Geçen haftaki yazımı, Adalet ve İçişleri Bakanlıklarına yapılan yeni atamalara da işaret ederek "Ya Taktik Geri Çekilme Ya Açık Saldırı" ara başlığı verdiğim bölümle bitirmiş, "Bekleyelim, göreceğiz" demiştim. Fazla beklemedik, öyle anlaşılıyor ki iktidar, öngördüğümüz gibi giderek sertleşecek bir baskı döneminin kapılarını açıyor. Adeta bir "savaş" kabinesi kuruluyor. İktidarın, muhalefetin baskısı ve eylemleri karşısında sıkıştığı, ekonomik krizin yıkıma uğrattığı halkın tepkileri karşısında bunaldığı ve toplumsal tabanının durdurulamaz şekilde dağılması nedeniyle paniğe kapıldığı görülüyor. Bir çıkış arayan ve iktidar ömrünü uzatmaya çalışan İslamcı hareket, sorunu baskıları artırarak, devletin şiddet aygıtlarını daha çok devreye alarak çözeceğini sanıyor. En azından bunu denediği anlaşılıyor. AKP iktidarı, Ramazan ayının da gelmesini değerlendirerek bin yıllık yöntemi bir kez daha kullanmaya çalışıyor. Laiklik ve demokrasiyi savunanları "din düşmanı" gibi göstererek kendisinden uzaklaşmaya ve çözülmeye başlayan dindar tabanını tutmayı hesaplıyor. AKP, o dindar kesimlerin esas olarak Cumhuriyetin kazanımları ve birikimi ile sorunları olmadığı için kendisinden uzaklaşabildiğini anlamak istemiyor. AKP hızla çekirdek tabanına doğru daralıyor. İktidarı kaybetme korkusu onu daha saldırgan hale getiriyor. Erdoğan iktidarı, "Laikliği birlikte savunalım" çağrısını yapan ve "Türkiye gerici-şeriatçı bir kuşatma altında!" başlıklı bildiri yayınlayan aydınlara ve sanatçılara karşı bir hukuksal süreç başlatmaya hazırlanıyor. Bu bildirinin yayınlanmasını bir fırsata çevirmeye ve bir saldırı gerekçesi haline getirmeye çalışıyor. Üstelik bunu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilkokul öğrencilerine, "Evinizde ailenizle birlikte iftar yaptığınız sofradan fotoğraf getirin" diye genelge yayınladığı günlerde yapmaya kalkışıyor. SİYASAL İSLAM YABANCI İDEOLOJİDİR! Sanılanın aksine siyasal ya da radikal İslamcılık, geleneksel bağlara sahip "yerli ve milli" bir hareket değildir. Bu topraklara ve kültüre yabancı, kökleri dışarıda ve emperyalizmin imalatı gerici-faşizan bir ideolojidir. Neredeyse tamamı soğuk savaş döneminin ve emperyalizmin ürünüdür. Emperyalizmin sola karşı, İslam dünyasını kontrolü altında tutmasının ve zengin enerji kaynaklarının sömürülmesinin bir aracıdır. Türkiye İslamcılığının, Osmanlı seçkin dindarlığı ve kent İslamı ile de bir bağı yoktur. Medrese İslamına daha yakın, ama halk İslamına ise neredeyse taban tabana zıt ve yabancı bir ideolojidir. Ülkemizdeki İslamcılık, bazı geleneksel tarikatlar bir yana bırakılırsa eğer, neredeyse başından itibaren emperyalizm ve istihbarat örgütlerinin anti-komünist operasyonlarının ideolojik bir imalatıdır. Bir operasyonel sokak gücü olarak 1950 ve 60’larda temelleri atılan bir güç olarak şekillenmiştir. (Bu konuda Yeni Ülke dergisinin 33. sayısına yazdığım makaleye bakılabilir.) Komünizmle Mücadele Dernekleri, Büyük Doğu dergisi, Nurculuğun kimi kolları istihbarat