“Bir şey kazanacak olmasak da, bir şey başaramayacak da olsak, direniş ne güzeldir. Ellerimizi uzatmayalım derim ben, yumruklarımız sıkılsın.” (Kambur) Kardeşim Can ’dan gelen mesaj yüreğime oturdu… Necati Tosuner ’in göçtüğünü haber veriyordu. Bu mesaj beni, kardeşimle üniversite yıllarında Küçükesat’ta aynı evde yaşadığımız günlere götürdü; Tosuner ’in Ankara’ya her gelişinde bize uğramadan geçmediği zamanlara… Bir de kitabından pasajlar okuduğu o gecelere… O günlerde Tosuner’den dilime bulaşan, fiili değil “isteme halini” olumsuzlaştıran o ifadeyi hala kullandığımı fark ettim birden. Tosuner “istemiyorum” demez, “istiyor değilim” derdi. Bu, onun kitaplarında da karşımıza çıkan, doğrudan ve sert bir olumsuzluk yerine daha içsel, daha tereddütlü bir psikolojik hal kurmasının tipik bir yoluydu. Böyle konuşan karakterler, sanki kararın eşiğinde bekliyormuş gibi bir duygu yaratıyordu. Tosuner ’in o eksiltmeli, sessiz, içe kıvrılan üslubu nasıl da işlemişti içime… Tosuner ’in anlatısı, Türkçe edebiyat içinde sessizliğin, iç sesin ve gündelik ayrıntının değerini bilen özgün bir yerde durur. Cümleleri ne gösterişlidir ne de süslü; aksine, olabildiğince arınmış, neredeyse görünmezleşen bir sadeliğe sahiptir. Ama bu sadeliğin altında, okuru sürekli içeriye, yani karakterin zihnine, duyuların kıyısına çeken ince bir gerilim vardır. “ Yalnızlığın donukluğunda bulmuştuk birbirimizi. Duygularımızın bulanıklığında bir şeyler gizliydi. Biz bir şeyler arıyorduk. Ne aradığımızı, aramak isteyip istemediğimizi bilmeden yalnızca aranıyorduk. Bir kendimizle yetinemiyorduk, aranmak yaşantımızdı bizim. Sonu karanlıklar içinde bir arayış vardı. Günler bizim değildi, biz günlere tutsaktık.” (Yalnızlığa Övgü - Özgürlük Masalı) Tosuner ’in dili, diğer yazarlarda bulduğunuz sıcaklık ya da ironiyle akraba değildir; daha çok bir çekilme estetiği kurar. Karakterler çoğu zaman konuşmaktan çok susar; fakat o suskunlukta insanın iç dünyasını deşen yoğun bir duyarlılık vardır. Cümlelerin ritmi yavaştır; fakat bu yavaşlık bir durgunluk değil, iç gözleme açılan birer kapı gibidir. “ Yaşadığınız evrene küsmüş, üstelik bir de yalnız kalmışsanız, sevdiğiniz kentin yabancılığı ilk yağmurlarla kendini gösterecektir. Övgüler düzdüğünüz bir kent yoktur artık. Islak kaldırımlar ayaklarınız altındadır. Kaçmak, kurtulmak istersiniz. Kimden, neden, bilmeden; sokaklar, kıyılar, köprüler boyu dolaşırsınız. Gökten yağan yağmurlar değildir. Sıkıntılarda boğulur, belki bir ıssız köşede ağlarsınız. Yine de içinizde aylaklığın bir yeri varsa, sevmeden edemezsiniz bu pis yağmurları. En çekilmez yağışın ardından bir ebemkuşağı arayacaktır gözleriniz. Ne kadar sıkıntılı olursanız olun, bir pembe, bir sarı, bir yeşil ışıklı çizgi çıktı mı gökte, korkmayın. Bir titreme belirecektir dudaklarınızda. Mutluluğunuz budur sizin.” (Yalnızlığa Övgü- Özgürlük Masalı) Özellikle kısa öykülerinde, görünüşte küçük bir ayrıntı -bir ses, bir hareket, bir eşyanın konumu- hikayenin duygusal ağırlık merkezine dönüşür. Tosuner bunu büyük cümlelerle değil, eksiltmeyle, söylenmeyeni söylenen kadar değerli kılarak yapar. Bu yönüyle anlatıları, edebiyatta “öznenin geri