Yenilgiler ve Karşı Devrimler Çağında Dünya

Semiha Durak Tariq Ali, solun dünya çapında tanınmış ve çizgisinden taviz vermeyen sesleri arasında yer alıyor. Sömürgeciliğin çöküşünden Vietnam Savaşı protestolarına, Soğuk Savaş sonrasından bugün manşetleri belirleyen çatışmalara kadar, pek çok tarihsel dönüm noktasına yakından tanıklık etmiş bir isim. 2024 yılında yayımlanan anı kitabı You Can’t Please All (Herkesi Memnun Etmek Zor), bütün bu tanıklığın; devrimler, yenilgiler ve mücadelelerle şekillenmiş bir yolculuğun izini sürüyor ve Lahor’dan Londra’ya, Vietnam’dan Diyarbakır’a uzanan geniş bir hatta ilerliyor. Tariq Ali ile bir araya geldik ve geçmişten bugüne uzanan bir perspektifle, ABD’nin dünya siyasetindeki belirleyici rolünü, Latin Amerika’daki gelişmeleri, Gazze’yi, Türkiye’yi, Britanya solunu ve dayanışma hareketlerinin karşı karşıya kaldığı baskıları konuştuk. Kitabınız, politik bilincinizi şekillendiren bir olayla, Lumumba’nın suikastıyla başlıyor. Lumumba, Bandung Konferansı’ndan ve onun temsil ettiği  anti-emperyalist dalgadan, Bandung Ruhu’ndan etkilenmişti. Bugünden geriye baktığınızda, o ruh hâlâ var mı? Ya da yeniden ulaşma umudu var mı? Bence Bandung Ruhu çok derine inemedi. Yeni bağımsız olmuş ülkelerin kendi güçlerini değil, şunu ilan etme çabasıydı: “Biz egemen devletleriz. Herkesten bağımsızız. Kendi politikalarımız olacak. Eski emperyal güçler tarafından yönetilmeyeceğiz.” Bu bir ölçüde gerçekleşti. Çin son derece egemen bir devlet. Hindistan da öyle — Bandung’da temsil edilen büyük ülkelerden ikisi. Ama gerçek şu ki Hindistan hükümeti, bu söyleşiyi yaptığımız anda bile, gümrük tarifeleri konusunda geri adım atıyor ve ABD’ye büyük tavizler veriyor. Yani dünyanın birçok yerinde sömürgesizleşme bütünüyle tersine çevrilmiş değil, ama kısmen tersine çevrildi. Arap dünyası yeniden sömürgeleştirildi. Gerçek bu: Irak, Libya ve Suriye; ABD’yle ittifak içinde olan ya da ABD ve İsrail’in onayıyla hareket eden güçler tarafından ele geçirildi. Afrika’nın bazı bölgelerinde gördüğümüz de bu. Lumumba ve Kongo’dan söz ettiniz. Bugün Kongo nedir? Fiilen bir İsrailli iş insanının kontrolünde. Sudan’a baktığınızda da durum son derece üzücü. İç savaş başlatıldı. Birleşik Arap Emirlikleri nedir? Bunlar önce Britanya İmparatorluğu tarafından yaratılmış, şimdi ise Amerikan İmparatorluğu tarafından kontrol altına alınmış ülkeler. Özellikle BAE, kendisinden ne istenirse onu yapıyor. Konuşma tarzları, üslupları, Amerika Birleşik Devletleri’nin tam bir taklidi. Peki bunlar kim? Bu bölgeye nasıl sömürgesizleşmiş diyebiliriz? Hiçbir zaman tam anlamıyla sömürgesizleşmedi. Bunlar Britanya İmparatorluğu tarafından kurulmuş küçük petrol istasyonlarıydı ve zamanla çoğunlukla Amerikan İmparatorluğu tarafından yönetilen devletlere dönüştüler. Elbette kendilerine özgü koşullar var. Bugün tanık olduğumuz şey Amerikan İmparatorluğu’nun son yönelimi. İnsanları şaşırtan şey — beni değil, ben o kadar şaşırmıyorum — Trump ve