Hukuku vitrin, suçu 'münferit' kılanlar: Gazze'ye soykırıma giden 645 Hollandalı 'istisna' değil

İsrail ordusunun kayıtlarına dayanan veriler, Mart 2025 itibarıyla Hollanda vatandaşlığı taşıyan en az 645 kişinin İsrail ordusu saflarında görev yaptığını ortaya koydu. Bu listenin detayında 559 kişinin İsrail ve Hollanda çifte vatandaşı olduğu, 86 kişinin ise Hollanda pasaportuna ek olarak en az bir pasaport daha taşıdığı belirtiliyor. Bu nedenle 645’i “istisna” diye geçiştirmek zor. İstisna olan sayı değil. Asıl istisna, bu ölçekte bir olgu karşısında devletin etkili yaptırım ve siyasi hesaplaşmayı ertelemesi. Gazze’de soykırım ve uluslararası hukuk ihlalleri her geçen gün ağırlaşırken, Hollanda devletinin tutumu da bütün çıplaklığıyla açığa çıkıyor. Etkili bir yaptırım yok, gerçek bir hesaplaşma yok. Sistemsel sorumluluk ise bilinçli biçimde “bireysel dosya” perdesinin arkasına gizleniyor. Söylem başka, pratik başka Hollanda hükümeti bir yandan uluslararası hukuk ve insancıl hukuk vurgusu yapıyor, diğer yandan İsrail’e dönük adımları büyük ölçüde kapsamlı yaptırımlar yerine dar, teknik ve bürokratik önlemlerle sınırlı tutuyor. Örneğin Nisan 2025'te Hollanda, İsrail’e giden tüm askeri ve çift kullanımlı ürünlerde doğrudan ihracat ve transit geçişleri tek tek izin/uyum denetimine bağladı. Sevkiyatlar artık genel ihracat lisansları kapsamında otomatik yürümüyor. Aynı mektupta “router gibi düşük riskli ürünler” dahil bazı kalemlerde, artık 50–100 civarında bireysel izin gerekeceği belirtildi. Reuters ’ın hatırlattığı üzere, Hollanda’da bir mahkeme 2024’te Gazze’de uluslararası hukuk ihlali riski gerekçesiyle hükümete İsrail’e F-35 parça transferini durdurma yönünde karar da vermişti. Asıl mesele, yaptırımların niceliği değil hukukun kime karşı sert, kime karşı esnek uygulandığında. Mevcut çerçevede hukuk, sermayenin dolaşımı ve kârlılığı söz konusu olduğunda esnetiliyor, emekçiler ve ezilenler söz konusu olduğunda ise disiplin ve denetim aracı olarak çok daha sert işletiliyor. Gazze'den Karayiplere uzanan çifte standart Hollanda hükümetinin bu çizgisi yalnızca İsrail başlığında görünmüyor. Ukrayna dosyasında ve Karayiplerde ABD ile yürütülen uyuşturucu kaçakçılığı operasyonları tartışmasında da benzer bir yaklaşım öne çıkıyor. Lahey, Washington’un Venezuela hattındaki askeri tırmanışına ortak görünmemek için Hollanda donanmasının Karayiplerde yalnızca Krallık sularının güvenliği çerçevesinde görev yapacağını açıkladı. Bu tutum, temel soruyu daha da keskinleştiriyor: Hukuk evrensel bir ilke olarak mı uygulanıyor, yoksa jeopolitik maliyet hesabına göre mi devreye sokuluyor? Sorumluluk tetiği çekenle sınırlı değil Brecht’in "Okumuş Bir İşçi Soruyor" şiirinde kaleme aldığı gibi: “Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar? E bir aşçı olsun yok muydu yanında?” Gazze’deki soykırımı bireysel dosyalara sıkıştırmak, sorumluluğun yalnızca fiili doğrudan işleyenlere yıkılması anlamına gelir. Bu da hukuki değil, siyasal bir tercih olarak cezasızlık üretir. Bu ölçekteki bir suç düzeni, tek bir siyasi liderin iradesiyle ya da yalnızca sahadaki askerlerin eylemiyle açıklanamaz. Uluslararası ceza hukuku bakımından da sorumluluk yalnızca “tetiği çeken” ile sınırlı değildir. Emri veren, planlayan, kolaylaştıran, finanse eden, lojistiğini kuran, diplomatik koruma sağlayan ve suçun devamını maddi olarak mümkün kılan aktörler de sorumluluk zincirinin parçasıdır. Siyasal karar merkezleri, askeri komuta kademeleri, tedarik ve taşımacılık ağları, finans kuruluşları, teknoloji ve savunma şirketleri, bu zincirin dışına çıkarılamaz. Nürnberg dersleri Örneğin Nürnberg’in “sanayiciler davaları” (Krupp, IG Farben, Flick), suçun yalnızca üniformalı faille sınırlanamayacağını göstermesine ve savaş ekonomisini besleyen kurumsal yapıların da yargı konusu olabileceğini ortaya