KÜRT MEDRESELERİ VE ÂLİMLERİ-6

19. yüzyılın başlarında Kürtler arasında hâkim olan tarikat Şeyh Abdulkadir Geylanî’ye dayandırılan Kadirîlik idi. Bu tarikatı iki büyük aşiret temsil ediyordu. Biri Süleymaniye civarındaki Berzencîler, öbürü Hakkâri mıntıkasındaki Nehrîler idi. Ancak Mevlana Halid öncülüğünde şekillenen Nakşibendîliğin Halidî kolu bu iki ailenin öncülük ettiği Kadirî tarikatının çözülmesini ve bu tarikat büyüklerinin çoğunluğunun Halidîliğe geçmesini doğurdu ki bu olay beraberinde bir dizi kültürel, siyasal ve sosyal gelişmeleri de getirdi. Kürt Beyliklerinin Osmanlılar tarafından dağıtılması sonucu Kürt toplumu kendini büyük bir boşluk içinde gördü. Bu boşluğu görmede gecikmeyen, hepsi de medrese mezunu olan ve genelde devrimci bir karaktere sahip olan Nakşibendî/Halidî şeyhler Kürtlere dinî ve kültürel rehberliğin yanında zaman zaman siyasal ve sosyal rehberlik de yapmaya başlayarak boşluğu doldurmaya çalışmışlardır. Kürt tarihinde 19. yüzyıl önemli ve aynı zamanda karmaşık bir yüzyıldır. Kürtler ilk kez bu yüzyılda Britanya İmparatorluğu ile Çarlık Rusyası’nın Yakındoğu’daki siyasal çıkarları alanına girmişlerdir. Osmanlı Devleti 19. yüzyılda Kürtleri Avrupalılardan, özellikle Ruslardan ve İngilizlerden uzak tutabilmek için Kürt bölgelerini merkezî hükümetin kontrolüne almaya ve bu bölgelerdeki mevcut Kürt Beyliklerini ortadan kaldırmaya karar verdi. Güdülen bu siyaset Kürt beylerinin İstanbul hükümetine düşman olmalarına ve bu bağlamda yer yer ayaklanmalarına neden oldu. Bu yüzyılın sonlarında ciddî Kürt ulusal hareketleri kendini gösterdi. Bu hareketlerin ortaya çıkmasında etkili olan faktörlerin başında Avrupa’dan Ortadoğu’ya yayılan milliyetçilik; bu milliyetçiliğin Kürtlerin en yakın komşuları olan Türk, Arap ve Farslar arasında taraftar bulması ve Kürt Beyliklerinin Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılması gelmektedir. Şeyh Ubeydullah’ın 1880 yılında İran’a karşı başlattığı ve daha sonra Osmanlı topraklarına da sıçrattığı ayaklanma, bir yönüyle ailesinin uzun süredir yürüttüğü siyasetten çok net ve keskin bir ayrılışı ifade etmektedir. Şeyh Ubeydullah bu bağlamda tasavvufi kimliğinden soyutlanmadan babası Seyyid Taha ve amcası Seyyid Muhammed Salih’in Şiî Kaçar Hanedanına ve Ruslara karşı yürüttükleri mücadeleyi desteklemekle beraber, Osmanlı yanlısı tavırdan artık vazgeçmiştir. Ona göre İran’da Şiî Kaçar Devleti ile Sünnî Osmanlı Devleti Kürtler konusunda birbirinden çok da farklı değillerdir. Şeyh Ubeydullah, İran Şahı ve onun valilik yapan akrabalarının Kürtlere zulüm yaptıkları, Kürt aşiret reislerini haksız yere hapsettikleri veya para cezasıyla cezalandırdıkları kalabalık bir silahlı güçle İran’ın sınır şehirlerini ele geçirdi.   