Son zamanlarda Türkiye’de yeniden laiklik konusu gündeme geldi. Bu konu birçoklarımız için çok hassas bir konu. Özellikle Cumhuriyet değerlerine bağlı çağdaş fikirli yurttaşlar için laiklik konusu Türkiye’de hep önemli olmuştur. Türkiye’de bu kişiler laiklik adına çok bedeller ödemiştir. Yakın tarihte bunun çokça örnekleri vardır. Bu saldırılar sadece sünni-laik çevrelere yapılmamıştır aynı zamanda Alevilere de karşı düzenlenmiştir. Ve bu katliamların arkasında sadece İslamcı çevreler değil ülkücü çevreler de olmuştur. Örnek 1978 Maraş Katliamı'nda yüzlerce alevi öldürülürken Alevilere ait binlerce işyeri ve evler yıkılıp yakılmıştır. Türkiye’de yaşayan laik çağdaş fikirli insanların hiçbir zaman unutmayacağı ve unutulmaması için de nesilden nesile aktardıkları olaylar 80’li yıllardan günümüze doğru daha da artmıştır. İslam adına işlenen cinayetler arasından bazılarını hatırlayalım. 4 Eylül 1990 Turan Dursun’un İstanbul’da, 6 Ekim 1990 Bahriye Üçok’un ve 24 Ocak 1993 Uğur Mumcu’nun Ankara’da katledilmesi, 2 Temmuz 1993’de "şeriat isteriz" diye bağıran bir grubun Sivas’taki Madımak Oteli'ni kundaklaması sonucu içeride mahsur kalan 33 ozan ve 2 otel görevlisi yanarak can vermesi, 20 Kasım 2023’de HCBC binası, İngiliz konsolosluğu, Sinagog saldırıları sonucu 100'ün üstünde insanın ölmesi. 20 Temmuz 2015 Suruç saldırısında 34 gencimizin ölmesi, yine 10 Ekim 2015 Gar Katliamı sonrasında 100’lerce insanın katledilmesi... Bütün bu öldürülen insanların ortak yanları laik, çağdaş fikirli, alevi, bazılarının solcu ve çoğunun Atatürkçü olmasıydı. Türkiye topraklarında halihazırda bu görüşte milyonlarca insan yaşadığına göre laiklik ve çağdaşlık yine bu milyonlarca insanın vazgeçemeyeceği çok hassas olduğu konular arasında birinci sırada yerini alıyor. Peki laiklikten bahsedeceksek niye Necip Fazıl başlığı koyduk yazının başına? Necip Fazıl garip bir adam, hayatı da birçok çalkantılarla geçmiş. Ayrıca İslamcılık ile Ülkücülüğü harmanlayan bir ideolojiye sahip olup geniş bir ülkücü ve İslamcı çevreyi etkilemiş olduğundan günümüz Türkiye’sine uygun düşeceği için ucundan bir dokunup inceleyelim dedik. Necip Fazıl laik mi? Evet soru bu. Bu sorunun cevabını vermeden evvel laikliğin tanımını yapalım. Laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Bu tanım çok dar bir tanımdır. Laiklik aynı zamanda çağdaşlıktır, çoğulculuktur. Hıristiyanlık laikliğe daha kolay uyum sağlarken İslam için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Belki de bu dinler arası farklılıklardan ileri geliyor olabilir. Mesela Hristiyanlıkta ruhani alan ile siyasal alan teorik olarak ayrıdır. Hazreti İsa’nın siyasal bir devlet kurma gibi bir girişimi olmamıştır. Onun içindir ki, her ne kadar Orta Çağda Kilise Avrupa’da siyasi bir hükümdarlık sürmüş olsa bile, 1789 sonrası modern ulus-devlet içine çabuk adapte olabilmiştir. Bunda muhtemelen daha önce söylediğimiz gibi Hıristiyanlığın özünde ruhani ile siyasal alanın farklı kabul görüyor olmasıdır. Ama İslam’da öyle değildir. Hz Muhammed döneminde askeri lider olarak hem dini hem siyasi toplumunu (yani ümmeti) kurabilmek için savaşlar yapmıştır. Dolayısıyla İslam siyasi bir proje olup şeriat adında özel bir hukuk sistemine dayalı bir devlet düzeni önerir. Eski lahitte buna benzer siyasi proje olmasına rağmen daha önce de söylediğimiz gibi Hz İsa yaşamında sadece ruhani bir önder olarak kalmıştır. Bu açıdan diyebiliriz ki Hıristiyanlık çağdaşlığa ve laikliğe daha kolay uyum sağlarken, İslam arkasında şeriat hukuku ve ümmet sistemi bulundurduğundan laikliğe ve çağdaşlığa uyumu bir türlü gerçekleşememektedir. Çünkü bizzat siyasal sistemi çağdaş, laik, özgür düşünceye karşı gelmek üzerine inşa edilmiştir. Bunu Türkiye’de birçok İslamcı ve ülkücü düşünüre ilham vermiş Nacip Fazıl’ın düşüncelerinde çokça görürüz. Necip Fazıl 1904 ile 1983 yılları arasında yaşamış edebiyatçı