İlhan Taşcı - Gazeteci/Yazar “Yıkık, virane ve kimsesiz…” Kim tutardı ki böylesini! Kitaplarını okurken, “Sancı Sancı” kıvranıyorum. Tosunerce “içimde bir çatlak” oluşuyor sanki. “Sanki tam da yüreğimde. Bir şimşek resmi gibi.” O çatlaktan sızanlar “Kambur”uma vuruyor. Sözleşmişiz, Ankara Garı’nda buluşmaya. O zamanlar henüz üç kuruşa elden çıkarılmamış tarihi gar. Ne güzel günlerdi. Her şeyin eksik ama insanların huzursuz olmadığı günler. Işık Kansu’yla dudağımıza iliştirdiğimiz son sigaramızı Başkent Ekspresin beklediği peronda söndürüp, kendimizi attık yemekli vagona. Yılların yüküyle ağır ağır hareket etti trenimiz Ankara Garından. Ver elini Necati Tosuner’e… Söyledik birer birayla, tuzlu fıstığımızı. O tanış olduğu Necati Tosuner’i anlatıp durdu, bense okuduğumu… O, dev bir adamın acılarını damıtarak, sırt dönen insanlara inat hayatın tam karşısında nasıl da dimdik durup, kendini var ettiğini anlattı. Bense “Ne çok acı çekiyor. Yapayalnız ve kimsesiz” dedim. Sabahın ilk ışıklarıyla İstanbul uyanıyor, biz gözlerimizi ovuşturuyoruz. İlk durağımız camları sıcacık böreklerin dumanıyla buğulanmış bir börekçi. Atladık sarı dolmuşa ver elini Necati Tosuner’in Bostancı‘daki evine… Kitaplarını okumuşum hepsini ayrı bir acıyla. O acıyla nasıl yazdığını… Bunca sancıyı nasıl sağaltıp da yazıya döktüğünü düşünerek. Her satırında kimsesizliğinin acısıyla kıvranarak okuduğum Necati Tosuner’i ilk kez görecektim. Evine mihman olacaktım. Soluk kahverengi kapı “Geldiiim” ünlemesiyle açıldı. Kalın çerçeveli gözlüğü, yana yatırılmış kır saçları, yüzünden büyük gülümsemesi, kamburu iyice belirginleşmiş küçük bir dev adam. İlk şaşkınlığım. Benim Necati Tosunerim kendisini kimsesiz koyanlarla, acıya boğanlarla, “insanlıktan nasibini almış olan bir yayımcı” ararken de devlerle savaşmıştı. Şaşkınım… Tüm o acıyı buncacık bedeniyle çekip de mi savaşmıştı onurlu yaşam için “içimizdeki çatlağı” yazıya dökerek!? Buyur etti bizi salona. Şaşkınlık ve merakla salonu süzüyorum o çaylarımızı getirmeye gittiğinde. Salonun her bir köşesinde yanan onlarca mum yalnızlığını ve acısını daha da görünür kılıyor. Elinden düşürmediği sigarasının dumanı, bir sis bulutu gibi çökmüş salonun ortasına. Kesif bir koku… Çalışma masası darmadağınık. Çaylarımızı getirince, salonun kapısını kapattı. Kapının arkasında çiviye asılmış bir laci takım elbise pırıl pırıl. Sanki o dev adamdan çok küçük bir çocuğun bayramlığı sabahı bekliyor gibiydi. Genizden ama bir o kadar da güçlü davudi bir sesle “Hoş geldiniz” dediğinde sesi tüm salonu kapladı. Sohbetin tam da koyulaştığı yerde ansızın çok yüksek bir desibelle tiz bir ses patladı kulağında. Gözlerini acıyla kısıp, kulağındaki işitme cihazını ayarlamaya çalıştı bir süre. Ayarı tutturduğunda “Arada yapıyor böyle” deyip, yeniden sohbete daldı. Nasıl da heyecanla yeni romanını anlatıyordu. Bir an durup, çalışma masasının arkasındaki çöp kovasını gösterdi. “Beğenmedim. İçime sinmedi. Tüm dosyayı çöpe attım.” Tüm dosyayı… “Sil baştan yeniden yazacağım.” O ilmek ilmek örülen tümcelerin yazgısı çöp kovasında “susmak” mıdır!? Bilemedim… Delilik mi, dâhilik mi o anki aklım ermedi. Aylarca uğraştığı romanını, gözünü kırpmadan çöp sepetine atıp; yeniden yazmaya başladığını anlattığında anladım o Necati Tosuner. Saatlerce sohbet ettik. Benim belleğim de en çok Cebeci sırtlarında doğduğu evde annesinin evladı için çırpınışları kaldı. Kamburu iyice belirginleşmeye başladığında yumurta akını, kalıp sabun rendesiyle yoğurarak yaptığı ilkel alçıyla yavrusunu kundaklayıp, kamburun çıkmasını durdurmaya çalışan annenin çaresizliği… Yıllar sonra çığlıklarla doğduğu, acılarla kıvrandığı evi son bir kez görmeye geldiği günü anlatmadı, yüreğine kadar yaşadı bizi de yanına alarak. Hep beraber Cebeci sırtlarındaki o eve bakarken mırıldandı, “Tıpkı benim gibi yıkık virane ve kimsesiz…” Kimsesizdi. Doktorlar da çok uzun bir ömür biçmemişlerdi. Niye doktora götürdülerse… Edebiyat ustalarına sorsalardı bir Necati Tosuner; acılar içinde sancı sancı sabahladığı, beklediği telefonlar gelmediği gecelerde, hak ettiği değeri görmediği günlerden sonra, ilanlarla yayımcı ararken, bunca kırılganlık, onca yalnızlıkla kaç yıl yaşardı!? Doktorların ömür biçmediği Necati Tosuner’in sonsuza kadar yaşayacağını kim bilirdi? “Yalnızlıktan Devren Kiralık” yazısı camdan alınabilirdi. Tutulmuştur yazısı elde kaldı… “Boşlukta kalmaktan iyidir…” kavuştu Leman Hanım’a…