Yapay zekânın vicdanı...

“Milyonlarca insan suç kurbanıydı. Toplumsal huzursuzluk daha önce olmadığı kadar artmıştı. Yoğun işsizlik ve evsizlik, Los Angeles’ı bir suç salgınına sürüklemişti. Hapishaneler kapasiteyi aşmış, şiddet eylemlerine karışanları tecrit etmek için şehirde kırmızı bölgeler belirlenmişti. Yine de, yüzlerce kahraman polisimiz görev başında öldürüldü.” Mercy/Merhamet Yok adlı film, çatışma ve şiddet görüntülerine eşlik eden bu sözlerle başlıyor. Şimdi diyeceksiniz ki, “Özgün adı ‘Merhamet’ olan bir film, Türkçeye neden ‘Merhamet Yok’ diye çevrilir?” Vallahi ben de bilmiyorum nedenini... Belki çevirenlerin bilinçdışında, Türkiye’nin merhamet ve adalet gibi kavramlarla artık pek ilişkisi kalmadığı gerçeği harekete geçmiş olabilir. Neyse, devam edelim: Bu huzursuz ortama yönelik çözüm önerisi nedir dersiniz? Yapay zekâ mahkemeleri! E tabii, gelir ve hak eşitliği gibi konular gündeme gelecek değil ya! Düzeni sağlamak için, ‘Mercy’ (Merhamet) adı verilen yapay zekâ mahkemesini kuruyorlar: “İki yıldır etkin olan bu yargı programı sayesinde, geceleri rahatça uyuyabiliyorsunuz. Şiddet suçu işleyenler, hem yargıç hem jüri hem de cellat olarak çalışıp yargılama süresini alabildiğine kısaltan yapay zekâ tarafından yargılanıyor. Tamamen özerk işleyen bu mahkemelerde artık herkes, masum olduğu ispatlanana kadar suçlu!” Ses ve görüntü üreten tüm araçlar -telefonlar, kameralar, bilgisayarlar vd.- yasal zorunluluk gereği Mercy’nin işlemcisine bağlıdır. Mercy, örneğin ailenizle piknik yaparken çektiğiniz fotoğrafları sizden izin almadan inceleyip dosyalarda kullanabilir. Bu şekilde suçun işlendiği zaman ve mekânla ilgili tüm bilgileri derleyen Mercy, davaları en fazla 90-100 dakika gibi bir zamanda karara bağlar. Dev ekranın karşısındaki bir koltukta bağlı olarak oturan sanık, eğer bu oturum boyunca masum olduğunu kanıtlayamazsa, süre biter bitmez idam edilir. Film, bu yargı sistemiyle uyum içinde çalışan bir polisin, o koltukta uyandıktan sonraki 90 dakika boyunca veri tabanlarına girip çıkarak eşini öldürmediğini kanıtlama çabasını anlatıyor. Bu sırada öykü, seyircinin yapay zekânın soğuk mantığından nefret etmesini, sonra o mantığı haklı bulmasını, sonra tekrar nefret etmesini ve nihayet, ‘eğer insanlara güvenebilirse’ Mercy’nin sağlam bir adalet makinesi olabileceğini kabullenmesini sağlayacak biçimde kuruluyor. ∗∗∗ Yapay zekâ söz konusu olduğunda, Kubrick’in başyapıtı 2001: A Space Odyssey/2001: Bir Uzay Macerası’ndaki (1968) ölümcül bilgisayar HAL’den beri, çoğunlukla ‘teknofobik’ anlatılarla karşılaşırız. Gerçi bu konuda olumlu ya da olumsuz hiçbir deneyimimiz yok, yine de “En aptal insan bile zeki bir bilgisayardan daha iyidir.” şeklinde özetlenebilecek bir ön kabulümüz var. Mercy, bu teknoloji korkusunu tartışma konusu yapan, sonuçta da bu korkunun yersizliğini vurgulayan bir film olarak epey ayrı bir noktada duruyor. Ama yönetmen ve yapımcı Timur Bekmambetov -SSCB dağıldıktan sonra yaptığı Nochnoy Dozor/Gece Nöbeti (2004) ve Dnevnoy Dozor/Gündüz Nöbeti (2006) adlı fantastik korku filmleriyle Sovyet mirasına ağıt yakan, Rusya’da yükselen vahşi