çevresinin bunu çok açık biçimde dile getirmesi. “Grönland’ı istiyoruz.” Son yüz yıldır Amerika’nın başka ülkeleri bombalamasını, işgal etmesini ve savaşlar yürütmesini izleyen Avrupalılara soruyorum: Buna neden bu kadar tepki gösterdiniz? ABD, sizin desteğinizle Arap dünyasını mahvetti. Şimdi Grönland’ın alınmasını istemiyorsunuz — neden? Derilerinin rengi beyaz olduğu için mi? Oysa Danimarkalıların el koyduğu yerli halk zaten öyle değil. Kanada da şimdi biraz uyanıyor. Yıllardır Amerika Birleşik Devletleri’ni mutlu bir köpek gibi takip etmenin ardından, artık başka şeyler düşünmek zorunda kalıyorlar. Ve gerçekten ABD’nin kendilerini de alabileceğinden endişe ediyorlar — ki alabilir. Trump ve grubunun bu yönelimi, Amerikan İmparatorluğu’nun uzun zamandır yaptıklarının devamı; tek fark bunu açıkça söylemeleri. “Biz Amerika’yız. Güç bizde.” Pentagon birkaç hafta önce yayımladığı bir açıklamada açıkça şunu söyledi: Hükümetleri devirebiliriz, istediğimizi yenebiliriz. İşte içinde yaşadığımız dünya bu. Bu dünyada asıl soru şu değil: Amerika Birleşik Devletleri’ne askeri olarak meydan okuyabilecek hareketler var mı? Yok. ABD’ye karşı en etkili mücadele yolu, kendi halkının Minneapolis ve başka şehirlerde yaptığı şeylerdir. Umudumuz bu — Amerikan halkının bir gün bir şey yapması. BUGÜN DAYANIŞMA HAREKETİ KURABİLMEK DAHA ZOR Vietnam dayanışma hareketinin önde gelen isimlerinden biriydiniz. Bugünle kıyaslandığında, özellikle Gazze ya da ABD’deki dayanışma girişimleri düşünüldüğünde, örgütlenme ve dayanışmanın sürdürülme biçiminde ne değişti? Vietnam’la Dayanışma Hareketi döneminde yarı-devrimci bir çağda yaşıyorduk. Latin Amerika’da devrimler patlak veriyordu. Nikaragua’da Sandinistaların zaferini görmüştük. Vietnamlıların Amerika Birleşik Devletleri’ne siyasi ve askeri bir yenilgi tattırdığını, onları Vietnam’dan çekilmek zorunda bıraktığını gördük. Bu büyük bir zaferdi. Doğu Avrupa’da -örneğin Çekoslovakya’da- “insan yüzlü sosyalizm” sloganı etrafında büyük bir kitlesel hareket vardı. İçinde yaşadığımız dönem buydu. Ve 1968 Mayıs–Haziran’ında Fransa’da kapitalizm tarihinin en büyük genel grevini gördük. Devrimci bir dönemdi. Yenildik, ama mücadele biçimimiz buydu. Dolayısıyla Vietnam’la dayanışma yalnızca iyi niyetli ya da pasif bir destek anlamına gelmiyordu. “Siz kazanın çünkü sizin zaferiniz bizim de zaferimiz olabilir” diyorduk. Yani çok farklı bir zamandı. İsrail’in savaşı (Filistin halkına karşı yürütülen ve Gazze’de yapılanlarla simgelenen soykırım) Amerika’nın dünyaya hâkim olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Bu nedenle dayanışma hareketi kurmak bir bakıma daha zor oldu. Ama kuruldu. Eski biçimde kurulmadı, çünkü farklı bir dönemde yaşıyoruz. Bir örnek vereyim: İsraillilerin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Avrupa Birliği’nin desteğiyle Filistin’de gerçekleştirdiği soykırımda Amerikalılar belirleyici rol oynuyor. Onlar olmadan bu mümkün olmazdı. Bunu açıkça söylüyorlar: “Evet, arkasındayız.” Trump, Miriam Adelson için açıkça böbürleniyor: “Bakın, bankada milyarlarca doları var.” Ve Knesset’te, neşeli bir diyalog sırasında Adelson, “Aslında daha fazlası var,” diye karşılık veriyor. Trump da gülüyor: “Söylediğimden daha fazla.” İşte yaşadığımız dünya bu. İnsanların yüzleşmek zorunda olduğu dünya bu. Yine de dayanışma hareketleri ortaya çıktı. Her zaman şunu söylerim: Amerika Birleşik Devletleri’nde, özellikle İsrail meselesinde, dayanışma hareketi kurmak kolay değildir. Ama kuruldu. Üniversite hocaları, öğrenciler… Bununla birlikte, sivil özgürlüklere ve haklara yönelik çok sert bir saldırı da yaşandı. ICE bunun simgesi hâline geldi; sokaklarda dolaşıp Amerikan vatandaşlarını öldürebiliyorlar. Bu sadece ırkçılık değil; aşırı sağa, yarı-faşist uygulamalara varan bir otoriterlik. Bir kadını kurtarmaya çalışan birine yaklaşıp onu vuruyorsunuz ve o kişi bir hemşire çıkıyor. Amerikalılar bu anlamda içeride ve dışarıda her zaman tutarlı oldular. Şu anda üzerinde çalıştığım kitabın adı: The Wild West and Its Prey (Vahşi Batı ve Avı). Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri üzerine; bir de Çin’in yükselişi üzerine. Gerçekte, en başından beri böyle davrandılar. Amerika’nın kuruluş biçiminde bir şey var. Ve bunu şimdi daha da açık yapıyorlar. Hem Britanya’da hem Amerika Birleşik Devletleri’nde. Fransa’da Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki La France Insoumise de soykırıma bütünüyle karşı. Kolayca geri püskürtülemiyorlar. Önümüzdeki seçimlerde ne olacağını göreceğiz. Ama sesler olacak. Ve bu durum Demokratları ciddi biçimde etkiliyor. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Trump’ın yerine aday göstermeye çalıştıkları kişiler tamamen işe yaramaz. Aynı şeyleri yapacaklar. Geçen gün Münih’te bir panelde Hillary Clinton’ı gördünüz. Trump’ın yaptığı her şeyi kendilerinin de yaptığını övünerek anlatıyor. “Onda özel bir şey yok,” diyor. Clinton göçmenleri sınır dışı etti. Obama, Trump’tan daha fazla göçmeni sınır dışı etti. “Biz bunu sokakta Amerikalıları vurmadan, daha nazik bir şekilde yapabiliriz.” Doğru olabilir. Ama bununla övünmek ne demek? Aynı şeyi yapıyoruz demek. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Libya’yı işgal edip Kaddafi’yi linç etmeye karar verdiği dönemde Dışişleri Bakanı olan bir kadın. Yaptıkları buydu, onu linç ettiler. Ve Tripoli’ye gittiğinde ne dedi? “Geldik, gördük, öldü.” Şimdi Trump’ı kendi halkına karşı acımasız olmakla suçlayan kişi bu. Bunlar para kazanmak için siyaset yapan politikacılar. Trump gibi. “ARAP DÜNYASI NE ZAMAN BİR CHAVEZ ÇIKARACAK?” Şimdi de Venezuela Devlet Başkanı kaçırılıp ABD’de gözaltına alındı. Küba yakıt krizi ve kıtlıkla karşı karşıya. Bu durum Latin Amerika’nın geleceği için ne anlama geliyor? Büyük bir yenilgi. Venezuela, Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı ve Avrupa’nın da desteklediği ağır yaptırımlarla yenilgiye uğratıldı. İlginç olan şu: Avrupa başlangıçta “Yaptırımları