Şeyh Ubeydullah’ın bu hareket ve harekâtı İranlı yöneticileri Nakşibendî/Halidî kesimlere karşı sert tedbirler almaya sevk etmiş ve bundan Urmiye, Mahabad, Merîwan ve Saqiz şehirleriyle daha kuzeyde Hazar Denizine yakın bölgede bulunan Talişli Halidîler de nasiplerini almışlardır. Bu bağlamda Halidî şeyhlerinin Sünî halk arasında irşad amacıyla da olsa dolaşmaları kısıtlanmış; toplumsal konumlarına göre göz hapsi, sürgün ve hapse atılmaya kadar farklı cezalara çarptırılmışlardır. Şeyh Ubeydullah Ayaklanması Kürtlerin 19. yüzyıldaki en önemli ayaklanmasıdır. Babası Seyyid Taha’nın vefatından sonra Nakşibendî/Halidî Tarikatının en güçlü ismi hâline gelen ve 1880 yılında İran’ın içlerine doğru kaydırdığı büyük bir güçle ayaklanmaya başlayan. Şeyh Ubeydullah, İngiliz diplomatlarına Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu, kendisinin Osmanlı ve İran Kürtlerini birleştirmeye çalıştığını, ancak stratejik ve taktik olarak ayaklanmayı İran’dan başlatmak istediğini söylemiştir.  Bu konuda Tebriz’deki İngiliz askerî ataşesi William Abbott, Şeyh Ubeydullah’ın kendisine gönderdiği belge niteliğindeki mektupta şunları yazdığını açıklamıştır: “Kürtler bölünmüş bir halktır. Bu halkın mezhebi, adetleri, gelenek ve görenekleri öbür milletlerinkinden farklıdır. Gerek İran gerekse Osmanlı hâkimiyetindeki Kürt liderlerin tümü şu nokta üzerinde ittifak etmişlerdir: Bu iş Osmanlı Devleti ve Kaçar Devleti ile devam etmez. Avrupalı devletlerin dikkatini çekerek bizim durumumuzu daha dikkatle incelemelerini sağlayacak bir şeyler yapmak gerekir. Biz ayrı bir milletiz ve kendi yönetimimizi kendi elimize almak istiyoruz”. Celîlê Celîl, 1880 Şeyh Ubeydullah Nehrî Kürt Ayaklanması adlı araştırmasının ekler kısmında “Şeyh Ubeydullah’ın Dr. Kohran’a Mektubu: 5. 10. 1880”  başlığı altında kaydettiği mektupta bunun açılımı yer almaktadır. Şey Ubeydullah bu mektubunda şunları söylemektedir (Mektubun tamamı için bkz. s. 129-131: “500.000’in üzerinden aileden oluşan Kürtler ayrı bir halktır. Kürdistan’ın hem Osmanlı hem de İran’a bağlı olan lider ve hükümdarları bu her iki devletle daha fazla birlikte olamayacakları ve bir şeyler yapmak için Avrupa devletlerinin durumu inceleyerek bunu anlamaları gerektiği konusunda ortak bir görüşe sahiptirler. Bizler bölünmüş bir milletiz. Kendi iç sorunlarımızı kendimiz halletmek, kendi suçlularımızı cezalandırmada bizzat egemen ve bağımsız olmak, diğer bütün milletlerin sahip oldukları haklara aynı şekilde sahip olmak istiyoruz. Oğlum Abdulkadir’in Soucbulak’a yapmış olduğu yolculuğun amacı Kürdistan’daki durumu incelemekten ibarettir. Ona karşı hiçbir şey olmamalıdır. Aksi takdirde bütün Kürdistan başkaldıracaktır. Çünkü her iki devlet tarafından işlenen zulüm ve baskıya karşı halk sonsuza dek baş eğemez”. General Binbaşı Zeleny, Kafkas Sancağı Genel Kurmaylığı’na gördermiş olduğu 15 Şubat 1880 tarihli raporunda Şey Ubeydullah’ın görüşleri hakkında şunları yazmıştır (Celîlê Celîl, 1880 Şeyh Ubeydullah Nehrî Kürt Ayaklanması, çeviren: M. Aras, Pêrî Yayınları, İstanbul 1998, s. 65). “Osmanlının içinde bulunduğu zayıflıktan hareketle onun tamamen çökeceği görüşünde