Bir efsanenin sonu: “Kurallara dayalı düzen”

Rivayet oydu ki, Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra -bir ömürde iki kez savaş görmüş- insan toplumunun, “bir daha savaş ve soykırım dehşetini yaşamaması için”, kurallı bir dünya düzeni tasarlamıştı. Bu düzen, yüzyılın ilk yarısında erken iflas eden Milletler Cemiyeti (MC) yerine Birleşmiş Milletler’i (BM) ikame ediyor; BM Sözleşmesi ile “saldırı suçu”nu yasaklıyor; saldırgan ve haksız bir ülkeye karşı barışçıl yolları kabul ediyor; “kuvvet kullanma” kaçınılmaz hale geldiğinde bunu Güvenlik Konseyi eliyle ve bir ittifakla gerçekleştirilmesini ve elbette dünya çapında serbest ticareti öngörüyordu. “Kurallara Dayalı Uluslararası Liberal Düzen’’ İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler’i, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve NATO gibi kurumlar ile liberalizm, demokrasi, piyasa ekonomisi, serbest ticaret, uluslararası hukuk ve normlar gibi kavramların şekillendirdiği bir düzen olarak tarif edebilirim. “Kurallara Dayalı Uluslararası Liberal Düzen’’ ilk olarak tartışmasız “Batı medeniyeti” temellidir. Yani Batı hukuku, Avrupa Aydınlanması ve liberal demokrasi gibi tamamen Batılı bir geleneğe sahiptir. İkincisi ise bu düzen baskın şekilde ABD merkezlidir. Çünkü ABD’nin askeri, ekonomik ve siyasi gücüyle inşa edilen, desteklenen ve korunan bir sistemdir. ABD’nin kurduğu düzen Kore’de, Vietnam’da ve bir dizi ülkede -üstelik Soğuk Savaş koşullarında- sınanıyor, “sahada” Amerikan ordusunun şiddetinin “dehşeti” –“barış” ve “kurallı düzen” akdine attığı imzanın üstünden henüz yirmi yıl geçmeden- dünyayı şaşkına uğratıyordu. Sadece Vietnam’da 56 bin kayba karşın Amerikan ordusu, 3,6 milyon -ezici bölümü sivil- Vietnamlıyı katletmişti. Vietnam, Amerika için bir “sendrom” üretmekle kalmıyor; “Amerikan kuralları”nın nerede bittiğini de gösteriyordu: O “sınır”, bir ülkenin Amerika’dan bağımsızlaşması ve hele ki komünizme yönelme ihtimalidir. ABD’nin aynı yıllarda (1950-1980’ler) 40-50 ülkede (Guatemala, Brezilya, Haiti, İran, Şili, Kolombiya, Türkiye vd. en son 3 Ocak 2026’da Venezuela) “askeri darbe” ile halkçı hükümetleri devirdiğini, binlerce insanı öldürdüğünü de ekleyelim. Bu tabloya -bir yirmi yıl daha geçmeden- SSCB’nin yıkılışı ve Varşova Paktı’nın dağılması eklenince, Amerikan şiddeti artık “tamamen kuralsız” hale geliyordu. ABD’nin ilk işi, Avrupa’nın ortasında -eski adı Yugoslavya olan- bir ülkeyi bombalaması ve bu ülkeyi beş parçaya bölmesi olmuştur. Bu bombardımanda, Çin Başkonsolosluk binasının da bombalanması ve Çinli diplomatların ölümü, Amerikan’ın 21. yüzyıldaki Çin politikasının erken bir habercisi olabilir. Avrupa bombardımanını, Irak işgali, Afganistan’ın işgali, Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi’nin naklen bir yayınla linç ettirilmesi ve nihayet 15 yıllık bir iç -aslında dış- savaşla Esad’ın iktidardan kovulması ve Suriye’nin devlet başkanlığına -silahlı isyan yoluyla, BM sözleşmesi hiçe sayılarak, daha dün başına 10 milyon dolar ödül konularak “arananlar” listesinde yer alan eli kanlı bir cihatçının, herhangi bir oydaşma veyahut seçim olmaksızın- getirilmesi izlemiştir. Lübnan ve Yemen’e yönelik bitmeyen saldırılar, Gazze’deki soykırımı askeri ve finansal olarak desteklemek de ortada. Son bir yılda ise Amerikan savaş makinesi, İran’ı apaçık namlunun ucuna koymuş durumda. Oraya bir “saldırı” düzenlenmesinin, “an meselesi” olduğu söyleniyor. ABD üççeyrek asırlık hegemonyasını tüm dünyaya “kurallara dayalı düzen” olarak “satmayı” başarmıştır. Bu başarının ilk 40 yılında, SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun ve uzaklarda Çin’in varlığı bir dengeyi de beraberinde getirmişse de, adı geçen güçlerin -Çin hariç- dağılması, ABD’nin üstünde -en başından beri eğreti duran- “kurallar gömleği”ni yırtıp atmasıyla sonuçlanmıştır. “Kurallara dayalı uluslararası düzen”, ABD için her zaman bir araç oldu. Amerika, dünyadaki neredeyse tüm diktatörlükler, monarşiler ve otoriterler ile ilişki kurmuş, onları ayakta tutmuştur. Bugün Amerika’nın en büyük askeri üsleri monarşi ve krallıklarda yer almaktadır. Davos ve Münih’te son haftalarda dünya kapitalist liderlerinin yaptığı itiraf niteliğindeki konuşmalar, bir dönemin, bir “efsane”nin sona erdiğinin teyidi dışında hiçbir anlam taşımamaktadır. Dünyanın işçi ve emekçileri, sömürge ve bağımlı ülkelerinin halkları, toprakları yağmalanan ve talan edilen ülkeleri, kurallara dayalı düzenin anlamını birçok defa deneyimlemiş ve tanımışlardır.