Bendeki Emily Bronte’nin “Uğultulu Tepeler” kitabının gri bir cildi vardı. Şömiz kapak olmalı. Ama cildi kaplayan renkli kâğıt çıkmış hafızamdan. Yayınevini de hatırlamıyorum. Sadece o gri kapak, elime aldığımda tıpkı bu gotik roman gibi içimi ürperten. Kime ödünç verdim, niye geri gelmedi, şimdi bir sahafta satılmayı mı bekliyor gibi üzücü soruları geçip romanın konusuna döneyim hemen. Bay Earnshaw, İngiltere kırsalında Yorkshire’da Uğultulu Tepeler adını verdiği konutunda ailesiyle birlikte yaşar. Kızı Catherine, oğlu Hindley, ev hizmetlileri ve sokakta bulup eve getirdiği Heathcliff. Biz hikâyeyi bütün olaylara tanıklık eden hizmetli Nelly Dean’in Bay Lockwood’a anlatısı üzerinden okuruz. Kötü kalpli Nelly! Heathcliff ve Catherine kısa sürede arkadaş olurlar. Geçmişi gizemlidir Heathcliff’in. Sokakta kalmış bir yetimdir. Yabandır, vahşidir. Ama işte severler birbirlerini. Onların aracılığıyla Yorkshire bozkırlarını birlikte gezeriz. Doğa tasvirleri müthiştir. Dönemin tarihi arka planına dair bir şey yazmaz Emily Bronte. Ama bizi o uçsuz bucaksız kırlarda, mevsim mevsim dolaştırır. Yıllar geçip Catherine ve Heathcliff büyüdükçe sevgi bağı aşka döner. Ama aralarındaki sınıf farkı, başta Bay Earnshaw olmak üzere hep hissettirilmiştir Heathcliff’e. Evdeki konumu da öyle şefkatle evlat edinilmiş bir yetim gibi değildir. Evin beyi tarafından sürekli aşağılanır, hor görülür. Sadece temel ihtiyaçları karşılanır. Duygusal anlamda aç biilaçtır. Bu durum onu daha yabanıl kılar. Catherine komşuları olan Thrusscross Çiftliği’nin sahibi Edgar Linton’a, onların medeni ve refah dolu yaşantısına imrenir. Edgar da görür görmez âşık olur Catherine’e. Bir seçim yapmak zorunda kalır. Ya büyük aşkı Heathcliff’i seçerek sefil bir hayat sürecek ya da eğitimli, kültürlü Edgar ile evlenip zengin ve huzurlu bir yuvaya kavuşacaktır. Bu ikilemini kötü kalpli Nelly’ye anlatır. Heathcliff’i seçerse dilenciler gibi yaşayacağını söyler. O sırada aralık kapıdan Heathcliff bunu duyar. Ama Catherine devam eder. “Yine de ona çok âşığım”. Çoktan giden Heathcliff son sözü duymamıştır. Nelly onu görmüştür ama bunu kimseye söylemez. Catherine ile Nelly’nin konuşmasını yarım yamalak dinleyen Heathclif öfke içinde evden kaçar. Verdiği evlilik kararından çoktan vazgeçen Catherine kahrolur tabii. Ama bir yandan da önüne bakması gerekir. İçi kan ağlayarak Edgar ile evlenir. Yıllar sonra Heathcliff bambaşka bir hâlde, zengin ve iyi görünümlü olarak döner Uğultulu Tepeler’e. Onu gören Catherine, kocasıyla büyük aşkı arasında kalır. Heathcliff, Edgar’ın kız kardeşini baştan çıkarır, ona hayatı zindan eder. Catherine’in kardeşi Hindley’i kendisine borçlandırır. Sonunda Uğultulu Tepeler’in sahibi olur. İntikam ateşi hiç sönmez. Catherine hamiledir. Hastalanır, küçük Cathy’yi doğururken ölür. Onu Catherine’in ölümünden sorumlu tutan Heathcliff, Cathy’den nefret eder. Heathcliff, Catherine’in ölümünü kabullenemez, ruhunun etrafında dolaştığını, arkadaşlık ettiğini söyler. Burada kesip romanın sonunu söylemeyeceğim. Bende hiç geçmeyen etkisi, konusundan çok atmosferidir “Uğultulu Tepeler”in. Gotik romanın muhteşem örneklerinden biridir ve kitap sayfaları arasında dolaşırken yanınızdaki pencere hep açıkmış hissi verir; rüzgâr tül perdeyi havalandırırken, uğultusu sözcüklerin üzerine düşer. Romanın içindeki hayaletlerin nefesini hep ensenizde hissedersiniz. “Bilinç dışını yazarlar ve filozoflar keşfetti, ben sadece onu kuramsallaştırdım” diyen Freud’u haklı çıkarırcasına bilinç dışının derinliklerine iner bu romanda Emily Bronte. İd, ego ve süperego kavramlarını karakterler üzerinden ete kemiğe büründürür. Gerçek bir başyapıttır “Uğultulu Tepeler”. Sanki Bronte, bu romanı yazmak için gelmiş gibidir dünyaya. Bitirir bitirmez 30 yaşında da veda eder hayata. Aslında Bronte’nin romanından sinemaya uyarlanan, senaristliğini ve yönetmenliğini Emerald Fennell’ın yaptığı, 13 Şubat’ta vizyona giren, başrollerde Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin oynadığı 2026 yapımı “Uğultulu Tepeler”i yazmak için oturmuştum yazının başına. Ama bir türlü elim gitmedi Sevgililer Günü’nün rüzgârını arkasına alıp gişesini garanti etmeye çalışır gibi duran bu filmi yazmaya. Güzelim gotik romanı bir aşk, tutku, ihtiras hikâyesine çeviren. Kurdeleler, elmaslar ve pırlantalardan, ihtişamdan geçilmeyen. Hiçbir derinliği olmayan. Diyeceğim o ki… Canınız yıkıcı bir aşk hikâyesi seyretmek istiyorsa filmi görün tabii. Ama yok şöyle çok sağlam, derinlikli bir roman okumak istiyorsanız ve hâlâ okumadıysanız mutlaka “Uğultulu Tepeler”e yer açın kütüphanenizde. İyi haftalar.