Kadim kentleri yeni şehirlerden ayıran en önemli özellik bu kentlerin yalnızca yollar ve binalardan ibaret olmamasıdır. Modernleşme ile koruma arasındaki denge kurulamadığında, şehirler büyürken ruhlarını kaybederler Eğer 1950’li yıllarda Tarihi Yarımada’nın dokusu bu ölçüde parçalanmamış olsaydı, bugün İstanbul’da ramazan yalnızca bir takvim ayı değil, mekânla bütünleşmiş bir hafıza tecrübesi olurdu. Yıkılan her mescit, ortadan kaldırılan her mahalle örgüsü, aslında ramazanın yaşanma biçiminden de bir parçayı kopardı. Çünkü bu şehirde ibadet, yalnızca cami duvarları arasında değil; avlularda, dar sokaklarda, vakıf çeşmelerinin başında ve bostan kenarlarında hayat buluyordu. Vatan ve Millet Caddeleri açılırken kesintiye uğrayan o süreklilik korunabilseydi, bugün Süleymaniye yokuşlarından Fatih’e uzanan hat boyunca iftar vakti sadece ezan sesi değil, yüzyılların biriktirdiği bir şehir ritmi hissedilirdi. Mahyalar yalnızca minareler arasına değil, hafızanın üzerine asılırdı. Ramazan geceleri bugünkü gibi dağınık ve mekânsız değil; kendi tarihi ölçeği içinde daha bütünlüklü, daha derin ve daha sahici yaşanırdı. Şehir büyürken ruhunu kaybetmeseydi, ramazan da kalabalık bir organizasyon değil, yaşayan bir medeniyet tecrübesi olarak devam ederdi. 1950’li yılların ikinci yarısında İstanbul, tarihinin en sert müdahalelerinden birine sahne oldu. “İstanbul’u yeniden imar etme” iddiasıyla başlatılan büyük çaplı yıkım ve yol açma faaliyetleri, şehre geniş bulvarlar kazandırdı; ancak bu dönüşüm, kentin yüzyıllar içinde oluşmuş kültürel dokusunu geri dönülmez biçimde tahrip etti. Vatan ve Millet Caddelerinin açılması sırasında yalnızca yapılar değil, bir medeniyetin hafızası da yerle bir edildi. Modernleşme adına açılan yaralar Yıkımlar denildiğinde ilk akla gelen yerlerden birisi de kuşkusuz 1956-1957 yıllarında açılan Vatan ve Millet Caddeleri. Bu hatlar yaklaşık üç kilometrelik hat boyunca sur içinin tarihi dokusunu kese biçe ilerledi. Bu caddeler yalnızca yeni ulaşım aksları değil, aynı zamanda eski İstanbul’un parçalanma hattı oldu. İstimlak tablolarına göre yüzlerce gayrimenkul kamulaştırıldı; ödenen toplam bedel 56 milyon lirayı aştı. Ancak bu rakamlar, yıkılan yapıların maddi karşılığıydı. Manevi ve kültürel değerlerin bir fiyatı yoktu. Bizans döneminden beri bahçeler, bostanlar ve mahalle dokusuyla şekillenmiş alanlar, bir anda geniş asfalt şeritlere dönüştü. Gerçekten de bu bulvarlar, İstanbul’un geleneksel ölçüsünü zorlayan bir müdahaleydi. Yeni İstanbul bana göre Tarihi Yarımada’dan en az 30-40 km uzakta, bugünkü Avcılar ve ötesine kurulmalıydı. Bu yapılsaydı Tarihi Yarımada bugün gördüğü baskıyı, ulaşmak için etrafında oluşturduğu trafiği ve kaosu yaşamayacaktı. Yıkılan sadece duvarlar değildi Yıkımlarda yalnızca Vatan ve Millet Caddeleri güzergâhında en az 23 cami ve mescit ortadan kaldırıldı. Bu yapılar arasında Fatih döneminden kalan Halil