siz uygulayabilirsiniz, biz uygulamayacağız” dedi. Ama hayır, desteklediler. İngiltere Merkez Bankası’nda tutulan, miktarını bilmediğim milyonlarca ya da milyarlarca dolarlık Venezuela altınını, Amerikan politikasını destekledikleri için Venezuela hükümetine teslim etmeyi reddettiler. Avrupalılarla Amerika Birleşik Devletleri arasındaki iş birliğinin boyutu bu, düşmanlarına karşı birlikte hareket ediyorlar. Venezuela’ya uygulanan yaptırımlar, ülkenin petrolünü kullanmasını ve satmasını büyük ölçüde engelledi. Boğucu bir durum yarattı. Birçok insan iş bulmak için ülkeyi terk etti. Bunun temel nedeni buydu. Venezuelalıların kendi hataları olmadı demiyorum. Oldu. Ama ülkenin çöküşün eşiğine gelmesinin nedeni bu değildi. Venezuela söz konusu olduğunda ilginç olan şu: Chávez öldü. Öldürüldü mü? Bilmiyorum. Onun öldürüldüğüne inanan çok kişi var. Bu ihtimali tamamen göz ardı etmek zor. Yerine Maduro geldi. Maduro durumu yönetemedi. Chávez’in zekâsı ve halk nezdindeki karşılığı gerçekten şaşırtıcıydı. Bir keresinde Katar’a bir konferans vermeye gitmiştim. Chávez de bir petrol toplantısı için oradaydı. El Cezire’deki gazetecilere, “Chávez’le yaptığınız röportaj nasıldı?” diye sordum. “Biliyor musun Tariq,” dediler, “röportajı Arapça seslendirdik ki insanlar altyazı okumak zorunda kalmasın. Şimdiye kadarki en yüksek izlenme oranına ulaştı.” O kadar çok e-posta gelmiş ki yanıtlamak için ek personel almak zorunda kalmışlar. “Peki ne diyordu e-postalar?” diye sordum. “Hepsi farklı biçimlerde aynı soruyu soruyordu.” “Neydi o soru?” “Arap dünyası ne zaman bir Chávez çıkaracak?” Arap dünyasında, her yerde insanlar bunu soruyordu. Chávez trajik biçimde öldü ve bana göre şüpheli şekilde. Yerine gelenler durumu tam olarak yönetemediler. Amerika Birleşik Devletleri’nin baskısı altında gizli müzakerelere başladılar — Maduro da bu görüşmelerin bir parçasıydı — ve teslim olmayı kabul ettiler. Ama Amerikalılar Maduro’yu görevde bırakmak istemedi. Çünkü onu yerinde tutmak kendi açılarından ve müttefikleri açısından iyi görünmeyecekti. Bu yüzden Maduro’ya Türkiye’de yaşama teklifinde bulundular. “Türkiye’de deniz kenarında büyük, güzel bir ev buluruz. Ailenle yaşarsın. Hiçbir zaman para sıkıntısı çekmezsin. Ya da istersen Çin’e, Rusya’ya gidebilirsin. Ama Venezuela’yı terk etmelisin.” Yine de hakkını teslim etmek gerekir — reddetti. “Hayır, Venezuela’yı terk etmeyeceğim,” dedi. Bunun üzerine tutuklamaya karar verdiler. Daha önce Panama’da Noriega’ya yaptıkları gibi. Ve işin korkunç tarafı şu: Delcy Rodríguez ve kardeşinin Maduro’nun alınmasına yeşil ışık yaktığına dair çok az şüphem var. Çünkü yüz kişilik bir komando birliği öylece gelip Kübalı muhafızları öldürmez — ya da muhafızlar onlar gelmeden mi öldürüldü, bilmiyoruz — ve halk milislerinin başındaki Cabello hiçbir şey yapmaz. Venezuela ordusu ve halk milisleri yüz kişinin devlet başkanını kaçırıp götürmesini izliyor. Ertesi gün “Bu, Rodríguez ailesinin işbirliğiyle yapılmıştır” dediğimde