çekilişi” denilen meseleyle de birleşir; anlatıcı çoğu zaman aradan çekilir, okurla karakter baş başa kalır. “Çift çift herkes. Bir yalnız ben varımdır. Dayanılmaz yalnızlıkta bir yirmi beş kuruşluk sakız ya da bir Bafra sigarasıdır arkadaşım. Beklerim, beklerim eli boş… Umut bu, bilinmez işte. Bir gülücük, bir işaret belki… Oysa boşa. Pek iyi de bilirim ki; bugüne dek olmamış, olmayacak bundan sonra da. Yine de, uzun saçlı bir liseli kız arayacaktır gözlerim. Gözlerim araya-dursun. Az ileride favorili oğlan bir sigara yakacaktır. Çakmağın parıltısında kızcağız yürekler nasıl da hoplar? Kıskanmamalıyım. Kıskanmayı öğretmemişler bana. Hayat? Hayat onlarındır belki de. Ya ben?” (Yalnızlığa Övgü, Özgürlük Masalı) BirGün’de yayınlanan söyleşide Oğuz Alkan ’a, “ E çünkü insanlar evlerine kapanınca, daha önce hiç düşünmedikleri şeyleri düşünmeye başladılar” diyor Tosuner . Tosuner’in Salgında Öyküler kitabı , onun yazınındaki sakin, derinden işleyen duyarlığın salgın dönemine uyarlanmış halidir. Tosuner ’in büyük olayları küçük anlara bölerek anlatması burada da karşımıza çıkar. Pandemi gibi devasa bir toplumsal kırılmayı, insanların en sıradan davranışlarına, iç konuşmalarına, küçük tedirginlik ve sıkışmışlık hallerine taşıyarak işler. Özellikle, 65 yaş üstünün haksız olarak farklı bir uygulamayla diğer insanlara göre daha çok evlere kapatıldığı, sokağa çıkma saatlerinin daha kısa tutulduğu ve toplu taşımayla seyahat yasağı gibi birçok kısıtlamanın getirildiği bir ortamda, Tosuner ’in dış dünyayla en büyük bağı çoğu zaman pencereden gördükleriydi. Buna karşın kitapta salgın, bir felaket tablosu olarak değil; insanın kendisiyle baş başa kalışının büyüteci olarak görünür. Tosuner , pandemi döneminin kalabalık korkusundan çok, yalnızlıkla gelen iç sesleri, boşlukları, düşünce kırılmalarını anlatır. Maskenin ardındaki nefes, balkondan geçen zamanı izleyen göz, market sırasındaki yabancılık hissi, odalarda ağırlaşan düşünceler… Bunların hepsi onun karakterlerinin zihinsel titreşimleriyle birleşir. “İşte, saat tam on bir deyince, maske takmış yaşlılar tek tek çıktılar ortalığa, bir görevi yerine getirme bilincini yansıtan varlıklarını göstermek için.” Tosuner’in gösterişsiz ama ritmik Türkçesi burada da belirgindir. Öyküler dış dünyanın gürültüsünden çok, sessizliğin içindeki sarsıntıları duyurur. Karakterlerin sesleri neredeyse fısıltı düzeyindedir; pandeminin getirdiği kaygı, panik ya da umutsuzluk Tosuner’de hiçbir zaman bağırarak gelmez; hep usulca, okurun yüreğine sızarak ilerler. Salgında Öyküler , pandemiyi bir “olay” olarak değil, bir varoluş eşiği olarak okur. Bu yönüyle Tosuner ’in kitabı, sadece salgına tanıklık eden bir kitap değil; insanın kırılganlığını, birbirine görünmez bağlarla bağlı oluşumuzu, gündelik hayatın küçük ayrıntılarının aslında nasıl büyük anlamlar taşıdığını gösteren bir yapıttır. Tosuner , sigarasından derin bir nefes çekip, yan yattığı divanda, gecenin bir yarısı Kambur’dan okuyor bize yine... “Ne de kolay sevdalanıyoruz? Ve ne de güzel... Bunun güzelliğini kimse anlamayacaktır. Ve bunun güzelliğini hiç kimseye anlatmaya gücüm yetmeyecektir benim.” Seni özleyeceğim…