76. Berlin Film Festivali’nin ardından: Sanat alanında da yolları ayırma zamanı

“Emin Alper’in muhteşem konuşmasına bile kızanlar var. Söylediği tek yanlış bir şey yok. Haksız yere içeride tutulanlara yalnız değilsiniz diyor. Bunu da mı demesin? Dilerseniz hiç konuşmasın, film de çekmesin, artık pes vallahi. Devlet zaten sanatçıyı yeterince baskılıyor bi siz eksiktiniz.” Ödül töreni sonrası yönetmen Emin Alper’in konuşmasına dönük sosyal medya itişmelerine böyle isyan ediyordu bir sosyal medya kullanıcısı. Bu yıl 12-22 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen Uluslararası Berlin Film Festivali “Berlinale”nin 76.'sında Türkiye kökenli yönetmen İlker Çıtak “Sarı Zarflar” filmiyle Altın Ayı ödülünü aldı (ödül töreni için politik konuşma hazırlamış, yapmamayı tercih etmiş), Emin Alper de “Kurtuluş” filmiyle Gümüş Ayı ödülünü aldı (ödül töreni için politik konuşma hazırlamış, yapmayı tercih etmiş). Bu ödüllere çok sevinenler vardı ve bunlar, girişe aldığımız türden, yönetmenlerin konuşmalarının eleştirilmesine kızdılar. Tersi görüşler de gırlaydı elbette: “Dünden beri Emin Alper’in sözlerinin büyük bir gururla paylaşılmasını izliyorum. İlginç olan şu: Kendini en solcu sananların bile sistemin kurduğu tuzaklara bu kadar çabuk düşmesi... Bu ödül fetişizmi neymiş böyle, insanı anında apolitik yapabiliyormuş.” Sosyal medya böyle, hızla kutuplaşılıyor: Kimisi eğlenceden, kimisi efkârdan, kimisi taşı gediğine oturtma hevesiyle, kimisi de bir mevziiyi savunma gayretiyle... Sönüp gidene kadar, bir sonraki kabarışı bekleyerek… Bu beyanatlardan geriye pek az şey kalıyor maalesef. Mesele görüş bildirmekte değil, görüş bildirmenin başka her şeyin yerine geçmesinde. Bu yıl sansasyonun bininin bir para olduğu Berlinale’de yaşananları nasıl değerlendireceğiz? Bu yaşananlardan gerçek ve geliştirici tartışmalar, daha da iyisi, mücadele başlıkları çıkarabilecek miyiz? Belki daha az heyecanlı ama biz buradan yaklaşalım. (Festival boyunca neler yaşandığını yazının sonunda bir ek bölümde ayrıntılı olarak özetledim. İlgilisi önce orayı okuyup yazıya sonra devam edebilir.) soL’un standartlarını zorlamak pahasına ve sizlerin sabrına sığınarak, başlıyorum. Politik olan, apolitik olan Wim Wenders En kısa haliyle ortalığı hararetlendiren gelişmeler, festival açılışında bir gazetecinin “Berlinale”nin İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma destek veren Alman devleti tarafından desteklendiğini ve festival çerçevesinde bir yandan İran’daki protesto gösterileriyle, Ukrayna’yla dayanışma görüntüsü verilirken, diğer yandan Filistin gündeminin sumen altı edildiği ve soykırıma destek verildiğini ve bunun çifte standart olduğunu ileri sürmesiyle başladı. Bu yılın jüri başkanı Wim Wenders sanatçıların yaptığı şeyin siyasetin bütünüyle zıttı olduğunu ve politikaya bulaşmamak gerektiğini vurguladı. Sonra hem protestolar gelmeye başladı hem de Wenders’e ve festivale dönük utangaç destekler… Festivalde sanatçılar nezdinde de açığa çıkan taraflaşmanın protestocular / imzacılar