Mecburi hizmet kurasında Nizip’in Salkım köyü sağlık ocağını çekmiştim. İstanbul’dan uzun, yorucu bir otobüs seyahati ve gün boyu süren bürokratik işlerden sonra akşam saatlerinde köye varıp lojmanıma yerleştim. Tam yatağa girmiştim ki zil çaldı. Acil bir hasta için çağırıyorlar. Meslek hayatımdaki ilk hastam. Yakındaki bir köyden gelmiş kırk yaşlarında bir erkek. Muayene masasının üzerine yatmış, dizlerini karnına toplamış, acı içinde kıvranıyor. Ya akut apandisit gibi ameliyatlık bir vaka; ya da mide ağrısı, idrar yolu enfeksiyonu gibi tedavi edebileceğim bir durum. Muayene için hastanın yanına yaklaşıyorum. Daha şikâyetini soramadan feryat etmeye başlıyor; “ Ez dı mırım aney, ez dı mırım!” O an paniğe kapılıyorum. Tıp fakültesinde bir yığın hastalığı ve tedavisini öğretmişlerdi ama karşılaşacağım hastanın anadilinin Kürtçe olabileceğini hiç söylememişlerdi. Telaşla “Ne diyor?” diye soruyorum. Neyse ki yanındakiler Türkçe biliyor. Hastanın “ Ölüyorum anne , ölüyorum” dediğini aktarıyorlar. Muayenemi bitirip iğnesini yapıyorum. Birazdan ağrısı geçince rahatlıyor; teşekkür ederek gidiyor. Ertesi gün ilk işim hastalarla diyalog kurabilecek kadar Kürtçe öğrenmeye çalışmak oluyor. ∗∗∗ SSK Okmeydanı Hastanesi’nde acil nöbetindeyim. Bir ara yataklı servisteki hemşire geliyor. İçimizde Kürtçe bilen olup olmadığını soruyor. Gözlemde yaşlı bir Kürt kadın hasta acı içinde bağırıp duruyormuş. Hiç Türkçe bilmiyormuş, yakınları da yanında yokmuş. Ne yapacaklarını şaşırmışlar. Belki işe yarar diye hastayla Kürtçe konuşmaya çalışıyorum ama olmuyor. Ertesi sabah nöbeti devrederken, o yaşlı hastanın acılar içinde inleyerek öldüğünü öğreniyorum. İnsanın yaşamla ölüm arasında gidip gelirken çevresindekilere derdini anlatamaması ne büyük bir acıdır kim bilir! ∗∗∗ Aslında Kürt hastaların sağlık hizmeti alırken karşılaştıkları sorunlar ne kadar yaygındır ama bizde akademinin ısrarla görmezden geldiği, uzak durduğu bir mevzudur. Bu konudaki istisnai bir çalışma birkaç yıl önce yayınlandı. Montreal Üniversitesinden Tevfik Bayram ve Koç Üniversitesinden Sibel Sakarya’nın “Sağlık hizmetlerine erişimde ortaya çıkan bir tema olarak baskı ve içselleştirilmiş baskı”yı konu alan niteliksel araştırması Şırnak şehir merkezi ve merkeze yakın bir köyde yapılmış. Araştırma anadili Kürtçe olan ve Türkçe konuşmayan 12 katılımcı ile derinlemesine görüşme yöntemi ile gerçekleştirilmiş. Araştırmada Levesque ve arkadaşlarının “Hasta Merkezli Sağlık Hizmetlerine Erişim Çerçevesi” kullanılmış. Sağlık hizmetlerine erişim bu çerçevede ihtiyaçların algılanması ve bakım arzusu, sağlık hizmeti arama, ulaşma, kullanma ve sonuçlar olarak beş adımda ele alınmış. ∗∗∗ “Hiç kendi başıma doktora gitmedim. Bunu yapamadım.” “Bir kez kendi başıma gittim ama gittiğim gibi geri döndüm.” “Kızımla birlikte gidiyorum. O benimle birlikte olmazsa, burada ölsem bile asla gitmem.” “Örneğin özel bölgelerinde ağrı varsa bunu söyleyemezsin. Normalde söylersin, doktordan utanılmaz ama çocukların veya komşun oradaysa utanırsın .” “Kendi dilinizde konuşmak kendi başınıza yemek gibidir. Ama kendi dilinizle konuşamıyorsanız bu, başkasının size kaşıkla yemek yedirmesine benzer.” Bunlar araştırmada görüşülen kişilerin yaşadıklarından. Hani Nazım Hikmet “İnsan tehlike karşısında ancak ana diliyle feryat edebiliyor.” der ya, katılımcılar da aslında “İnsan hastalık karşısında kendini ancak ana diliyle ifade edebiliyor.” Neticede araştırmada resmi dili kullanmayan Kürtlerin sağlık hizmetlerine erişimde ana dilleriyle ilgili birçok engelle karşılaştıkları tespit edilmiş. Sağlık bilgilerine yetersiz erişim, zayıf hasta-sağlık çalışanı ilişkisi, sağlık hizmeti almakta gecikme, sağlık hizmetlerine erişimde başkalarına bağımlılık, tedavilere düşük uyum, hizmetlerden memnuniyetsizlik ve sağlık haklarını takip edememe başlıca sorunlar olarak saptanmış. Normalde diyalog olması gereken hasta ile hekim arasındaki iletişim bu durumda monolog olarak gerçekleşiyormuş. Araştırmacılar alışılmadık bir sonuç olarak baskı ve bu baskının içselleştirilmesini sağlık hizmetlerine erişim bağlamında özellikle karmaşık olduğunu fark etmişler. İçselleştirilmiş baskı görüşmeler boyunca katılımcıların dilinde gizli olarak göze çarpıyormuş. Örneğin konuşmacılar yaşadıkları sorunu “Keşke sağlık hizmetleri kendi dilimde sunulsa.” yerine “Keşke Türkçe bilseydim.” diye ifade etmişler. ∗∗∗ Geçtiğimiz Cumartesi “21 Şubat Dünya Ana Dili Günü ”ydü. Bir gün öncesinde de Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çalışmalarını nihayet tamamlayıp raporunu TBMM’nin sayfasına yükledi. Tek bir satırında bile Kürt Sorunu demekten özenle kaçınan raporda en hoşuma giden bölüm AİHM kararlarını icra etme oranının Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde yaklaşık yüzde 80 iken Türkiye’de yaklaşık yüzde 90 olduğunu öğrenmem oldu. Meğer insan hakları denizinde yüzüyormuşuz da haberimiz yokmuş. Bir de sağlıkta yıllardır yaşadığımız sorunların kaynağı 12 Eylül’den bu yana sürdürülen piyasacı politikalar değil de terörmüş. Eğer terör yüzünden yılda en az 100 milyar dolar kaybetmeseymişiz nice hastaneleri çok daha önceleri inşa edermişiz. Şehir hastanelerinin müteahhitleri bunu öğrendiklerinde eminim çok hayıflanmışlardır. Bu arada “Ana dilinde sağlık” ya da “Ana dilinde eğitim” ifadelerini aramak için Raporu baştan sona dört kere okudum. Tunne!