Bir bodrum katından genetik kaleme: Kanser tarihini değiştiren cesur çocuklar

Yetmiş yıl önce çocukluk çağı lösemisi bir teşhis değil, bir vedaydı. Doktorlar ailelerin omzuna dokunur, başlarını eğer, “Elimizden geleni yapacağız” derdi. Ama herkes bilirdi ki o “el”, aslında boştu. Bugün ise çocukluk çağı kanserlerinde sağkalım oranı birçok ülkede yüzde 80’lerin üzerinde. Bu nasıl oldu? Bu hikâye sadece bilimin değil, küçük bedenlerin büyük cesaretinin hikâyesidir. 1947: Bodrum katında başlayan isyan Boston Çocuk Hastanesi’nin rutubetli bodrum katında çalışan bir patolog vardı: Sidney Farber. O yıllarda lösemi, birkaç haftalık bir ömür demekti. Farber ise bu yazgıya razı olmadı. “Kanserli hücreyi besleyen yolu kesebilirsek onu durdurabiliriz” dedi. Ve 1947’de aminopterin adlı bir ilacı lösemili çocuklara verdi. Sonuç tıp tarihinde deprem etkisi yarattı. Kan değerleri düzeldi. Şişlikler indi. Tarihte ilk kez bir ilaç kanseri geriletmişti. O çocuklar tamamen iyileşmedi. Hastalık çoğunda geri döndü. Ama bir kapı aralandı. Kanser “kimyasal” bir maddeyle durdurulabiliyordu. Modern kemoterapinin ilk adımı atılmıştı. Gölgede kalan bir deha Farber’ın eline o ilacı veren kişi ise çoğu insanın adını bilmediği bir göçmendi. Dr. Yellapragada SubbaRow. Hindistan’dan Amerika’ya geldiğinde hastanede porterlik yaptı. Çarşaf değiştirdi, tuvalet temizledi. Harvard’da akademik ilerlemesi engellendi. Önyargı gördü. Ama vazgeçmedi. Folik asidin karşıtını sentezledi. Bu keşif, daha sonra metotreksatın geliştirilmesine yol açtı. Metotreksat… Bugün hâlâ lösemi tedavisinin temel taşlarından biri. Sedef hastalığından romatizmaya kadar birçok hastalıkta kullanılan bir ilaç. SubbaRow 53 yaşında hayatını kaybetti. Nobel almadı. Ama milyonlarca çocuk onun sentezlediği moleküllerle yaşadı. Bilim bazen alkış almadan ilerler. 1960’lar: Cesaretin adı “Total Tedavi” Tek ilaç yetmiyordu. Kanser direnç geliştiriyordu. Memphis’te St. Jude’da Donald Pinkel ve ekibi radikal bir karar aldı: Birden fazla ilacı aynı anda kullanmak. O dönem bu yaklaşım eleştirildi. Çocuklara “fazla yüklenildiği” söylendi. Ama sonuçlar konuştu. Sağkalım oranı önce yüzde 50’ye, sonra yüzde 80’e yükseldi. “Lösemi iyileşmez” cümlesi tarihe karıştı. 2012: Yaşayan ilaç Takvimler 2012’yi gösterdiğinde dünya yeni bir çağa girdi. Emily Whitehead altı yaşındaydı. Tüm standart tedaviler tükenmişti. Ailesine artık yapılacak bir şey kalmadığı söylenmişti. Dr. Carl June ve ekibi, deneysel bir yöntem denedi. Emily’nin kendi bağışıklık hücreleri alındı. Genetik olarak yeniden programlandı. Kanseri tanıyacak şekilde eğitildi. Ve geri verildi. Emily, kendi hücreleriyle kanseri yenen ilk çocuk oldu. Buna “CAR T-hücre terapisi” deniyor. Bir zamanlar bilim kurgu gibi gelen şey, artık klinik gerçek. 2022: Genetik silgi değil, düzeltme 2022’de İngiltere’den gelen bir haber tıp dünyasında yeni bir eşik olarak kayda geçti. 13 yaşındaki Alyssa, tedaviye dirençli T-hücreli akut lenfoblastik lösemiyle mücadele ediyordu. Kemoterapi uygulanmıştı. Kök hücre nakli yapılmıştı. Hastalık geri dönmüştü. Seçenekler tükenmiş görünüyordu. Bu noktada hekimler, insanlarda ilk kez uygulanacak deneysel bir yöntemi devreye aldı. CRISPR teknolojisinin daha hassas bir türevi olan “baz düzenleme” (base editing) yöntemi kullanıldı. Donörden alınan bağışıklık hücreleri laboratuvarda genetik olarak yeniden programlandı. Hücrelerin hem kanseri tanıması hem de kendi aralarında birbirini yok etmemesi için DNA’daki belirli harfler milimetrik düzeyde değiştirildi. Bir anlamda genetik kod kesilip biçilmiyor; tek bir harf düzeltiliyordu. Bu özel hücreler Alyssa’ya verildi. Hastalık remisyona girdi ve ardından kök hücre nakliyle süreç tamamlandı. Bu bir “mucize” değildi. Henüz rutin bir tedavi de değil. Ama kanser tedavisinde genetik mühendisliğin ulaştığı noktayı gösteren tarihi bir andı. Bir bodrum katında başlayan kemoterapi hikâyesi, artık genetik düzeltme çağına evrilmişti. 15 Şubat’ı hatırlamak 15 Şubat Dünya Çocukluk Çağı Kanserleri Günü’ydü. Çocukluk çağı kanserleri artık mutlak bir son değil. Büyük ölçüde tedavi edilebilir bir süreç. Ama bu noktaya kolay gelinmedi. Rutubetli bodrumlardan, gece vardiyasında çalışan porterlerden, genetik laboratuvarlara uzanan bir inat vardı. Bugün erken tanı, doğru merkez ve bilimsel tedaviye erişim hayat kurtarıyor. Ve şunu unutmamak gerekiyor: İmkânsız çoğu zaman sadece bir kelimedir. Bilim ona inanmaz.