tarafı bir mektup yayınlamıştı (haber burada ve İngilizce metin ve imzacıların tamamı için tıklayınız ) ve bu mektup açıkça anti-Filistin bir konumlanışa giren Berlinale’nin sponsoru Alman devletinin ikiyüzlü tutumunu teşhir etmek açısından “politik olarak” değerliydi. Bununla birlikte, festivalde yürütülen “politik olanın bütünüyle zıttı olmak”, “politik olmak”, “apolitik olmak” meselelerine biraz daha yakından bakmakta fayda var. Politik olan deyince ne anlıyoruz? Berlinale’de gördük ki, bazıları, “politika” denince devlet ve hükümet idaresiyle iştigal edip, politik partilerde bir araya gelen profesyonelleri, onların yaptıkları ayak oyunlarını, dolap çevirmeyi, yanar dönerlikleri, sadece güncellikle soluk alıp vermelerini; bu meslek erbabının toplumu kutuplaştırıp tarafları birbirileriyle çekiştirmelerini ve bundan ekmek yemelerini anlıyor; öyle ya, yaşını başını almış tiplerin “sanat siyasetin tam tersidir”, “bizler apolitik olmalı ve insanları birleştirmeliyiz” demesini alıklıkla açıklayacak halimiz yok (insan emin de olamıyor gerçi). Açıkça yanlış. Tarihsel, bilimsel, kültürel açıdan yanlış. “Politika” ya da aynı anlama gelen “siyaset”, bu değil. Mecburen, bir tanım yapalım: Çıkarları farklılaşmış toplumsal sınıflara ve kesimlere bölünmüş bir toplumda bir ortak irade ve hareket oluşturma faaliyetidir siyaset. Kapitalizm koşullarında bu faaliyet şöyle işler: Toplumun büyük kısmını mülksüzleştirip kendi işçisi yapan sermaye sınıfı kendi çıkarlarını toplumun geri kalan kesimlerinin de çıkarı imiş gibi sunmaya ve toplumun o büyük kısmını sermaye sınıfının çıkarlarını savunacak şekilde hareket ettirmeye çalışır. Basit anlamda oy istemek değildir buradaki mesele: Bir ayağı dünya görüşüne basar, medyasıyla, kültürüyle, akademisiyle, yaşamın sermaye sınıfının gözleriyle görülmesini, değerlerin buna göre biçimlenmesini sağlar; bir ayağı gündelik pratiklere uzanır, işçiler kendi tarihsel çıkarları yerine kendisini sömürerek yaşamını sürdüren asalak sınıfı onaylayarak sürdürür hayatını, hemşericilikle, inanç kardeşliğiyle, mezhep düşmanlığıyla, dayanışma değil gruplaşma ile, uzun vadeli değil kısa vadeli çıkarlar peşinde koşmakla, kimlikçilik tuzağına düşmekle... Ve tabii kestirme yoldan çabucak kurtulacağını söyleyenlere kulak ve destek vererek. Düzen siyaseti ya da burjuva siyaseti denilen, işte tam da budur ve aslında sözüm ona kendilerini daha yukarıda görerek siyaseti aşağı bir faaliyet olarak tarif eden burjuvalaşmış sanat erbabının yaptığı aslında tam olarak burjuva siyaset anlayışının değişmezliğini ve zaferini ilan edip onaylamaktır. Oysa siyaset, az önce de söylediğimiz gibi, toplumun hangi doğrultuda hareket edeceğine dönük bir irade oluşturma ve hareketlendirme faaliyetidir ve bu faaliyet pekâlâ burjuva ufkunun ötesine geçebilir ve zaten örneğin komünistlerin, işçi sınıfı devrimcilerinin mücadelesini verdikleri budur, toplumun eşitlikçi bir doğrultuda, karanlıktan aydınlığa doğru harekete geçirilmesi ve eskiden yeniye sıçrayıp hayatı değiştirmesidir