insanlar bana kızdı. Şimdi kabul edildi. Kardeşi bir röportaj verdi ve “Her istediklerini vermeye karar verdik” anlamına gelen ifadeler kullandı. İsrail’le tüm ilişkilerini kesmiş olan Venezuela, bugün tankerleriyle İsrail’e petrol gönderiyor. Bu çok üzücü. Bir teslimiyet. Solun toparlanması uzun zaman alacak. Zara Sultana’ya verdikleri tepki bu yüzden kötüydü. Bir ara, “Daha parti kurulmadan bölünecekler mi?” diye düşündüm. Öyle görünüyordu. Ve partiye yönelik sevgi ve sempati çok hızlı kayboldu. 800 bin kişi katılmış ya da ilgi göstermişti. Ama davranış biçimleri her şeyi mahvetti. Bir taraf diğerini suçladı, para meselesi konuşuldu. Sol içinde bu tür konuşmalar insanları tiksindirir. Toparlanırlar mı bilmiyorum. Umarım toparlanırlar, ama sanmıyorum. Peki Green Parti icin ne düşünüyorsunuz? Green Parti şanslıydı çünkü etkili bir siyasetçi olan Zach Polanski’yi lider olarak buldular. Ana akım siyasete müdahale edecekseniz belli özelliklere sahip olmanız gerekir. Polanski’de bu özellikler var. Keskin, çekingen değil. Starmer’a yönelik eleştirileri, İsrail’e yönelik eleştirileri, yolsuzluğu teşhir etme biçimi, Mendelson meselesini ele alış şekli — hepsi iyiydi. Ama programlarında NATO yanlısı bir madde bulunması ciddi bir zayıflık. Bence o da bunun farkında. NATO tartışması çok karışıktı ve küçük bir grup yönü NATO yanlısı bir çizgiye çevirdi. Eğer NATO yeni bir savaşa girerse bu, Yeşilleri zor durumda bırakır. Önceki lider Caroline Lucas Stop the War kampanyasından çekilmişti. Devletin ona ne söylediğini bilmiyoruz ama kampanyanın parçası olmak istemedi. Polanski ondan çok daha iyi. Mart sonunda yapılacak ara seçim önemli. İki nedenle önemli: İşçi Partisi o sandalyeyi koruyamaz ve Reform kazanırsa, bu Manchester gibi geleneksel olarak İşçi Partisi kenti için büyük bir darbe olur. Sorun şu: Reform kazanırsa ikinci kim olacak? Yeşiller mi, İşçi Partisi mi? Şu anda İşçi Partisi tek isteği ikinci olmak. Sonra sola baskı yapacaklar: “Reform’u yenmek için bizimle birleşin.” Bazıları buna boyun eğecek. Ama bana göre İşçi Partisi artık siyasi bir güç değil. Hızlı ölmez belki ama yavaş bir ölüm yaşıyor. İnsanlar güvenlerini kaybediyor. Mayıs’ta da  yerel seçimler var. İşçi Partisi’nin iyi sonuç alacağını sanmıyorum. Güçlü bir alternatif parti olsaydı ve Yeşillerle birlikte seçim ittifakı kurulsaydı farklı olabilirdi. Galler’de Galli milliyetçiler sola kaydı ve bazı önemli bölgelerde İşçi Partisi’ni yeniyor. Göreceğiz. Nigel Farage gibi bir figürün muhafazakâr başbakan adayı olarak görülmesi ve bazı muhafazakâr bakanların ona katılması başlı başına çarpıcı. Bunun temel nedeni Starmer hükümetinin — ya da Starmer-Mandelson hükümetinin — hiçbir şeyi değiştirememesi. “Büyük bir zafer kazandık, istediğimizi yaparız, insanlar kabul eder,” diye düşündüler. Starmer’ın yaptığı tek şey şu oldu: “Muhafazakârlar gibiyiz ama daha terbiyeliyiz.” Mandelson’un adının Epstein dosyalarında geçmesi büyük bir skandal oldu. Dosyalar