güruh” diye tanımlanabilecek unsurların laik bir devlet tarafından hoş görülmesi ve bunların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi mümkün değildir. Tabii kimin nasıl azdığına göre değişir… Erdoğan’ın kullandığı tabir, açıkça toplumsal normların ötesine taşmayı kast ediyor. Üstüne, bu eylemin saldırganlık barındırdığını ve kolektif karakter taşıdığını anlıyoruz. Kolektif bir eylem, çoğunlukla ideolojik temele yaslanır. Örneğin cinsel zorbalık bu özellikleri kapsar. Kız çocuklarıyla evlenebilmek için medeni kanunun etrafından dini nikâhla dolanmayı, fuhuşa zorlamayı, bu amaçlarla insan ticareti yapmayı meşru görenler var. Bunlar görüşlerini alenen savunabiliyor, aralarında ağlar kuruyor, yönettikleri kurumlarda zorbalığı geleneksel hale getirip kuşaktan kuşağa aktarıyorlar. Bu suç türü, biz sapkınız diye işlenmiyor. Bir ideolojiyle, sık sık din kullanılarak aklanıyor. Başka yerler ve kültürler bir yana, Müslümanlıkta Peygamberin özel yaşamına gönderme yapıldığına çok tanık oluyoruz… Konunun laiklikle ilgisi de burada başlıyor. Kamusal herhangi bir işlevin dinle gerekçelendirilmesi yasaklanmalıdır. Çocukları korumak istiyorsak… Laiklik bu konuda “özgürlükçü” olmamak demektir. Laiklik bir yönetsel durumu, tanımı anlatır. Bir de laisizm veya laikçilik var. Arada büyük bir mesafe yoktur. Laisistler mücadele etmezse laiklik kurulamaz. Laisizm dinin siyasetten, kamusal işlevlerden, hukuktan çıkartılmasını savunur. Bu savunu kazandığında, devlet ve toplum laik olur. Vatandaşlar ne düşünür, ne hisseder, neye nasıl inanç besler, konumuz bunlar değil. Ama laikliğin bireye müdahalede bulunması için, ilgili kişilerin şeriat hükümlerine özlem duymaları yetmez, dini kamusal alana sokma fiilini işlemeleri gerekir. Ne laik devlet, ne laisist hareket akıl okumakla uğraşmaz. Bu noktada da yaygın bir tahrifat söz konusudur. Laisizm nedir google’a sorarsanız karşınıza bunun bir örneği çıkar. Ben sordum ve yanıtımı aldım: “ Laisizm, özellikle Türkiye gibi modernleşme toplumlarında aslında devletin bir sıfatı olması gereken bir özelliğin, bütün topluma giydirilmeye çalışılması, yani toplumsal öznelerden, yurttaşlardan da ayrıca ‘laik’ olmalarının istenmesidir. ” “Modernleşme toplumunun” ne olduğunu bilmiyorum, ama cümlenin tamamen uydurma olduğuna eminim. Toplumsal özneler ve yurttaşlar laik olmayarak, laik devlet ve toplum düzeninin normlarını ihlal ediyorlarsa bu durum suçtur. Evet, evet; laikliği ihlal etmek bir özgürlük değil, suçtur. Laik bir düzen kendini elbette koruyacaktır. Yurttaşların laikliği bir erdem olarak benimsemelerine yönelik eğitsel, ideolojik, kültürel önlemler almak bu kapsama girer. Bu mücadele, laiklik düşmanları tarafından “giydirmek” türünden art niyetli terimlerle anlatıldığında ise tartışırız, eleştiririz, teşhir ederiz. Bugün laiklik ihlallerinin en fazla eğitim öğretimde göze çarpması da, bunun çok kritik bir mücadele ve müdahale alanı olmasından kaynaklanıyor. Eğitim sistemi laiklik düşmanlarının eline geçmiştir ve bunlar, sadece yürürlükteki hukuk açısından değil, yerleşmesinde Cumhuriyetçiliğin, aydınlanmanın ve –buna geleceğiz- sosyalizmin belirleyici emeğiyle evrensel hukuk değerleri açısından da sabah akşam suç işlemektedirler. Çocuklara dinsel pratiklerin eğitim kurumları tarafından dayatılması suçtur. Çocuklara evrim kuramının öğretilmemesi ise bir azgın güruh eylemi sayılabilir. Erdoğan’la başlamıştık. “Yaşam tarzına asla müdahale etmeyen” AKP iktidarı diyorduk… Peki, kadınla erkeğin eşit olamayacağı fikri biyolojiyle mi açıklanmaktadır? Zannetmiyorum. Zaten toplumsal cinsiyet eşitliği, adı üstünde biyolojinin dışında alanlara ilişkindir. Kaldı ki, Erdoğan da zamanında “kadın ve erkek eşit olamaz” dedikten sonra çıkan tartışmalara yanıt olarak, sözlerinin çarpıtıldığını iddia edecekti. Kendisi kadının erkekle “eşdeğer” olmasını savunuyordu… Eşitliğin içi mücadelelerle doldurulmuştur. Kadınlar seçme ve seçilme hakkıyla ilgili olarak, karşılarındaki hukuksal ayrımcılığı aştıklarında, bu, eşitlik kategorisine girer. Fiziksel kapasitelerine uygun işlerde çalışma talebi de öyledir. Kadın emeğinin erkek emeğinden daha az değerli sayılmaması anlamında eşit ücret mücadelesi de. Kadına yüklenen ev