hedeflenen. Bu birinci boyut olsun. Eylemsizlik ve yönsüzlük İkinci bir boyutu daha var konunun, en az ilki kadar önemli: Politikanın görüş beyan etmeye indirgenmesi durumu… Kimileri buna “duyar kasmak” da diyor ve “woke” kültür denilen ufukla birlikte iyice hayatın parçası oldu: hayatın her alanıyla ilgili aşırı hassas bir tutum içinde olmak ve Nasreddin Hoca gibi, “lafı yapıştırıvermek”… Süreçleri ve olguların kaynağını araştırmak zahmetine kapılmadan “sallamak”. Vicdan ve değerleri temel hareket noktası ve nihayetinde de varılacak hedef olarak tarif etmek. “Yücelik için yaşayan yüce insan” imgesi… Çocukça aslında ve Engels geliyor akla: Bir düşünceyi, o düşünceyi kıyasıya eleştirerek ortadan kaldıramazsınız; o düşüncenin ortaya çıkmasına neden olan nesnelliği ortadan kaldırmadıkça, o düşünce tekrar tekrar kendini ortaya koymanın yolunu bulur, diyordu. Hayatı değiştirmeye yönelmeyen tutum alışlar tamamen anlamsız değilse de güçsüz ve kırılgan. Burada problem hayatı değiştirmeye yönelmemekte, tutum almakta değil. Festival sonrası ödül konuşmaları, kendini siyaset üstü konumlandıran sanatçının alameti farikası haline gelip “marka değerine” dönüşerek inandırıcılığını kaybetmeye ve kendi kendini tüketmeye başladı. “Ben işimle gündeme gelmek istiyorum” sözünü bir yönetmen mi yoksa bir manken mi söylüyor, belirsizleşiyor. Marx’ın Feuerbach üzerine tezlerinden ikincisinde insanın düşüncesinin gerçekliği kavrayıp kavrayamayacağı meselesinin teorik değil gayet pratik bir mesele olduğundan bahsedilir. Bir düşünce, geçerliliğini, “bu dünyaya ait oluşunu” pratik olarak kanıtlamalıdır. Bu da etkinlik meselesidir, salt bir ahlaki duruş ya da ilke meselesi değildir. Etkinlik tarafı, hayatın olguları bize ne söylüyordu, örnek olsun: 12 Şubat’ta açılışı yapılan Berlinale’nin düzenlendiği ülkede, yaklaşık 600 km. güneydeki Münih’te 13-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenen bir Münih Güvenlik Konferansı vardı. O konferansta ABD Dışişleri Bakanı bir konuşma yaptı: Gözünü hırs ve kan bürümüş halde “ortak uygarlık” dediği şeyi kurtarmak üzere Avrupalı liderleri harekete geçmeye davet ediyordu bu kişi ve “sömürgelerimiz varken her şey ne güzeldi, yine o günlere dönmek istemez miyiz?” demeye getiriyordu. Konuşmasından sonra Avrupalı liderler onu ayakta alkışladılar. Alkışlayanlar arasında Berlinale’ye kaynak ayrılmasında rolü olan birileri de var mıydı bilinmez ama “hepsi oradaydı”. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih Güvenlik Konferansı'nda Wenders’in 12 Şubat’taki tutumu, bu anlamda, zamansız bir talihsizlik değil, en iyimser ifadeyle bir “başını öteki tarafa çevirme” durumuydu. Çünkü aslında Almanya’nın faşizan yönelimleri, haydi öncesini geçelim, Rusya’nın emperyalizmin vekil gücü olarak Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşa karşı aldıkları tutumdan ve Rus kültürünü dahi insanlık tarihinden silme girişimlerinden, 7 Ekim 2023’ten sonra İsrail’e verdikleri destekten ve Filistin savunucularına karşı uyguladıkları şiddetten