Bilim, bilimsel bilgi Batı medeniyetinin yükselişiyle birlikte bu medeniyetin en önemli alamet-i farikası olarak öne çıktı. Dahası, oryantalist retorikle olduğundan daha farklı bir anlatının parçası kılınarak özellikle Doğu’nun edilgenleştirilmesinde de önemli rol oynadı. Bu pasifleştirme Batı’da tebarüz etmiş bilimsel gelişmelerde Doğu’nun da geçmişte çok önemli bir katkısı olduğu şeklinde bir savunma tepkisine yol açtı. Savunma refleksi, mevcut bilimsel gelişmenin bugüne gelmesinde bir pay sahibi olunması varsayımıyla bir özgüven takviye aracı olarak işlevselleştirildi. Katkısı olunan bilimsel bilginin aslında ne olduğu ve hangi metafizik çanaktan beslendiği böylesi bir şaşkınlık döneminde doğal olarak yeterince tartışılmadı. İşte, her sayısında bir sorunu tahkik eden Teklif dergisinin 10.sayısı bu sorunu kapsamlı bir şekilde ele alıyor (KeTeBe Yayınları, Temmuz 2023). Bu yazıda derginin ele aldığı konuların tamamını değerlendirmek yerine konuyu sadece üniversitelerimiz bağlamında ele alacağım. İhsan Fazlıoğlu tartışmaya zemin oluşturmak üzere bilimle ilgili kapsamlı bir tanım ortaya koyuyor (sh.15): ‘…Bilim, belirli bir gerçeklik küresindeki olgu ve olayların, önceden tanımlanmış ilke ve yöntemlere göre istidlali/çıkarımsal/gidimli aklın sınırları içerisinde dizgeli, tutarlı ve kanıtlı, paylaşılabilir, denetlenebilir ve tekrar edilebilir bilgisi…’ Bu kapsamlı tanımdan sonra tartışmalarda bilimsel bilgi, bir yönteme bağlı olarak elde edilen bilgi olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda yöntem ve teknikler açısından genel olarak bir sorun söz konusu olmazken temel sorun, yine Fazlıoğlu’nun işaret ettiği gibi ‘bilimin üzerine kurulu olduğu anlam önermeleri’ ile ilgili ortaya çıkıyor (sh.47). İnanç önermelerinden anlam önermeleri üretilirken anlam önermelerine dayalı olarak da açıklama önermeleri (gerçeklik küreleri) inşa ediliyor (sh.65). Fazlıoğlu inanç önermelerine dayalı inşa edilen anlam önermelerine metafizik çanak diyor. Aslında metafizik çanak, konvansiyonel yapay zekâ sistemlerindeki gizli katmanlara benziyor. Biz sadece girişteki inanç önermelerinden çıkışı, yani gerçeklik küresini görüyoruz. Ancak, sürecin en önemli aşaması giriş ve çıkış arasındaki ara katmanlarda (yani metafizik çanakta) gerçekleşiyor. Dolayısıyla, parçalar arasında bütünlüğü sağlayan metafizik çanak olmadan bilim yapmak mümkün değil. Bu kapsamda Batı medeniyetinde bilim her ne kadar metafiziğe mesafe koysa da gerçekte kendi medeniyetinin metafizik çanağıyla doğrudan ilişkili anlam ve önermelere yaslanıyor. Bir toplum açısından metafizik bir çanağa sahip olabilme aynı zamanda özgüveni tahkim ederek yeni bilgilerle yüzleşebilmeyi de kolaylaştırıyor. Fazlıoğlu bu yüzleşmeye örnek olarak ilk dönem Müslüman düşünürlerin durumlarına atıfta bulunuyor (sh.51): ‘…Metafizik çanak olmadan muhtelif parçalar arasında nasıl irtibat kurulabilir? Tersine gelene teslim olunur. İlk dönem Müslüman düşünürler bir akide, inanç olan tevhidi, anlam önermelerine, metafizik çanağa dönüştürdüler. Bu nedenle gelen her şeyle yüzleşme cesareti gösterebildiler. Düşünelim ki, Akdeniz dünyasının en gelişmiş kadim felsefe-bilim mirasıyla yüzleştiler; birçok farklı bakış açısıyla karşılaştılar. Şaşırmadılar…’ Fazlıoğlu aslında bu tespiti ile dolaylı olarak günümüzde üniversitelerimizde yaşanan temel soruna da ışık tutmuş oluyor. İnancımız ve tevhid anlayışımızla ilgili sorunumuz yokken yaşadığımız sorun, bilimsel bilgi ile metafizik çanak arasındaki ilişkiyi atlamamız ve bu nedenle mevcut Batı metafizik çanağına dayalı bilimsel bilgi üretimine karşı kendi metafizik çanağımızı oluşturamadığımız için mevcut ana akıma teslim olmamız. Bu noktada