örgütlerinin kontrolündeki siyasal İslamcı grupların hem tipik örnekleri hem de çıkış kaynaklarıdır. Sanılanın aksine soğuk savaş döneminde "Milli Görüş" hareketinin çıkışında da emperyalizm ve istihbarat vardır. Mehmet Şevket Eygi ve 1960’larda çıkardığı Bugün gazetesi bunun açık kanıtıdır. Bugün gazetesi Müslümanları ABD 6. Filosu’nu kıble alarak namaza çağıran ve 16 Şubat 1969’da Taksim Kanlı Pazar katliamını kışkırtan yayın organıdır. Bu gazetenin sahibi ve başyazarı Eygi, son olarak yazdığı Milli Gazete’de (28 Şubat 2008) köşesinde "Amerikan nüfuzu altında” olduklarını ve bunun İslamın “Ehveni şerriye kaidesine uygun” düştüğünü ileri sürecek, Deniz Gezmiş ve devrimcilere "terörist" diyecekti. Büyük Doğu dergisi ve Necip Fazıl hareketi de farklı değildi. Tipik bir İslamcı-faşist ideolojinin teorisini yapan Kısakürek tam anlamıyla soğuk savaş gericisi, emperyalizmle işbirliği savunucusu ve ırkçıydı. Geleneksel dindarlık ve halk İslamıyla hiçbir ilişkisi yoktu. Uzun bir dönemi alkolik ve kumarbaz olarak geçirmişti. (O yıllara sonradan buhran dönemim demişti.) Söz konusu örgüt, yayınlar ve lider kadrolarının çıktığı çevrelerin tümü ABD emperyalizminin, Kontrgerilla adlı derin NATO yapılanmasının ve istihbarat örgütlenmesinin kontrolündeydi. Bu köksüzlük, İslamcı hareketleri devletle, egemen sınıf ve güçlerle ilkesiz, kişiliksiz ve simbiyotik bir ilişki kurmaya yöneltiyordu. Ehveni şerriye kaidesi ve takiyye, İslamcı hareketin siyaset tarzıydı. Bu "tarzı siyaset" devam ediyor. Emperyalizm, hala Orta Çağ’ını aşamayan İslam dünyasında Türkiye’yi, daha doğrusu cumhuriyeti bir model olarak kendi çıkarlarına engel olarak görüyordu. Zaten daha sonra Huntington, Kemalizmi ve Kemalist cumhuriyet modelini neden engel olarak gördüklerini, "Uygarlıklar Çatışması" makalesinin yazarı açıkça belirtecekti. Sosyalist blok da dağıldığına göre modernleşme ve laiklik çizgisindeki bir ülkeye, işbirlikçi de olsa artık gerek yoktu. Pekâlâ, emperyalizm ve Batı ile uyumlu bir ılımlı İslam ülkesi olabilirdi. Kamucu ya da halkçı ulus devletleri yıkmak gerekiyordu. MEDRESE-SARAY İSLAMI VE HALK DİNDARLIĞI Belli kırılmalarla Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne aktarılan medrese ve saray İslamı da bu topraklara, halk arasındaki din anlayışına, Anadolu ve Rumeli kültürüne yabancıdır. Oysa bir süredir sürekli gündemde tutulan bir "milli ve manevi değerlerimiz" söylemi var. İktidar, yandaş medya ve yargı tarafından sıkça kullanılan ve dinsel motivasyonlu baskı ve sindirmenin aracı haline gelen bir söylem. Peki, neyin "milli ve manevi değer" olduğunu kim takdir ediyor? İktidar ve Siyasal İslamcılar! Tanımlıyor ve dayatıyorlar. Ancak, sürekli tekrarlanarak genel kabule dönüştürülmeye çalışılan bu "milli ve manevi değerler" klişesi ile ifade edilen şeyin İslamın Türk yorumuyla, halk (folk İslam) ile hiçbir ilgisi yoktu. Selefiliği, Eşariliği, Arap İslamını ve İhvan-ı Müslimi ifade ediyordu. Ancak, kendi yorumlarını ve ideolojik anlayışını, halkın, bütün