zaten anlaşılıyordu ve bu manzarada politikaya (yani insanlığı bu gidişattan çıkaracak bir irade ve harekete kavuşturma çabasına) bulaşmamayı salık vermek gerçekten akıl alacak şey değildi. Demek ki eleştiriyi elden bırakmadan ama onunla yetinmeden ve eleştiri yapmanın kendisini esas amaç olarak hedeflemeden yol almak lâzım, Engels’in sözü kulağımızda küpe olsun. Daima somutluk, tarihsellik, sınıf mücadelesi ekseninde dönecek tartışmalar. Düşünce örgütlü eyleme dönüşecek ve bir yönü olacak. 'Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle!' Cem Karaca 1983’te Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra 1987’de yeniden Türkiye’ye döndüğünde bir albüm çıkardı hemen. Yurduna hasret her yurtsever gibi belli ki Nâzım’dan da etkilenerek yazdığı ve bestelediği parçalardan biri “Hep Kahır” adını taşır. Uzaktan izlediği yurdundan haberler getiren bir arkadaşına hitap eder bu şarkının sözlerinde, “Bana İstanbul’u anlat, nasıldı / Şehirlerin şehrini anlat, nasıldı?”  dedikten sonra şöyle söyler: “İnsanlar gülüyordu de / Trende, vapurda, otobüste / Yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle / Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır / Bıktım be…” Bunalan, artık bir an önce biraz da olsa feraha çıkmak isteyen ama gücü de bunu yapmaya yetmeyen Cem Karaca, “hep kahır, hep kahır”, bıkmıştı artık. 1970’lerdeki devrimciliğinden kuşku duymayacağımız bu sanatçı, güçsüzlük ve aciliyet birleşince, Çankaya’nın şişmanı – işçi düşmanı Özal’la da, Fethullah Hocaefendi’siyle de kucaklaşmakta beis görmemişti. Kendi tarihini, mücadelesini hiçe sayarcasına hem de… Emin Alper ödül konuşması yaparken... (Fotoğraf: Berlinare'nin internet sitesinden) Ülkemiz ortalama aydını maalesef aynı güçsüzlük ve bir an önce feraha çıkma arzusu ile maluldür ve gerçekliği algılarken lunaparklarda komiklik unsuru olan o sihirli aynaların karşısında durur gibi, gerçekliği hep çarpık görmeye meyleder. Ayna değil kendi aklı ve iradesidir çarpıtan: örneğin ödül töreninde Gazzelilere selam gönderirken, bir yeni Gazze’ye dönüştürme arzusuyla emperyalistlerin hedef tahtasına yerleştirdikleri İran’a sallayabilir; neo-Nazilerin emperyalizm adına Rusya’yla vekalet savaşı sürdürdükleri Ukrayna’nın “direnişini” selamlayabilir; kapitalistlerle birlikte kapitalizmle barışık bir düzen içi muhalefet dizayn edenlere “yalnız değilsiniz” diye seslenebilir… Beis yoktur. Acelesi vardır ve çok bunalmıştır, ferahlık aramaktadır: Yalan da olsa, hoşuna gidiyordur, hep kahır, hep kahır, bıkmıştır! Örgütsüzdür çünkü, programsızdır, güçsüzdür, “duruşu” vardır ama o duruş savrulur ha bire… Dünyanın emekçilerine kan kusturan burjuva siyasetçileri, askeri endüstriye yönelen Alman sanayi devleri, ABD tekelleri, ihracatçılar, ithalatçılar, tüm bunların taleplerini yeniden ve yeniden biçimlendiren burjuva politikacıları, onların yayınları, fonları, festivalleri, onu oradan oraya savurur… İş işten geçtikten, bebek, çoluk çocuk on binlerce Gazzeli hayattan koparıldıktan ve silaha hacet kalmadıktan