hizmetleri, çocuk, yaşlı ve hasta bakımının toplumsal olarak üstlenilmesi de eşitlik başlığı altına girer… Eşdeğerlik lafı ise, içeriği dişe diş mücadelelerle doldurulmuş eşitlik kavramından kaçma yoluna benzemektedir. Nedir laiklik, başkaca? Dinciler yurttaşlığa nasıl saldırmaktadırlar? Örneği bize yine Cumhurbaşkanı versin. Mayıs 2014’te Soma’da yaşanan ve 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan faciadan bir gün sonra “Bunlar olağan şeyler, diyecekti, bunun fıtratında bu var, hiç kaza olmayacak diye bir şey yok.” Fıtrat sözcüğünün anlamı için bu kez google’e güvenebiliriz: “ Fıtrat kelimesi ‘yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek’ mânalarına gelen fatr kökünden isim olup ‘yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş’ anlamında kullanılır. ” Burada bir dinsel göndermenin ima edildiğine sanırım itiraz eden çıkmayacaktır. Yüzlerce insanın güvenlik koşullarından yoksun olarak çalıştırılması ve bilimsel olarak öngörülebilir ve önlem alınabilir bir olayda ölmelerine katliam diyoruz. Cinayet yaşam hakkına karşı işlenen bir suçtur. Cinayetin din göndermesiyle üstünün örtülmesi laikliğe karşı suçtur. Bu suçlara karşı kendini savunacak kurumlar olsaydı da, bu savunu ve mücadele devlet resmiyetine teslim edilmemelidir. Laisizm bir halk aydınlanması hareketidir, yaşam tarzı tercihi değil. Yoksa örneğin Özgür Özel’in Cuma namazından sonra cami önünde gazetecilere demeç vermesini de sıradan bir kişisel tercih sayabilirdik. Oysa bu eylem de laikliğin tasfiyesi için yürütülen gerici kampanyanın bir parçasıdır. Ama o ne yapsın? Özel kendisinden önceki liderlerin izinden gitmekten başka bir şey yapmıyor ki! Kılıçdaroğlu laikliğin yaşam tarzı tercihi olduğunu kabul etmişti. Yani yukarıdaki Google zırvalığına imza atardı. Daha fazlasını, Cumhuriyet’in laiklik uygulamaları için özür dileyerek, özeleştiri vererek sergiledi. Erdoğan, Kemal Beyi, laikliğin kalesine bir Alevi olarak attığı goller için de takdir ediyor olmalıdır. Deniz Baykal onun düzeyine çıkamamıştı gerçi; ama kara çarşafa, altı ok rozeti takarak yolu genişletmişti. Bülent Ecevit’in CHP’nin laiklik karşıtı siciline yaptığı katkıların tanıkları arasında Şükrü Sina Gürel vardı. Eski liderinin “tarikat okullarını takdir ettiğine” tanıklık etmiştir Gürel. Mesut Yılmaz’ın ise eski ortağı hakkında “Gülen cemaatine meftundur” dediği aktarılır… Düzen muhalefeti laikliğin cami avlusunda boğulmasını benimsediği için de Türkiye’de laikliğin bir halk aydınlanması olarak ve laisist bir hareket tarafından örgütlenmesi biricik çıkıştır. Bu çıkış, geçmişte olduğu gibi bugün de emekçilerin işi olmak durumundadır. Çünkü 21.yüzyılda laikliğin muazzam bir saldırı altında olmasının kaynağı, bir meczuplar tarikatının etkili mevkileri ele geçirmesi değildir. Meczup çoktur, ama bunlar Ortaçağ denen karanlık ülkeden bu güne ışınlanmış yaratıklar değildir. Dinci gericilik bugün sermaye sınıfının organik ideolojisidir. Dünyaya egemen olan bu sınıf, insanlığı burjuva devrimlerinin, aydınlanmanın, modernitenin ideolojik olarak öncesine döndürmeye ahdetmiştir. Çünkü büyük çoğunluğun sefalete, minicik bir azınlığın görülmemiş servete denk gelmesinin, bu korkunç eşitsizliğin dünyevi herhangi bir mekanizmayla aklanması, meşrulaştırılması artık olanaksızdır. Bu nedenle ve sermaye eşitsizlikleri daha da derinleştirmeyi arzuladığı için, yaratılışa, fıtrata başvurulmaktadır: “İnsanlar eşit ve özgür değil, eşitsiz doğarlar.” Yurttaş haklarının yerine tebaanın biat etmesi geçer. Eşitsizliğin nedenlerini açığa çıkartmakla da uğraşılmasın istemektedirler. Bilimi reddetmelerinin kaynağı budur… Aslında en başta değinilen zorbalıklar da burada anlamını bulur. Yurttaş yani eşit sayılmayanlara akla gelebilecek her tür işkence uygulanabilir! Uygulayıcılar kuşkusuz sapıktır, ama insanlık tarihinden süzülen her tür sapıklığı icra etmek üzere Ortaçağ karanlıklarından çıka gelmiş değillerdir. Basbayağı çağdaş kapitalist sömürünün yaratılarıdır. Diyebiliriz ki, laiklik bu tablonun bütünüyle ilgilidir. Laikliği burjuva devrimleri bir toplum ve devlet sistemi mertebesine taşıdı. Ama kapitalizmin savunucuları bir azgın güruha dönüşeli beri, laisizm emekçi sınıfların pankartlarına yazılmak durumundadır.