metafizik çanağı bilimsel bilgi bağlamında bağışıklık sistemi olarak da değerlendirebiliriz. Bağışıklık sistemi olmadığında, zayıfladığında veya güçlendirilmediğinde yeni hastalıklarla yüzleşme veya mücadele etme de mümkün olmamaktadır. Fazlıoğlu bu sorunu açmakta ve günümüz Müslümanlarının bu bağlamda en büyük açmazının dönemin ‘felsefe-bilim birikimiyle salt akidevi inançlarıyla muhatap’ olmaları olduğuna işaret etmektedir (sh.54). Dolayısıyla, sürekli bir şaşkınlık ve istikametsizlik hali (bağışıklık sistemi zayıf olduğu için hastalık hali) yaşanmaktadır. Oysa yukarda da değinildiği gibi her dönemde tevhid inancına dayalı metafizik çanak örülürken (yani bağışıklık sistemi güncellenir ve güçlendirilirken) bu yüzleşme ne şaşkınlığa ne de istikametsizliğe yol açıyordu. Tam tersine, yüzleşme rahatlıkla yapılarak yeni gerçeklik küreleri oluşturulabiliyordu. Dahası, tek bir metafizik çanak da söz konusu değildi, birden fazla metafizik çanak ve değişik açıklayıcı dizgeler söz konusu olabiliyordu (sh.54, 65). Günümüzde, tevarüs ettiğimiz metafizik çanakla irtibatımız eksik olduğu, güncellenmediği ve dolayısıyla günümüze taşınmadığı için yaşadığımız krizler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, sorunlarımızı çözebilmemizin başlangıç noktası da aynı yerde kalıyor (Fazlıoğlu, sh.55): ‘…İşte bizim de öncelikle böyle bir yöntemi kurmamız gerek. Matematikçiler, fizikçiler, kimyacılar, biyologlar yetiştiririz ancak hangi metafizik çanakta iş gördükleri sorun olarak önümüzde hep durur.’ Üniversitelerimiz her disiplinle ilgili kendi metafizik çanağımızı oluşturma noktasında neredeler? Dahası, bunu yapma yetkinliğinin ötesinde kendilerini bu bağlamda nerede görüyorlar? Bu soruları suhuletle tartışmamız gerekiyor. Bu kapsamda bir stratejiye, yol haritasına sahip olmazsak mesafe almamız da mümkün olmayacak. Diğer taraftan, önemli bir sorun, Tahsin Görgün’ün işaret ettiği gibi üniversitelerimizin ülkemizi kendisine ne kadar gündem yaptığıdır (sh.92): ‘...Kendisini oluşturan fertleri, kurumları, tikelliği cihetinden kendisini bilgi konusu ve kaynağı kıl/a/mayan bir toplum kendi tikel/özgün varlığını keşfederek inkişaf ettiremeyeceği için varlığını sürdüremez.’ Dolayısıyla, temel sorun metafizik çanağımızı oluşturma ile ilgili iken bununla bitişik diğer sorun üniversitelerimizin, ülkemizin tüm sorunlarını sadece teknolojik alanlarla sınırlamadan gündemine taşıyabilmede ve bu sorunlara çözüm üretmede nasıl bir performans sergilediği ile ilgilidir. Her iki konuda da ciddi sorunlarımız olduğu açıktır. Aslında, Görgün’ün işaret ettiği ikinci sorun alanı birinci sorun alanımızla doğrudan ilişkili duruyor. Kendi metafizik çanağını oluşturmayı ana gündemi yapamayan üniversitelerimizin ülkemizi tüm sorunlarıyla gündemine almaları da beklenemez. Çünkü buraya ait olma değerlerden başlayan, onu günümüze taşımayı dert edinen bir bilinçle doğrudan ilişkilidir. Böylece, bir taraftan sosyal bilimler de dâhil tüm disiplinlerde metafizik çanak sürekli örülürken (bağışıklık sistemi güçlendirilirken) bu zemin üzerinde ülkemizin güncel sorunlarıyla ilişkili bu metafizik çanaktan çıkacak bugüne dair gerçeklik küreleri inşa edilebilir. Aksi durum, bugün karşılaştığımız bir dağınıklık manzarasıdır. Dağınıklık, parçaları birbirine bağlayan bir bütünlükten (metafizik çanaktan/bağışıklık sisteminden) yoksun olmanın sonucudur. Elbette, burada tüm sorunların yükünü sadece üniversitelerimizin omuzlarına yüklemek de adil olmayacaktır. Görgün’ün işaret ettiği gibi üniversiteleri bu süreçlere entegre edecek kurumsal mekanizmaların da bulunması gerekiyor (sh.57). Ülkemiz bu kapsamda uzun bir dönem bilimsel bilgiyi pratik amaçla kullanan ve