sonra “protestolar sonucu Macron, Almanya, artık silah satmayacaklarını açıkladı” demek, ardından da bu kararların Trump’ı barışa zorladığını” iddia etmekten geri durmaz. “Barış Kurulu” Gazze’yi Riviera yapmayı arzulamıyormuşçasına, o “barışı” ilan edenler Suriye’deki cihatçılarla iş tutmuyormuşçasına, İran’a saldırmaya hazırlanmıyormuşçasına, Küba halkının boğazına basmıyormuşçasına ve canı isteyince devlet başkanı kaçırmıyormuşçasına… Haddinden fazla “politika konuştuk”; son olarak festival, ödül, eleştiri, sanat meselelerine bakalım. Festivaller, ödüller, eleştiri, sanat ve vs. Cannes, Venedik, Berlin, Antalya, Adana, İstanbul; Altın Palmiye, Altın Aslan, Altın Ayı, Altın Portakal, Altın Koza, Altın Lale… İlla ki altınla anılmalı… (Havana Film Festivali’ninki “Premio Coral – Mercan Ödülü” (“Altın Mercan” değil yani) ilk yıllarda siyah mercandan yapılan bir ödülmüş, sonraki yıllarda Küba’da deniz altı yaşamını koruma düzenlemeleri nedeniyle bronzdan yapmaya başlamışlar.) İlla ki altınla anılan bu festivallerde neler dikkat çekiyor: gösterişli giysilerle kırmızı halı yürüyüşleri, sansasyonlar, herkesin bir başkasınınkine işaret ettiği lobiler, after party’ler, film market’ler… Havana Film Festivali’nin “Premio Coral – Mercan Ödülü” Neresinden tutmalı? Festivallerin kültür alışverişi alanları olduğu düşüncesi kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı festivalleri ve kültürel iletişimi iktisadi ve ideolojik savaş meydanlarına çevirir; şirketlerin pazar kavgasının arenası olduğu kadar, seçkinciliğin, ayrıcalıklılığın ve sınıf ayrımcılığının mekâna yansıdığı ve bunların yeniden üretildiği ortamlardan biridir festivaller ve dolayısıyla kapitalizmi kavramadan festivalleri konuşamazsınız. Ödüllerin, üretimde bulunanları teşvik etmek gibi bir işlevi olduğunu düşünmek kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı ödülleri öncelikle ve esasen piyasanın terbiye ediciliğini işletmek, “marka değeri” yaratmak üzere devreye sokar, sansürü otosansürle dengeleyenlerin önü açılır, sınıf atlama hayalleri ve şatafat rengini çalar; kapitalizmi kavramadan ödül mekanizmalarını konuşamazsınız. Eleştirinin, özgürlüklerin serpilip gelişmesi için vazgeçilmez olduğu düşüncesi de kendi başına bir naiflik değildir… Ama kapitalizm koşullarında sermaye sınıfı eleştiriyi öncelikle kendisinin toplumun kanını emen asalak karakterini gizlemek üzere sömürdüklerine ve “eşitlikçi bir dünya” arayışına yöneltir: Biriken çelişkiler sistemi değil mağdurları ele alacak şekilde işlenmelidir, böylece düzen eleştiriyi temellük etmiş ve muhalefeti de içeren bir düzen kurulmuş olur; kapitalizmi kavramadan eleştiriyi konuşamazsınız. Ve nihayet: Sanatın, insanları daha mutlu yaşanacak güzel bir dünyaya taşımanın aracı olduğunu düşünmek kendi başına bir naiflik değildir... Ama kapitalizm koşullarında sanat hayat üzerine düşünmenin değil düşünmemenin bir aracına, sermaye sınıfının kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları gibi sunmasına alet ettiği bir maymuncuğa