elit ağları açığa çıkardı ama özellikle bir isim birçok kişiyi hayal kırıklığına uğrattı. Noam Chomsky’yi yıllardır tanıyorsunuz. Bu ilişki sizce Chomsky’nin çalışmalarının güvenilirliğini etkiler mi, ya da etkilemeli mi? Hayır. Bu konudaki görüşlerim çok net. Noam’ın Vietnam’dan bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırılarını eleştirerek savaş karşıtı harekete yaptığı katkı son derece önemli. Neden bunu inkâr edelim? Epstein o dönemlerde ortada bile yoktu. Epstein’ın davetini kabul ederek büyük bir hata yapmış olsa bile, bu onun yazdığı onlarca kitabı geriye dönük olarak yargılamak için neden kullanılsın? Bu nasıl bir zihniyet? Hoşuma gitmiyor. Evet, Epstein’a gitmesini, orada Steve Bannon gibi absürt kişilerle bir araya gelmesini eleştirebilirsiniz. Eleştirin. Ama bazıları kitaplarını raflardan indirmekten söz ediyor. İndirmek istiyorsanız indirin. Bunda bu kadar büyütülecek ne var? Epstein meselesi üzerinden eleştirebilirsiniz. Ama şunu da söylemeliyim ki, Noam’ın ilk eşi Carol hayatta olsaydı bunlar olmazdı. Carol çok sıcak, çok değerli bir yoldaştı. Noam’ın bazı hatalar yapmasını engellerdi. Ne yazık ki öldü. Şimdi ortaya çıkan bazı e-postalara — Noam’ın imzasını taşıyanlara — şüpheyle bakıyorum. Epstein’a “En yakın, en sevgili dostum” diye yazmak, Noam’ın tarzı değil. Epstein kimsenin dostu değildi. Ya da şöyle diyebilirsiniz: herkesin dostuydu. Para konusuyla ilgilenen eşiydi. Noam, parayı eşinin yönettiğini söylemişti. Savunmaya çalışmıyorum. Sadece, insanın başına nelerin gelebileceğini görmek gerekiyor diyorum. Zor bir durum. Elitler, milyarderler ve bu tür ağların iç içe geçtiği bir dönemde entelektüel sorumluluk ne anlama geliyor peki? Bence entelektüel sorumluluk, bu insanlardan uzak durmayı da içermeli. Çok dikkatli olmalısınız. Onlarla tartışabilirsiniz — ben 50 yıldır sağcılarla tartışıyorum. Ama bu yapı pedofili üzerine kurulmuş bir yapıydı. Yozlaşmış, iğrenç bir yapıydı. Kimse buna bulaşmamalıydı. Noam da bulaşmamalıydı. Şimdi Brezilya’daki bir hastanede yarı komada yatıyor. Eşi oraya Lula dâhil ünlüleri getiriyordu onu görmeye. Ne için? Sonra bir açıklama gönderiyor: “Özür dileriz.”  Tamam, güzel. Peki neden buna izin verdin? Noam’ın en çok dinlediği kişiydin. Onu bu çevrelerden uzak tutman gerekirdi. Epstein büyük bir yağcıydı. İlgi odağı olmayı severdi. Noam’a bir ünlü gibi davranıyordu. Ama Noam da yetişkin biri olarak bunu anlamalıydı. Epstein’ın Mossad’la bağlantılı olduğu iddiaları hakkında ne  düşünüyorsunuz? Bundan hiç şüphem yok. Elimizde kanıt yok ama bir gün ortayaçıkar. Mossad, Epstein ve Ghislaine Maxwell gibi insanları kullanmadıysa aptallık etmiştir. Robert Maxwell’in İsrail ajanı olduğu biliniyor. Gerçek bir gun ortaya çıkar. Emekli istihbaratçılar bazen emekli olduktan sonra konuşur. “Filistinlilere sempati duyuyoruz” derler. Hatta “Biz Filistinli olsaydık biz de savaşırdık” diyenler var. O zaman insan şunu soruyor: Bu kurumları yönetirken neden söylemediniz?