Kiralık yürek

Gülhane civarında yağmura yakalanmış, saçak altındaki bir çay ocağında sokağı izliyordum. Yağmurdan kaçan insanlar çocuksu bir heyecan ve hüzünle karışık bir duyguyla nereye gittiklerini sanki bilmiyorlarmış gibi hızlı adımlarla önümden geçiyorlardı. Necati Tosuner’in ölüm haberini yeni öğrenmiştim. Taze bir lise öğrencisiyken babamın kütüphanesinden alıp okuduğum ‘Kambur” adlı kitabı aklıma geldi. Şöyle yazmıştı kitapta: “Evet, sevinelim Kamburum. Yüreğimizi hiçbir şeye kiralamadık. Paraya, pula ve ezip de başkalarını keyiflenmeye, kiralamadık yüreğimizi. Varsın birbirleriyle yarışsın insanlar, kiralamakta ve kiralanmakta.” Bu şehirdeki en sevdiği şeyin yağmur olduğunu da yazmıştı. Yağmuru ve sokağı izlerken aklıma nedense İlhami Algör’ün ‘Rüzgâr Yokuş Failatün Failün’ kitabındaki “Duygu denilen şeyi bu kadar kenara itmeyin demeye çalışıyorum. Duygular hayatın pazar günü değil” sözleri geldi. Kitap, İlhami Algör’ün otuz yıl önce yazdığı ‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’ adlı kitabının yazarıyla, yani kendisinin 30 yıl önceki haliyle karşılaşmasını, aralarında geçen sohbeti anlatıyor. Nâzım Hikmet’in ‘Saman Sarısı’ şiirinde kırk yıl önceki kendisiyle karşılaştığı sahne geldi sonra aklıma: “oralarda on dokuz yaşıma rastladım / birbirimizi birde tanıdık / oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile…” Devamında “gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış / ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden…” diye yazmıştı. Necati Tosuner’in ölüm haberiyle kitabını hatırlamam da kendi lise çağlarımdaki halimi karşıma çıkarmıştı sanki. Olduğum kişiyi bu kitaplara borçluydum. O zamanlar sosyal medya filan da yoktu. Dünyayla tek bağlantı TRT, gazeteler ve kitaplardı. O lise öğrencisi halim, şimdiki dünyaya şaşkınlıkla bakardı muhtemelen. İlhami Algör’ün kitabında yazdığı gibi artık “Herkesin canı burnunda”. Sert şiirlerin zamanı… Ama yine de insan kendi 19 yaşındaki halinden çok da uzağa gitmemeli. Bir devamlılık olmalı. Eski günlere güzelleme yapmak da değil niyetim, o yıllarda 12 Eylül’ün laneti başlayalı çok olmuştu. Devamlılık deyince Donald Winnicott geliyor aklıma. Ruh sağlığını “devamlılık duygusu” ile tanımlamıştı. Bu devamlılık kırıldığında sahte bir kendilik gelişiyordu; kişi çevreye uyum sağlasa da içten içe bölünüp parçalanıyordu. Tosuner’in “Yüreğimizi hiçbir şeye kiralamadık” dediği şey, bu yüzden sadece ahlaki bir duruşu değil, bu devamlılığı, yani kendilik bütünlüğünü işaret ediyordu sanki. Nâzım Hikmet’in şiirindeki o karşılaşmada da bu yok mu? On dokuz yaşındaki kendimize baktığımızda hem tanırız hem tanımayız. “Birbirimizi birde tanıdık” dizesi, yabancılık ve aşinalığı aynı anda hissettirir. Ama devamlılık tam olmak da değildir, hatta tam olmamakla barışmayı gerektirir, çünkü insan sabitlenemez. Otoriter iktidarların da korktuğu bu değil mi? Hiç beklenmedik bir anda yığınlar tam tersi bir yöne doğru harekete geçebilir. Kiralamaksa geçici olarak kendini başkasının bakışına, piyasanın hızına, kalabalığın yarışına terk etmekten başka nedir ki? Günümüzde akışkan denilen hayatın zorluğu da burada. Her gün kendini yeniden kurmak zorunda olan biri için hayat çok zor olsa gerek. Sosyal medya öncesi bir dünyada, kitaplar yalnızca bilgi değil, süreklilik üretirdi. Şimdi hız var, temas var, öfke var; ama süreklilik zayıf. “Herkesin canı burnunda” çünkü herkes her gün yeniden başlamak zorunda hissediyor kendini. Aklıma daha başka kitaplar da geliyor, ama yağmurun şiddeti düşüncelerimi durduruyor. Bizim Macit Amca’ya benzeyen biri sokakta yağmurdan kaçarken yanıma oturuyor telaşla. “Gök yarılmış gibi delikanlı” diyor gülümseyerek. Bana delikanlı demesi hoşuma gidiyor. Belki de 19 yaşındaki halimle gelmişimdir bu çay ocağına. Belki de o hiç gitmemiş, sadece üzeri kat kat yıllarla örtülmüştür. İnsan yaş aldıkça gençliğini geride bıraktığını sanıyor; oysa geride kalan bir şey yok. İçeride yer değiştiriyor yalnızca. Yağmurun sesi, ince belli bardakta sıcak çayın dumanı bir yerlerden tanıdık bir duyguyu hatırlatıyor. Belki devamlılık böyle bir şey, dışarıdaki hızdan kaçıp içerideki ritmi hatırladıkça… İnsan yaşadıklarının toplamı değil belki; onlarla kurduğu bağ kadar var. Aynı olay başka bir yaşta başka bir anlama bürünebiliyor. Ben dediğim şey, tek bir çizgi değil; üst üste binmiş sahneler, birbirine dolanmış sesler, suskun kalmış parçalar… Yağmur onları birbirine bağlıyor yavaşça.