dönüşür, aydınlatmaya değil karartmaya yarar; kapitalizmi kavramadan sanatı konuşamazsınız. İnsanlığın başına açılan en büyük bela ve tek yararı kendisini tarihe gömebilmeyi mümkün kılmak olan kapitalizmin karşısına naiflikle çıkılmaz. Kapitalizmin karşısına onun anti-tezini örgütleyerek ve onu alt etme ufkuyla çıkarsınız. Kapitalizmin karşısına sosyalizmle çıkarsınız. İndirgemeci mi geldi? Bağlantısız mı? Festivaller, ödüller, eleştiri, sanat, modern yaşamda, 19. ve 20. Yüzyıl’da bir önem ve bir değer taşıdıysa, bunlar adlı adınca öncelikle Marksizmin, ardından Ekim Devrimi'nin kazanımları sayesinde oluşan mücadele ve birikimle gerçekleşmiştir. Nasıl ki sosyal devlet uygulamaları işçi sınıfının mücadelesi ile doğrudan ilişkilidir ve Ekim sonrasında SSCB'ye karşı rüşvet olarak emperyalist metropollerdeki işçi sınıfına verilmek durumunda kalınan haklardır; festivallerin insanlığı ilerletmeye aday kültürel alışveriş düzlemleri oluşları da örneğin Cannes Festivali’nin Fransası’nda Jean Renoir'dan, Halk Cephesi'nden, Nazizme kök söktüren “La Résistance”dan; Venedik Festivali’nin İtalyası'nda Gramsci'den, “Partigiano”lardan, Visconti'den, Zavattini'den, Rosi'den; Berlin Festivali’nin Almanyası’nda Rosa ve Karl’dan, Brecht’ten, Reichtag’a çekilen orak-çekiçli bayraktan ve Demokratik Almanya’nın kuruluşundan… bağımsız değildir. Sınıf mücadeleleriyle karşısına çıkılan kapitalizm koşullarında festivaller ayrıcalıklardan halka doğru açılmaya ve yönelmeye başlar, ödüllerin ufku sansürden sorgulamaya doğru genişler, eleştiri emekçi halka karşı sorumluluğa alan açar ve sanat da sermaye düzeninin insanı kuşatan duvarlarının ötesini hayal etmeye, sömürüsüz yeni bir dünyayı işaret etmeye yönelir. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan dünya ikliminde Cannes, Venedik, Berlin festivalleri zaman zaman -hele de bugüne kıyasla- insanlık açısından daha ileri olana yer verdiyse, “eşitlikçi, yeni bir dünya” fikrinin özneleri ve yaratıcılarının sayesindedir; bizde de öncelikle Yılmaz Güney’le anılan Adana, Aziz Nesin ve Mahmut Tali Öngören’le anılan Ankara film festivalleri bunun örneğidir ve Antalya’nın ve daha yakın tarihlerde kurulan festivallerin kimliksizliği de az önce bahsettiğim özne ve yaratıcıların yokluğuyla ilişkilidir. Ve elbette Berlinale’de ya da Cannes’da ya da Venedik’te de after party’ler veya film market’lar, dijital platformlar, teknoloji, filmlerden, sanattan daha fazla konuşuluyorsa bu da aynı dünyayı değiştirme iradesinin gerilemesiyle ilgilidir. Bunlar, bir tartışmanın temel tutamaklarıdır. Bunları yakalayamazsanız, Emin Alper’e kızarken kendinizi Metin Erksan / Halit Refiğ türü bir “ulusal sinema” tıkızlığı tarafında veya Emin Alper’i sahiplenirken tüm bir burjuva festival kültürünü aklayıcı pozisyonunda bulabilirsiniz. Dünya kimin? Brecht’in “Gerçeği Yazmanın Beş Güçlüğü” başlığıyla yayınlanan bir konuşması vardır. 