koymuştu. Nürnberg’in bir başka dersi daha var: Düzen, kimi zaman birkaç ismi öne çıkarıp “hesaplaşıyor” görüntüsü verirken, suçun kurumsal mimarisini tümüyle dağıtmak yerine kendini onaracak kapıları açık bırakır. Bayer’in tarihçesinde, IG Farben davasında ceza alanların erken tahliye edildiği ve “çoğunun kısa süre içinde yeniden üst düzey rollere döndüğü” açıkça yazıyor. Şirketin yöneticilerinden Fritz ter Meer, 7 yıl ceza almasına rağmen 1956–1964 arasında Bayer’de denetim kurulu başkanı olarak görev yapmıştı. Krupp örneğinde ise “restorasyon” daha da çıplak. İngiltere Parlamentosu kayıtları, Alfried Krupp’un 1948’deki hükmünde yer alan müsaderenin, ABD Yüksek Komiseri McCloy tarafından 1951’de iptal edildiğini belirtiyor. Aynı dönemde McCloy’un Krupp ve yöneticilerinin cezalarını fiilen indirip serbest bırakma politikası da dönemin haber kaynaklarına yansıyor. Bu yüzden mesele yalnızca “yargılandı/yargılanmadı” değil. Kapitalizm, çoğu zaman kendine uygun "günah keçileri" seçer, geride kalan mimariyi ise ayakta tutar. Hafıza siyaseti Bugün Avrupa’da düzen siyasetinin İkinci Dünya Savaşı'na işaret edip “bir daha asla” dediğini duyuyoruz. Ama gel gelelim faşizmle yüzleşme pratikte oldukça seçici ilerliyor. Belçika örneği bunun çarpıcı bir sembolü. Belçikalı milletvekilleri, ülkede yaşayan bazı Nazi işbirlikçilerinin hâlâ Almanya’dan aylık savaş/emeklilik ödemesi aldığını gündeme taşıdı. Parlamentoya sunulan belge bu kapsamda yaklaşık 30 kişinin bulunduğunu belirtirken, Almanya Çalışma Bakanlığı 18 kişinin söz konusu olduğunu bildirdi. Bu tarihsel örnekler, suçu bireysel aşırılığa indirgeme siyasetini boşa düşürüyor. Bugün Gazze’deki soykırım için “yalnızca sahadaki fail” yaklaşımı, suç mimarisini aklayan eksik bir çerçevedir. Hukuki tutarlılık; sorumluluğu bireye indirgemek değil, suçun maddi ve kurumsal altyapısını kuran tüm aktörleri “insanlığa karşı suça iştirak”, “yardım ve yataklık” ve “ortak faillik” ekseninde soruşturma konusu yapmaktır. Soykırım düzenine karşı sınıfın safı Brecht’ten devam edelim, "Bizden Sonraki Kuşaklara" şiirini okuyalım: “......Suskunsun. Ve haksızlığa karşı öfke, boğuklaştırıyor hâlâ kimilerinin sesini. Çoğu ise bugün öfkeli bile değil. Aksine, alıştılar eski ve bugünkü adaletsizliğe; burada, orada ve şurada, haksızların kendi çalıp söylediği gaddar adalete alıştılar.” Bu sözler, kenarda kalanlara, evinde oturup ah vah edip hiçbir şey yapamayanlara, kendinde o güç ve cesareti bulamayanlara da sesleniyor. Çünkü sorun, tek tek insanların “aşırılığı” değil, kötülüğü kurallaştıran bir çağın siyasal düzenidir. Şiir, karanlık zamanlarda doğru sözün bile tehlikeli, adalet talebinin bile “aşırılık” sayıldığını hatırlatıyor. Tam da bu yüzden Gazze’deki soykırımı yalnızca bireysel dosyalara indirgemek, suçu üreten asıl mekanizmayı perdelemek anlamına gelir. Failleri aklayanlar bütün kurumları ile örgütlü. Bunun karşısına düzeni durdurabilecek asıl güç yalnızca ve yalnızca örgütlü işçi sınıfı olabilir. Hollanda’da ve Avrupa Birliği’nde görüldüğü gibi, savaşlardan kaçıp gelen sığınmacılara kapı açar gibi yaparken onları güvencesizliğe iten, yerinden edilen halkların yurtlarında sermaye adına siyaset yürüten, sosyal demokrasiyi savaş ekonomisinin vitrinine çeviren, göçmen karşıtı politika yürüten savcıları ve kurumları meşrulaştıran bu düzenin karşısına, ancak örgütlü toplumsal güç çıkabilir. En başta da savaşlardan kârına kâr katan sermayeye haddini bildirmekten geçer bu mücadele. İhtiyaç duyulan şey, belirsiz diplomatik çağrılar değil, açık bir kopuştur. Dünya, “iyi niyet” açıklamalarıyla değil, güç ve sınıf ilişkileri ile şekilleniyor. Ve ayrım çizgisi her geçen gün daha görünür hâle geliyor:
Ya sermayenin, savaş düzeninin ve cezasızlığın safında kalınacak
ya da emekçilerin, ezilenlerin ve insanlığın ortak geleceğinin safları sıklaştırılacak.