Attar Mescidi (1457), Molla Gürani Camii (1470’ler), Voynuk Şüca Mescidi (1476 civarı), Selçuk Sultan Camii (1480’ler), Çakırağa Camii (1479) gibi erken Osmanlı mirasının örnekleri bulunuyordu. Bazı yapılar harap haldeydi; ancak önemli bir kısmı faaldi ya da kısa süre önce onarılmıştı. Örneğin Kadıasker Abdurrahman Efendi Camii 1953’te ihya edilmiş olmasına rağmen 1957’de yıkıldı. Oruç Gazi Camii ise 1950’de tamir görmüş ve kullanılır durumdayken ortadan kaldırıldı. Şehremini Camii 1952-53’te yeniden yapılmışken 1956’da yola dahil edildi. Denizabdal Mescidi, aslına uygun yeniden yapılmak şartıyla yıkılmasına rağmen bugün ortada değildir. Simkeş Mescidi, Saraç Doğan Mescidi, Hatice Usta Mescidi ve daha niceleri aynı akıbeti paylaştı. Bu yıkımlar, yalnızca mimari kayıp değil; mahalle kültürünün, vakıf sisteminin ve ibadet mekânları etrafında şekillenen toplumsal hayatın çözülmesi demekti. Günümüzde İstanbul başta olmak üzere ülkenin çoğu şehrinde yaşanan kültürsüzleşme, avamlaşma eğiliminin temel ve en önemli nedenlerinden biri tam olarak budur. Kimliksiz şehirler, kimliksiz insanlar üretir. Normalleştirilen yıkım Dönemin İstanbul basını incelendiğinde, yıkılan cami ve mescitlerin kültürel değerine dair güçlü bir kamuoyu tepkisine rastlanmadığı görülür. Gazetelerde daha çok yol genişletmeleri, trafik düzenlemeleri ve “modern şehir” vurgusunun öne çıkarıldığı görülür. Bazı haberlerde “harap ve küçük mescitlerin tasfiye edildiği” ifadeleri kullanılmış, yerine “İstanbul’a yakışır camiler yapılacağı” belirtilmişti. Oysa yapılan çalışma, yıkımın birkaç yapı ile sınırlı olmadığını açıkça ortaya koydu. Bu sessizlik, modernleşme söyleminin kent hafızası üzerindeki etkisini açıkça göstermekte. Tarihi eserler, ilerlemenin önündeki “engel” olarak algılanmış; estetik, tarih ve manevi değerler, trafik akışı karşısında geri plana itilmişti. Bir şehrin kimliği nasıl değiştirildi? Bugün Vatan ve Millet Caddeleri İstanbul’un ana arterleri olarak yoğun biçimde kullanılmakta. Ancak bu caddelerin altındaki tarihi katman, artık görünmez hâlde. Yıkılan eserlerin bir kısmı yıllar sonra ihya edilmiş olsa da (örneğin Selçuk Sultan Camii 1964’te yeniden yapılmıştır) büyük çoğunluğu ya geç inşa edilmiş ya farklı bir yerde yapılmış ya da tamamen yok olmuş durumda. Kadim kentleri yeni şehirlerden ayıran en önemli özellik bu kentlerin yalnızca yollar ve binalardan ibaret olmamasıdır. Tarihi şehirler süreklilik, hafıza ve mekânsal kimlik ile var olurlar. 1950’lerin imar hamlesi İstanbul’a geniş bulvarlar kazandırdı ancak sur içinin yüzyıllar içinde oluşmuş ölçeğini, mahalle örgüsünü ve mimari sürekliliğini kalıcı biçimde zedeledi. Bugün geriye dönüp bakıldığında sorulması gereken soru şudur: İstanbul gerçekten mi “fethedildi”, yoksa kendi tarihinden mi koparıldı? Yapılan yıkımların İstanbul’u, bu kırılmanın en çarpıcı örneklerinden biri olarak hafızalardaki yerini korumaktadır.