yönlendiren kurumsal mekanizmalardan yoksun olduğu için üniversiteler de kendi haline bırakılmıştır. Bu durumda üniversitelerimiz baskın olan Batı medeniyeti bilimsel disiplinleri üzerinden bilgi üretimi yapmışlar, ülkemizin sorunlarını da genel olarak ana gündemleri yapamamışlardır. Üretilen bilimsel bilgi de doğrudan Batı medeniyetinin metafizik çanağı ile ilişkilidir. Diğer taraftan, geçmişte yaşananlar hatırlandığında üniversitelerimiz bırakın ülkemizin sorunlarını gündemine taşımayı, uzun süre Batı medeniyetini merkeze alan tek yönlü endoktrinasyonun da aracıları olmuşlardır. Diğer taraftan, son dönemde eğitimden sağlığa, ulaştırmadan altyapıya, savunma sanayiinden dış politikaya kadar her alanda yaşanan büyük dönüşümle uzun dönem dışlanmış büyük kitleler merkeze gelebilmiş ve önemli bir kalkınma ivmesi yakalanmıştır. Yaşanan dönüşüm sadece fiziksel yatırımlarla ilişkili değildir. Uzun dönem kesintiye uğrayan özgüven tazelenmiş, tarihle daha sağlıklı bir zeminde ilişki kurabilme ve bunu günümüze taşıyabilme (bağışıklık sistemini güncelleme) imkânı ortaya çıkmıştır. Bu dönemin en önemli özelliği, bu büyümeye katkı veren her kurum ve kuruluşun da ayrık bir bileşen olarak değerlendirildiğinde önemli bir aktör olarak ortaya çıkmasıdır. Böylece kurumlar arasında alaşım yaparak güçlü bir momentum yakalanabilmiştir. Bu fırsatın değerlendirilmesinde artık en önemli aktörün üniversiteler olduğu çok daha açık görülmektedir. Çünkü her alandaki sorunlar gelip bu alanlarda üniversitelerimizin performanslarına dayanmakta ve düğümlenmektedir. Bu düğümün artık çözülmesi gerekmektedir. Bu ilişkilerde yaşanan sorunlar bu tarihi fırsatın kullanılıp kullanılamayacağını, gelinen noktadan bir sıçrama yapılıp yapılmayacağını belirleyecektir. Ayhan Çitil’in işaret ettiği gibi, ‘Bunun başarılabilmesi kendi müktesebatımızı bilmeyi, mevcut bilimlerin geldiği noktayı anlamayı, toplumun ihtiyaçlarının farkına varmayı ve şahsiyetli olmayı gerektiriyor. Hepsinin bir araya gelmesi şart.’(sh.50) Bu nedenle, üniversitelerimizin iki alana yönelmesi zorunludur. Birincisi, her disiplinle ilişkili bilimsel bilgi üretiminin neş’et edeceği kendi metafizik çanağımızla irtibat kurulması, tahkik edilerek güncellenmesi ve yeniden inşa edilmesidir. İkincisi ise, ülkemizin özellikle son dönemde yakaladığı tarihsel imkânı bir fırsata çevirerek üniversitelerimizin tüm sorunlarımızı ana gündemlerine taşımalarıdır. Bu gündeme taşıma sadece üniversite-sanayii işbirliğini değil tüm alanları ve disiplinleri kapsamalıdır. Elbette bunlar oldukça zorlu bir yola girmeyi gerektirmektedir, ancak başka bir seçenek veya daha kısa bir yol da yok. Özetle, bugün üniversitelerimizde yaşanan dağınıklık, yöntemsel ya da teknik bir yetersizlikten ziyade, bilginin hangi anlam dünyası içinde üretildiğine dair temel bir kopukluğun sonucudur. Bilimsel bilgi üretimi, kaçınılmaz olarak bir metafizik çanak üzerinde yükselirken, bu çanağı görünmez kılan ya da başkasının metafizik zeminine teslim olan bir üniversite sisteminin kendi toplumunun sorunlarını sahici biçimde kavraması ve dönüştürmesi de mümkün değildir. Üniversitelerimizin önündeki asıl mesele, geçmişten tevarüs edilen inanç ve anlam dünyasını nostaljik bir referans olarak değil, bugünün gerçeklik kürelerini kurabilecek canlı ve üretken bir zemin olarak yeniden tahkik edebilmesidir. Ancak bu zemin üzerinde, ülkemizin karşı karşıya olduğu toplumsal, iktisadi ve siyasal meseleler disiplinler arası bir bütünlük içinde ele alınabilir ve tarihsel imkân gerçek bir sıçramaya dönüştürülebilir. Aksi hâlde, parçalı bilgi üretimi, yönsüz yüzleşmeler ve süreklilik arz eden bir şaşkınlık hâli varlığını sürdürmeye devam edecektir.