Komünist Manifesto’nun yayınlanışının üzerinden tam 178 yıl geçti. "Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor" cümlesiyle başlayan o devrimci metin, bugün Türkiye’nin kasvetli ve baskıcı atmosferinde ironik bir şekilde yeniden canlanıyor. Bu kez hortlayan hayalet, iktidarın ve onun pop-liberal yancılarının elbirliğiyle gömdüklerini sandıkları, üzerine "elitizm", “vesayetçilik” ve "eskimişlik" toprağı attıkları, laiklik! Siyasal İslamcıların geçtiğimiz hafta yayınlanan “laikliği savunuyoruz” bildirisini görür görmez kapıldıkları öfke ve "hayalet görmüş" gibi ürkmeleri tesadüf değil. 168 imza ile başlayıp, bir hafta bile geçmeden (bu yazıyı yazılırken) 37 bin imzayı aşan çağrı, iktidar için sıradan ve önemsiz sayılacak bir metin değil. Yandaş medya ve kalemşörlerinin panik ve öfke atağı yaşaması da boşuna değil. Pop-liberal koro, yıllarca laikliği savunmayı da "eski rejimin bekçiliği" diye yaftalayarak sinsi bir "toplumsal felç" operasyonunun “aparatlığını” yaptı. Siyasal islamcılar adım adım laikliğin kazanımlarını ortadan kaldırırken, halkın en temel hayat ve eşitlik hakkı, bizzat "demokratikleşme" adına yıllarca aşağılandı. "Vesayet çözülüyor" şakaları arasında tarikat karanlığı toplumu yutarken, onlar Zizekvari bir "müstehcen mesafeyle" gerçekliği, entelektüel bir fanteziye indirgeyerek buharlaştırdılar. İNSANLIK ONURU Bu denli korku ikliminin hakim olduğu zamanlarda, bir haftadan kısa süre içinde, henüz 37 bin kişinin attığı ve atmaya devam ettiği bu imzalar, psikolojik kuşatmayı tam da ortasından yaran bir eylem oldu. Toplum, kendisini yutan bu akla düşman şiddete karşı, laikliğin hukuksal "kapsayıcılığına" tutunmaya başlıyor. Halk laiklik çağrısına yönelirken; çocuğunun göndermek zorunda bırakıldığı cemaat yurdundaki canını, sofrasındaki azalan ekmeğini ve hiçe sayılan insanlık onurunu savunuyor. L. Althusser, ideolojilerin bizi arkamızdan "Hey, sen!" diye çağırdığını ve bu seslenişle özneleştiğimizi söylerdi. Ancak, “Laikliği Savunuyoruz” metni ile bir çağrılma değil, bir buluşma yaşanıyor. Çünkü, bugün karşımızda ideolojik bir sobeleme bekleyen pasif bir kitle yok; aksine, kendi seküler ve kamusal özlemlerini isimlendirecek bir karşı-seslenişi, “çağrıyı bekleyen bir toplum” var. Üstelik bu bekleyiş, bir atalet değil, patlamaya hazır potansiyel. Bildiri, "Hey, sen!" diye ünlediğinde, halkın on binlercesinin bu çağrıyla buluşması da bir itaat değil, kendi sesini bulma isteği. Geçen gün Seyhan hoca (Erdoğdu) ile sohbet ederken bildiri için “kırılma anı” nitelemesi yaptı. O kırılma anı, laikliğin artık "hayat tarzı" parantezinden çıkarak sınıfsal sömürünün ve gerçekliğin tahrip edilmesinin tek panzehri haline gelmesi. Bildiri, sahneye, pop-liberal bir entelektüel sahne performansı olarak değil, toplumsal umutsuzluğun ancak halkın kendi hafızasını ve gerçekliğini sahiplenmesiyle aşılabileceğinin pratiği olarak, çıktı. Hayalet, yalnızca hukuki bir metnin soğuk sayfalarından değil, tarikat karanlığında mülksüzleştirilen yoksul halkın en mahrem kaygılarından güç alıyor. Laikliği bir 'elit aksesuarı' gibi pazarlamaya çalışanlar, bu kavramın aslında halkın elindeki son akılcı sığınak olduğunu gizlemeye çalıştılar. Oysa bugün görüyoruz ki; laiklik çekildiğinde boşalan yeri özgürlük değil, emekçinin alın terine çöken cemaat holdingleri ve çocukların zihnini prangalayan akla düşman bir kuşatma dolduruyor. Dolayısıyla 37 bin imza, sadece bir 'fikre' verilen destek değil; kamusal kaynakların, okulların ve sokakların cemaat ağlarından geri alınması talebi. Bu, halkın kendi gerçekliğine dönme, 'toplumsal felç' halinden uyanarak kendi hafızasını bir savunma hattına dönüştürme eylemi. İNŞA SORUMLULUĞU Öte yandan, iktidarın paniği kadar, pop-liberal koronun içine düştüğü o derin sessizlik de öğretici. Yıllarca 'demokratikleşme' makyajıyla bu karanlığa payanda olanlar, bugün sokağın bu seküler haykırışı karşısında tarif edemeyecekleri bir 'karakter aşınması' yaşıyorlar. Çünkü halk, onların iddia ettiği gibi 'itaatkâr ve muhafazakâr bir yığın' olmadığını; aksine akıldan yana ve onurlu bir hayat için tetikte beklediğini açıkça gösteriyor. Bu bir fetret devrinin sonu olabilir. Laiklik savunusu, toplumun kendi kendini kapsama, kendi dağılmış parçalarını toplama çabası olarak da görülebilir. Artık mesele sadece bir bildiriye imza atmak değil; o hayaletin muştuladığı yeni bir kamusallığı, mahalle mahalle, sokak sokak inşa etme sorumluluğu olmalı. Laiklik, sadece geçmişin bir kalıntısı değil, henüz gerçekleşmemiş ama iradesi kuşanılmış bir geleceğin haber güvercini. Toplum artık sadece 'maruz kalan' değil, kendi seküler kamusallığını talep eden bir özne olarak sahneye çıkabilir. Hükümetin 'hortlak görmüş' gibi saldırması ise, tam da bu hayaletin artık bir 'iktidar alternatifi' olarak somutlaşma potansiyelinden. Artık hiçbir şey 'eskisi gibi' yönetilemeyecek; çünkü o hayalet, meşruiyetini pop-liberal yapay masallardan değil, halkın 'çağrılmayı bekleyen' derin iradesinden alıyor. Alaycı liberallere ve hayalet görmüş iktidara bir not: Sizin "elitizm" dediğiniz şey, halkın hayatta kalma refleksi. Ve o hayalet bir kez çağrıldığında, artık hiçbir “hukuki!” yaptırım tehdidi onu ait olduğu o "eski rejim" mezarına geri gönderemez.