Kürt siyasetinin belirsizliği: Söylemde mi, hedefte mi?

TBMM’de “Terörsüz Türkiye” raporu kabul edildikten hemen sonra, Abdullah Öcalan’ın basınla doğrudan temas talebini içeren açıklamaları gündeme geldi. Rapor ile Öcalan’ın bu çıkışları birlikte okunduğunda, insanın aklına kaçınılmaz bir soru geliyor: Aynı süreci mi konuşuyoruz, yoksa aynı kelimelerle iki farklı siyaset mi inşa ediliyor? TBMM’de kabul edilen “Terörsüz Türkiye” raporu, devletin sürece bakışını net biçimde ortaya koyuyor. Bu bir barış müzakeresi değil; kontrollü, aşamalı ve güvenlik merkezli bir bütünleşme süreci. Öncelik güvenlikte, ardından hukuk ve toplumsal entegrasyon geliyor. Raporun dili ve çerçevesi, geniş bir siyasal mutabakata dayanıyor. Buna karşılık İmralı’dan gelen açıklamalar ve Pervin Buldan’ın aktardıkları süreci bambaşka bir yerden tarif ediyor. Öcalan’ın kullandığı “demokratik entegrasyon” kavramı, devletin çizdiği sınırların ötesine geçen, daha siyasal ve hak temelli bir okuma sunuyor. Ancak bu kavramın içeriği net değil. Entegrasyondan ne anlaşıldığı, üniter yapı ve hukuki çerçeveyle nasıl bağdaştırıldığı belirsiz. Tam da bu noktada, hak talebi ile siyasal dayatma arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Asıl kırılma noktası ise Öcalan’ın basınla görüşme talebi. Bu talep, Öcalan’ın kendisini sürecin pasif bir muhatabı değil, aktif ve meşru bir siyasal öznesi olarak konumlandırma arzusunun açık göstergesi. Bu çıkış, “terörsüzlük” sürecinin merkezinde kimin durduğu sorusunu yeniden gündeme taşıyor. Öcalan’ın açıklamalarında “silahsızlanma”, “toplumsal barış” ve “bütünleşme” gibi kavramlar sıkça kullanılıyor. Devlet ise silah bırakmayı sürecin tartışmasız başlangıç şartı olarak görüyor. Buna rağmen İmralı cephesi, silahların “sembolik olarak bırakıldığını” öne sürüyor. Bu yaklaşım, silahlı geçmişle tam bir kopuştan çok, kontrollü bir belirsizliğe işaret ediyor. Açık bir yüzleşmeden kaçınılması ise kamuoyunda güven üretmiyor. Anadil, kimlik ve kültürel haklar kuşkusuz meşru tartışma alanları. Buradaki temel sorun, taleplerin içeriğinden çok tonu ve zamanlaması. Çünkü Kürt siyasi hareketi, süreci olgunlaştırmak yerine, beklenti çıtasını sürekli yukarı çeken bir dil kullanıyor. Bu dil, toplumsal uzlaşıyı genişletmekten çok daraltıyor. ★★★ TBMM raporunun da elbette eksikleri olabilir. Ancak raporun dili kamu vicdanını gözetir biçimde temkinli ve devlet refleksiyle uyumlu. İmralı’dan gelen talepler ise bu temkini zorlayan, yer yer aşan bir nitelik taşımaktadır. Türkiye’nin geçmiş deneyimleri bu konuda yeterince öğreticidir. Aşırı beklentiler süreci hızlandırmaz; aksine kırılganlaştırır. Çünkü tarihsel tecrübe bize şunu gösteriyor: silahın gölgesi tamamen ortadan kalkmadan yapılan siyasal dayatmalar, barış değil yeni krizler üretecektir. Türkiye toplumunun geniş bir kesiminin, örtülü af ya da özerklik çağrışımı yapan adımlara mesafeli olduğu biliniyor. Raporun dili bu açıdan bilinçli. “Af algısından kaçınma” vurgusu, devletin bu örtük beklentilerin farkında olduğunu gösteriyor. Rapor, sürecin sınırlarını baştan çizerek kontrolün kaybolmasını önlemeyi amaçlıyor. Asıl düğüm noktası ise şurada: Kürt siyasi hareketi, toplumun kabul edebileceği taleplerle kendi uzun vadeli hedefleri arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Ancak bu yaklaşım süreci kolaylaştırmıyor; tam tersine güvensizliği derinleştiriyor. Türkiye’de geçmiş deneyimler, dile getirilmeyen hedeflerin er ya da geç kriz olarak geri döndüğünü defalarca gösterdi. Sonuç olarak sürecin kaderi, bu iki farklı siyasetin birbirini ne ölçüde anlayabildiğine bağlı. Bugün ihtiyaç duyulan şey, talepleri çoğaltmak değil, sınırları netleştirmektir. Kürt siyasetinin söylemiyle hedefi arasındaki mesafe bu kadar belirsizken, kalıcı bir güven inşa edilebilir mi?