COP31'e giderken

COP31’in resmi başlangıç etkinliği geçtiğimiz hafta İstanbul’da gerçekleştirildi. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi (UNFCCC) Taraflar Konferansı’nın (COP) 31incisi bu yıl 9-20 Kasım arasında Antalya’da gerçekleşecek. Konferansa, çevre, şehircilik ve iklim değişikliği konusunda hayli zayıf bir karnesi olan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum başkanlık edecek. Konferans kağıt üzerinde küresel ısınmayı kontrol altına almak, karbon salımlarını azaltmak ve taraf devletlerin taahhütlerini denetlemek gibi hedeflerle her yıl farklı bir ülkede toplanıyor. İlk toplantısı 31 yıl önce 1995’te Berlin’de gerçekleştirildi. O günden bu yana dünyanın iklim değişikliğiyle ilgili bilgisi, öngörüsü, donanımı arttı. Ancak Konferans’ın fonksiyonu açısından çok az şey değişti. İklim krizinin çözümü 30 yıldır erteleniyor. Konferanslar en iyimser okumayla bile krizi doğuran emperyalist-kapitalist düzeni tahkim eden “yeşil boyama” (greenwashing) stratejilerini odağa yerleştiriyor. Tam da bu yüzden Türkiye’nin ev sahipliği son derece elzem. Özellikle de çevre, kent ve iklim eksenli toplumsal mücadelelerinin sesini küresel bir itiraza dönüştürme potansiyeli taşıması bakımından. Zira COP’ların düzenlendiği her kent, küresel iklim hareketinin de o yılki merkezi noktası haline geliyor. Bu nedenle dünyanın her yerinden iklim aktivistlerinin, köylü-çiftçi hareketlerinin Antalya’ya akması bekleniyor. Bu da, bu hayli diplomatik iklim görüşmelerinin halkın talepleri ekseninde toplumsal bir tartışma düzlemine çekilmesine olanak sağlıyor. ∗∗∗ Bu sembolik bir düzlem olarak algılanmamalı. COP zirvelerini tarihsel olarak anlamlı kılan gerçekten de sokaktaki basınç oluyor. Örneğin 2015 Paris (COP21), küresel iklim adaleti hareketi için bir dönüm noktasını teşkil eder. Sokaktaki mobilizasyon iklim krizini, uzmanların ve teknokratların konuştuğu teknik ve bilimsel bir mesele olmaktan çıkarmaya yaramış ve tüm dünyaya politik bir sorun olduğunu kabul ettirmiştir. Paris sokakları, iklim krizinin sistemsel bir kriz olduğunu, çözümün de ancak sistem değişikliğiyle mümkün olacağını söyleyerek küresel anlatıyı dönüştürmüştür. Sokaktaki bu irade, diplomatik kararların içeriğini belirleyemese de, o kararların toplumsal meşruiyetini sorgulatan ve iklim krizini ideolojik bir mücadele sahasına çeken temel güç olmuştur. Ancak Paris’te kazanılan bu politik mevzi, sonraki yıllarda sermayenin ve otoriter rejimlerin kuşatmasıyla karşılaştı. 2022 Mısır (COP27) süreci, bu kuşatmanın ilk sert örneğiydi. Sisi rejimi altında Şarm El-Şeyh, toplumsal muhalefet için adeta bir açık hava hapishanesine dönüştürüldü. Bu otoriter model ertesi yıl Dubai’de (COP28) ve ardından Bakü’de (COP29) bir neredeyse geleneğe dönüştürüldü. Birleşik Arap Emirlikleri ve Azerbaycan’da düzenlenen zirveler, fosil yakıt lobilerinin zirve yönetimini doğrudan ele geçirdiği, yerel muhalefetin baskılandığı ve iklim siyasetinin halktan tamamen kaçırıldığı birer şirket toplantısı halini aldı. Neyse ki geçen sene Brezilya’da Belem’de yerli halklar, köylüler, çiftçiler, taban hareketleri yine merkeze yerleşti. ∗∗∗ Şimdi geliyoruz Antalya’ya. Tüm bu tablo sadece iklimin değil adaletin de tartılacağı bir zirvenin bizi beklediğini gösteriyor. Bu kez sürece dünyanın dört bir yanından yaşam savunucuları da şahitlik edecekler. İktidar için iklim konusunda olduğu kadar demokratik haklar ve özgürlükler açısından da bir sınav. Hele ki bir yanda, örneğin Kuzey Ormanları Savunması’nın orman statüsünü koruma mücadelesi sürerken, diğer yanda iktidar COP31’i ülkeyi yenilenebilir enerji adı altında yeni rant alanları (YEKA’lar) için bir pazarlama alanı olarak kurguluyorken. Halbuki yeşil enerji için gasp edilen bu alanlar, çoğu zaman meraların çitlenmesi ve tarım alanlarının enerji sahasına dönüşmesi demek. Bu aynı zamanda iklim krizinin kapsamının hem de çözümün yeniden çizileceği bir zemin yaratma zorunluluğumuzu göstermektedir. Mesele yenilenebilir enerji kaynakları üretmekle sınırlı değil, bu uğurda yapılan anlaşmaların şartları ve bu süreçlerin demokratik, şeffaf yürütülüp yürütlmediği, halkın iradesinin dikkate alınıp alınmadığıdır da. Mesele aynı zamanda don ve kuraklık nedeniyle yaşanan verim kaybı sonucu borç batağındaki çiftçinin perişan halidir. Hele ki Antalya gibi bir tarım kentinde. Hele ki ülkemiz için 2030-2039 yılları arasında ortalama verim kayıplarının yüzde 6-7 civarında; 2040-2049 arasında ise yüzde 8-9 seviyesine ulaşması ve buna bağlı olarak gıda fiyatlarında uzun vadede yüzde 84’lük bir artışın beklendiği hesaba katıldığında. Sadece bu veriler özelinde bile geleceğimizin çalınma ihtimalinin ne denli ciddi olduğu görünüyor. Dolayısıyla COP31, yalnızca sermayenin pazarlık masası olmamalı. Bize düşen bu zirveyi karbon hedefleri ve yatırım paketleriyle sınırlayan anlatıya karşı, iklim adaleti talebini üretim ilişkileri temelinde yeniden kurmak ve suyun, toprağın, gıdanın, yaşamın metalaştırılmasına, emeğin güvencesizleştirilmesine karşı bu talebi toplumsallaştırmaktır.