müslümanların inancı gibi sunma cinliğini yapacaklardı. Siyasal İslamcılar, bir mezhebi bile değil, o mezhebin dar, tutucu ve radikal bir yorumunu temsil ediyordu. Yapılan dar mezhepçi bir dayatmadan ibaretti. Yani liberallerin, solun zihin dünyasına da soktuğu gibi, "Türkiye toplumunun büyük bölümü Müslümandır, o nedenle İslamcı demokrat bir partinin iktidara gelmesi normaldir" şeklindeki saçmalığın doğru bir yanı yoktu. Nasıl bir Müslümanlıktı bu, kimleri temsil ediyordu, yetkiyi kim vermişti? Bu soruların yanıtı yoktu. Türklerin İslamı kabul ve kavrayışı daha çok Buharalı İmam Maturidi ve Bektaşiliğin kaynağı olan Hace Ahmet Yesevi öğretisidir. İmam Maturidi, Hanefi İslam içindeki "akılcı" ekolü temsil eder ve Sünni Müslüman Türkler daha çok bu ekol üzerinden İslam ile ilişkilenmiştir. Bektaşilik ve Alevilik ise Oğuz Türkmen boyları arasındaki bir dönem en yaygın, dahası çoğunluk inancıdır. Gerek Selçuklu’da gerekse Osmanlı’da halk İslamı ile saray ve medrese İslamı arasındaki farklılığın ve çatışmanın kaynaklarından biri de budur. Son derece sınıfsal bir niteliği vardır. Liberallerin ve İslamcı ideologların yarattığı illüzyon, solun, özellikle CHP gibi Kemalist ya da sosyal demokrat çevrelerin siyasal İslamcılığın gerçek niteliğini görmesini de uzun süre engelledi. Bu illüzyon yer yer devam ediyor. Oysa Türkiye zaten bir ılımlı İslam ülkesiydi. Türkiye Müslümanlığı siyasal rejimi belirleyecek bir iddiaya da niteliğe de sahip değildi. Laik Cumhuriyetle çatışmayan, modernleşmeyi içselleştiren uyumlu ve ılımlı bir İslam anlayışı toplumdaki en yaygın kültürel doku ve inanç motifiydi. İşte bu insan tipi (yurttaş profili) ve toplumsal doku ile oynadılar. LAİKLİK SINIFSALDIR Siyasal İslamcılar bu dengeyi bozarak toplumun dokusunu değiştirmeye giriştiler. Bugün toplumda yaşanan gerilim ve kültürel krizin nedeni bu olgudur. Kültürel ve ideolojik kriz... AKP ve siyasal İslamcılar, Türkiye Müslümanlığını, halk İslamını ele geçirerek, onun üzerinde hegemonya kurarak, bunu tükenmez bir iktidar kaynağına ve gücüne dönüştürmeyi amaçladılar. Bugün bu deniz de bitiyor. Ancak, kurdukları ve sürdürülebilir olmayan yağma ve talan düzeni; bir yandaş sermaye kesimi yaratma girişimi; topluma ve ülkeye kurdukları tuzakların çökmesine yol açtı. Toplum direndi. AKP sermaye sınıfının bütününün değil, yırtıcı İslamcı-muhafazakâr oligarşinin siyasal gücü olarak konumlandı. Halk dindarlığıyla ilişkisi koptu. Sonuç olarak; siyasal İslamla mücadele, iktidarın eğitimin laik niteliğini değiştirme girişimine şiddetle karşı koymak, ihtiyaç fazlası din okullarına itiraz, hiçbir şekilde İslam dini ile kavga etmek anlamına gelmeyecektir. Aklın ve vicdanın özgürleşmesi anlamına gelen laiklik öncelikle halka, emekçilere gereklidir. Çünkü laiklik sınıfsaldır. Dinciliğin eleştirisi tamamlanmadan, siyasal İslamcılık ideolojik ve politik bakımdan yenilgiye uğratılmadan, sınıfsal ve toplumsal bir mücadeleye girişmek, dahası başarılı olmak mümkün değildir.