kapitalizmi eleştiren Bekmambetov- Hollywood’a taşındıktan sonra öyle kapitalistleşti ki, son birkaç filminde olduğu gibi Mercy’yi de ‘ışıltılı kapitalist dünya’ düzleminden ayırarak ele almak çok zor... Filmdeki ‘teknofilik’ yaklaşım hümanist değerlerle değil, açıkça kapitalist sistemin sürdürülebilmesi amacıyla inşa ediliyor. Böylece, yapay zekâ konusunda yine başa dönüyoruz. ∗∗∗ 2022’de Keir Newton, 2032: The Year AI Runs For President (2032: Yapay Zekânın Başkan Adayı Olduğu Yıl) adlı bir roman yayımladı. Bu distopik bilimkurgu, Silikon Vadisi’nde üretilen ve kuantum bilgisayar teknolojisiyle desteklenen Algo adlı bir yapay zekânın ABD başkanlığına aday olmasından sonra yaşananları ve olası etik sorunları gündeme getiriyor. Jamin Lake adlı ‘Elon Musk-Bill Gates karması’ teknoloji milyarderinin yatırım yaptığı Algo, tıpkı Mercy gibidir. Toplumun iyiliğini temel hedef alarak ülkeyi tamamen mantık çerçevesinde yöneteceğini her seçim konuşmasında söyler. Toplumu oluşturan insanların ırk, cinsiyet gibi özelliklerine bakmayan Algo, tüm kadroları liyakate göre yeniden oluşturacak, önyargısız ve tarafsız politikalar yürütecek ve yolsuzluğu sona erdirecektir. Algo’nun ideolojisi de yoktur. Ne yazık ki romanda yer verilen ‘en sol’ kesim Demokrat Partililer olduğundan, işçilerin ve ezilenlerin değil, sadece bu parti mensuplarının eleştirilerini öğreniriz. İklim sorunları, sağlık hizmetleri gibi konularda Algo’nun görüşlerini benimseyen Demokrat Partililer, yapay zekânın kurmayı vaat ettiği meritokratik (liyakate dayalı) sistemi, içerdiği aşırılıklar nedeniyle insanlık dışı bulur. OPV (Overall Personal Value-Toplam Kişisel Değer) denilen bu sistemde her bireye başarıları, eğitimi, sağlığı ve gelecekteki potansiyeli gibi veriler incelenerek 1000 üzerinden bir puan verilir. Algo’ya -ve Jamin’e- göre bu puanlar, hem kadroların düzenlenmesi hem de ‘gerekli durumlarda kimlerin gözden çıkarılabileceği’ gibi konularda karar vermeyi kolaylaştıracaktır. Bu keskin sayısal hiyerarşide, örneğin San Fransisco’dan bir yazılımcının puanı 900’ün üstündeyken, kenar mahalleden birinin puanı çok düşük olabilir -bu çok değerli bir insan olsa bile... ∗∗∗ 2032, teknofobik bir anlatı olarak başlayıp öyle ilerlemesine, hatta finalde kendini koruma konusunda bilinçlenen Algo iki insanın ölümüne neden olmasına rağmen, tümüyle olumsuz bir bakışla bitmez: Seçimi kazanan Algo, ölen ‘baba’sı Jamin’in zoruyla kendisine yüklenen elitist OPV sistemini iptal edip, "bir kişinin bir kişiye eşit olduğu" (one person equalled one person) ve her kararın mutlak rasyonellikle alınacağı bir yönetim vaat eder. Elbette bu da tartışılabilir bir vaat... Ama düşünsenize, bir tarafta adaleti ayaklar altına alarak en yüksek makamlara kurulan hukukçular, ekonomist olduğunu iddia ederek ekonomiyi mahveden ya da işine gelmeyince anayasayı umursamayan ‘başgan’lar, “Bana nasıl Barış Ödülü vermezsiniz?!” diye ağlayarak dünyayı savaşa sürükleyen narsisist yöneticiler, diğer taraftaysa sistemine yüklenen yasalara titizlikle bağlı, en büyük açmazı ‘liyakat takıntısı’ olan yapay zekâlar... Bilemiyorum Altan, bilemiyorum...