1934 yılında, Hitler’in ve Nazizmin iktidara henüz yeni geldiği ve giderek kıyıcılığını arttırdığı bir dönemde yaptığı bu konuşmada Brecht Nazi Almanyası’nın mantığını gölgeleyen açıklamalara karşı şunları söylüyordu: “Avrupa kıtasının korkunç bir barbarlığın içine yuvarlanmış olması ve bunun, üretim araçları üzerinde hüküm süren mülkiyet ilişkilerinin şiddet ve baskı yoluyla devam ettirilmek istenmesinden ileri geldiği, çağımızın büyük gerçeğidir (sadece bu bilgiyle yetinmek pek bir şeye yaramaz, ama bunsuz, önemli hiçbir gerçeğe erişemeyiz). Niçin bu hale düştüğümüzü açıkça göstermeden barbarlığın üzerimize çöreklendiğini belirtmek neye yarar? Zulüm görüyorsak, bunun sebebi, mülkiyet ilişkilerinin devam ettirilmek istenmesidir.” Sadece ülkemizdeki değil, çağımızdaki temel mesele de bununla ilgilidir. Mülkiyet ilişkilerinin devamının dayatılması yerine çeşitli tamlamalarla nitelenen “rejim”ler tarif etmek (“saray rejimi” vb.), güncel olarak artık yerinde yeller esen ve aslında kendisinde ileri olan ne varsa bunu sınıf mücadelelerine borçlu bir “demokratik Avrupa kültürünü” ruh çağırma seanslarıyla hortlatmaya çalışmak, kötülükle sömürünün bağını kurmadan, muhalifliğini mülkiyet meselesine dokunmadan kurmaya çalışmak ufkuyla yolları ayırmanın zamanı gelmiştir. Burjuvazinin suretindeki dünyadır yaşadığımız: Biriktirme hırsı, zalimlik, bencillik, istismar, kendi çıkarını her şeyin üstünde tutmak, bunu sürdürmek için insanlığın geleceğini karartmak, temel karakteridir. Dayanışarak, paylaşarak, yan yana gelerek, toplumsal çıkar ufkuyla, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecek ortak bir mücadeleyle, “tek ve büyük bir insanlık ailesine” ulaşmayı hedefleyerek, yani işçi sınıfının suretindeki dünyayı kurarak aşılacaktır. *** Hatırlatma eki Ne olmuştu? Sansasyonun kaynağı neydi? Neler yaşandığını not etmek gerek ki yazıda tartışmak istediklerimizi temellendirebilelim. Her şey şöyle başladı: İddia oydu ki, 76. Berlin Film Festivali “Berlinale” Gazze’deki soykırım hakkında sus pus oldu; bu gündemde İsrail’in karşısında konumlananlar ya festivale kabul edilmedi ya da filmleri gösterim şansı bulamadı. Buna karşılık İran’a, Rusya’ya dönük eleştiriler makbul sayıldı, Ukrayna ile ve İran’daki protestocularla dayanışmaya alan açıldı. Gazeteci Tilo Jung’un sorgulamasının kaynağında bu “seçmece insan hakları” meselesi vardı: “Berlinale” esas olarak Gazze’deki katliamlara destek çıkan Alman hükümetinin katkılarıyla gerçekleştiği için mi bu çifte standardı uyguluyorlardı? Bu sorgulama üzerine festivalin jüri üyelerinden Polonyalı Ewa Puszczyńska (yapımcılarından olduğu “Soğuk Savaş” filminin iki kahramanı “komünizmden kurtulmak için” intihar ediyorlardı) “tartışmalı konulara giriyorsunuz, başka bir sürü yerde daha soykırım yaşanıyor” açılımıyla tehlikeli sulara girince, bu yılki jüri başkanı Wim Wenders devreye girdi ve kendisinin görüşleri geldi: Siyasete bulaşılmamalı, sanatçı siyasetçinin işini yapmamalıydı, sanat “siyasetin 180 derece tersi” idi! Sonra gerisi geldi: Festival boyunca gösterimi yapılan filmlerden sonra gerçekleştirilen basın toplantılarında gazeteciler (özellikle de Jung) tarafından