olan şeyh, ayrılarak tam bağımsızlığa kavuşmak istiyor”. Seyyid Abdülkadir Nehrî (ö. 1925) Vefaî, Şeyh Ubeydullah’ın oğlu ve halifesi olan Seyyid Abdülkadir’i  “Gavs-ı Sânî” (İkinci Gavs) olarak niteler ve şeceresini şöyle sıralar: Seyyid Abdülkadir Seyyid Ubeydullah Seyyid Taha Seyyid Ahmed Seyyid Salih Seyyid İbrahîm Seyyid Hac Seyyid Muhammed Seyyid İbrahîm Seyyid Abdullah Seyyid Muhammed (Ebû Bekir) Seyyid Abdülazîz Şeyh Abdülkadir Geylanî Seyyid Musa Seyyid Abdullah Seyyid Musa el-Cûn Seyyid Abdullah el-Mahd Seyyid Hasan el-Müsenna Seyyid İmam Hasan Fatimetü’z-Zehrâ Hz. Muhammed (s. a. v.) 1851 senesinde Nehri’de doğan ve ilim ile tasavvuf atmosferinin yoğun yaşandığı bir ailede büyüyen Seyyid Abdülkadir, bir yandan medrese tahsiline devam ederken, bir yandan da kardeşleriyle beraber Vefaî’den hem Farsça hem de hüsn-ü hat dersleri almıştır. Seyyid Abdülkadir sadece Nehrî Tekkesinde ilmî ve tasavvufî faaliyetlerle yetinmemiş; babasının siyasî ve toplumsal alandaki etkinliklerinde birebir onun yanında yer almıştır. Nitekim Şeyh Ubeydullah 1880 yılında silahlı güçleriyle İran’a girdiğinde, savaşçılara komuta eden liderlerin başında Seyyid Abdülkadir yer almıştır. Şeyh Ubeydullah ile beraber Hicaza sürgün edilen aile fertleri içinde yer alan Seyyid Abdülkadir, babasının 1883 senesinde vefatından on iki yıl sonra İstanbul’a dönmesine izin verilmiş, fakat dört yıl sonra 1898 yılında tekrar Hicaz bölgesine sürgüne gönderilmiş ve Medine-i Münevvere’de zorunlu ikâmete tabi tutulmuştur. Bu ikinci sürgünden ancak on yıl sonra tekrar İstanbul’a dönebilen Seyyid Abdülkadir artık tasavvufî kimliğinden çok siyasî kimliğiyle öne çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda çok sayıda tanınmış Kürt aydınının içinde yer aldığı Kürt Teâvün ve Terakkî Cemiyeti’nin başkanlığına seçilmiş ve bu görevi gönüllü yürütmüştür. Seyyid Abdülkadir bir dizi siyasî faaliyetinin ardından 1925 yılında meydana gelen Şeyh Said Ayaklanmasında oğlu Seyyid Muhammed ile beraber Diyarbakır’da idam edilmiştir. Vefaî’nin “Tuhfetü’l-Mürîdîn” adlı eserinde Şeyh Ubeydullah’ın halifesi Molla Abdurrahim Ziyaretî’nin ağzından Seyyid Abdülkadir’le ilgili şöyle bir anektotu nakletmektedir: Bir defasında Tekkede Seyyid Abdulkadir’le beraber seyr ü sülük ile meşgul iken gece teheccüd vakti tekkenin mihrabının sol tarafında bir karartı gördüm. Sonra dikkatle baktım kıyafeti bir Türk subayının kıyafetini andıran biri belirdi ve Seyyid Abdülkadir’e  “sen beni tanıdın mı?’ diye sordu.  Seyyid Abdülkadir, “hayır sizi tanımadım” diye cevap verince yabancı adam şöyle dedi: Ben Mevlana Celaleddin-i Rûmî’yim; rütbe ve makamımı sana getirdim”. Bunları söyledi ve gözden kayboldu. Şeyh Ubeydullah sabah namazı için tekkeye teşrif etti ve Seyyid Abdülkadir’i görünce ona hitaben şöyle dedi: “Oğlum Abdülkadir! Bu gece Mevlânâ Rûmî senin misafirindi”. Not PROF DR KADRİ YILDIRM KÜRT MEDRESELERİ VE ÂLİMLERİ KİTABINDADA  ALINMIŞ.