Wenders’in “politikadan uzak durma” yaklaşımına dair başka sanatçılara da görüşleri soruldu. Sanatçıların kimi “ben ne zaman ne hakkında konuşacağımı kendim seçerim” dedi, kimi “bizim işimiz iyimser olmaktır” dedi, kimi “önemli olan insanların bağ kurmasıdır, o nedenle biz apolitik işler yapmalıyız” dedi, kimi “film yapmak başlı başına bir mucizedir, bizim işimiz sorular sormak, yanıtlar vermek değil; festivaldekiler bize bir şey dayatmıyor” dedi… Sonra bazı rezaletler saçıldı ortalığa: daha önce festivalde jüri üyeliği dahi yapmış olan kimi sinemacıların “potansiyel sığınmacı” gibi değerlendirilerek festivale Almanya’ya gelmeden, “uzaktan – dijital olarak bağlanmalarının” teklif edildiği anlaşıldı. Festivale davet edilecek isimlerin federal polis denetiminden geçtiği ve festivalin polisle işbirliği yaptığı iddiaları ortaya atıldı. Filistin temalı kimi filmlerin daha kürasyon aşamasında elendiği ileri sürüldü… Bir yandan da şu gelişmeler yaşandı: İddialar iddia olmanın ötesine geçmiş olmalı ki, kimi yaratıcılar filmlerini festivalden çektiler; onları, 80 imzacıyla başlayıp sonra imzacı sayısı artan sinemacıların protesto metni ve açıklamaları izledi. Kimi filmlerin gösterimlerinde 76. Festival’in kurumsal ufkunun dışına çıkmaya meyleden açıklamalar da geldi: Nour İbrahim’in “sanat her zaman politiktir; sesi çıkmayanlar için sesinizi kullanın ve politik olun” deyişi, Emin Alper’in kendi filmi “Kurtuluş”un gösterimi sonrası konuşmasında “İsrail’in Gazze’deki soykırımı” ifadesini kullanması gibi… Ve nihayetinde “final gecesinde yıldızlaşan” İlker Çıtak ve Emin Alper’in konuşmaları: Politik olanı hortlak görmüşçesine kovmaya çalışan jürinin, festival komitesinin ve pek çok festival konuğunun çabasına karşın, ödüllerin açıklandığı törende politik konuşmalar hazırlayarak final yapmayı kafasına koymuş iki yönetmenin “politik” çıkışları geldi. İlki “haydi neyse, politik konuşma yapacaktım ama yapmayayım” deyip, parlamayı Emin Alper’e bıraktı. O da Gazze’den Gezi’ye, Mater’den Demirtaş’a, Kavala’dan İmamoğlu’na kimi selamlayacağını şaşırdığını söylediği bir geçit resmi düzenledi. Ardından da T24’te Murat Sabuncu’nun söyleşisi geldi. Emin Alper bu söyleşide kendilerinin, solcu oldukları için “memleketi şikâyet etmeyecek kadar akılları başlarında” olduğunu söyledikten sonra şunu vurguluyordu: “Batı’nın ikiyüzlülüğünün ne olduğunu bu ülkenin solcuları yıllardır, solcu oldukları günden beri bilirler. Bizim buradan ders almaya ihtiyacımız yok. Ama keşke aynı dürüstlüğü İslamcı aydınlar, kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar da sergilese, kendi ülkelerindeki hak ihlallerine ses çıkarabilseler…” Aynı insandan Kavala, Demirtaş, İmamoğlu, Batı ikiyüzlülüğü, solculuk, İslamcı aydınlar, demokratlık, ses çıkarmak ve hak ihlalleri çıkışları gelince, bu kadarcık cümle bile bir karmaşa olduğunu bağırıyor. Politik konuşma yapmak, politik olmak nedir, biraz düşünmekte fayda var. Yukarıdaki yazı, festival yıldızlığının ötesine geçip, bunu tartışmayı amaçladı.