ve Milliyetçi-İslam düşünce adamıdır. Başarısız bir öğretim hayatı olmuştur. Ailesi tarafından önce Gedikpaşa’daki Frereler Mektebi'nde sonra Amerikan Koleji'nde okutulmak istenmesine rağmen başarılı bir öğrenci olamayıp terk etmek zorunda kalmıştır. Sonrasında bir kere daha bu sefer üniversitede felsefe okumak için Paris’e üstelik devlet bursuyla gitmiş ve burada da başarılı olamayıp bursu kesilmek suretiyle yurda dönmüştür. Batı’ya ve kendi deyimiyle "batı ideolocyası"na karşı büyük bir kin ve nefret besleyecek olan Necip Fazıl, ne hikmetse hep batı kültürüyle haşır haşır neşir olmak istemiş ve bir türlü bunu başaramamıştır. Ayrıca İslam ideoloğu yazar, yaşamında kumarbazlığı ile de ünlü olmuştur. Necip Fazıl’ın "Büyük Doğu sistemi"nin kurumsal işleyişi anlatacak olan "Başyücelik" ve "Başyüce Kurultayı", Osmanlı'nın despotik rejiminden iham almış şeriatçı toplum düzeni üzerine kurulu bir modele dayanmaktadır. Yazara göre Başyücelik ve Başyüce Kurultayı kurumlarının ana amacı batı demokrasilerine alternatif olarak düşünülmektedir. Ve yine batı demokrasilerinde olmayan merkezi otoritenin dayattığı toplumsal birliği sağlayacaktır. Başyüce, toplumun tümünü kendi şahsında buluşturup birleştirecek bir kudrete sahip olacak kendi başına savaş emri verebilecektir çünkü ordunun başıdır. Diğer bir değişle ülkenin egemenliğini tek başına temsil etmektedir. Ordu İslam’ın ordusudur. Bu bağlamda Başyüce, İslam adına da karar alıcıdır. Bu bakımdan sözlerinin tartışılmaması ve ona tam biat edilmesinin bir diğer nedeni de bu taşıdığı kutsal hüviyet olacaktır. İslam’ın insanlık için bir misyonu vardır. Sadece bir ülkeyi, bir milleti ilgilendiren bir konu değildir, İslam olmayan başka milletlere de sirayet etmesi gerekir. Şeriat usullerinin dünyanın başka bölgelerinde de uygulanabilmesi için Başyücenin komuta ettiği İslam ordusu görev başında olacaktır. İslam herkesi kurtarmak vazifesindedir. “Kimseyi kendi haline bırakamaz”, mutlaka kurtaracak ve kendi çizdiği siyasi projenin içine sokacaktır. O siyasi projeye Necip Fazıl “ebedi devlet” diyecektir ve tüm insanlığı kurtarmak adına Cihat yapılmalıdır. Kısakürek’in sözleri laiklik ve çağdaşlık karşıtı siyasal İslam düşüncesiyle tam bir uyum içindedir. Şeriat düzenini savunur, ümmetçiliği benimser ve cihat çağrısı yapar. Yukarıda söz ettiğimiz laik, Atatürkçü aydınları katledenlerin düşünce dünyasından farklı değildir. Eleştiri kabul etmez. Eğer eleştiriyorsanız İslam’ı, ordusunu o zaman “İslam düşmanısınızdır”. Ve Necip Fazıl’ın bu büyük ideolojisi içinde iktisadı, adaleti, yönetimi, pozitif bilimleri, güzel sanatları, kadını, devleti, orduyu, siyaseti barındırır. Kısaca adına "Büyük Doğu" dediği bu büyük İslami ideoloji, hem insanların özel hayatını düzenleyecektir hem de toplumların yönetim biçimlerini yine İslami açıdan dizayn edecektir. Peki Büyük Doğu adını verdiği bu toplum projesinde çağdaş düşünceye yer olacak mıdır? Cevap hayırdır. Çünkü Başyücelik sisteminde üniversiteler de Başyüce’nin emrinde olacaktır. Bu manada Batı üniversitelerdeki özerklik İslam-Doğu toplumundaki külliyelerde yer alamayacaktır. Üniversitelerin tek bir kişi tarafından denetim altında tutulması Necip Fazıl’ın İslam karşıtı düşünce özgürlüğüne getirdiği yasakların bir devamını teşkil etmektedir. Necip Fazıl’a göre "öğrenciler mukaddes davanın neferleridir" çünkü her biri İslam-Doğu felsefesinin yılmaz savunucuları olacaktır. Yazarın hocalardan da beklediği dem İslam Doğu felsefesine uygun düşünce üretiyor olmalarıdır. Tersi mümkün değildir: “Ruh kökümüzden olmayan Üniversite profesörü olamaz” diyecektir. İslami-Doğu ideolojisine ters gelecek her düşünce “küfür ve delâlet cephesi” olarak görülecektir. Bu küfür düşüncelerinin girmesini önlemek için "kilit metaforu" kullanır. Yani nasıl evlerimizde kilit bizi yabancıya karşı koruyorsa, onların evimize girmesini engelliyorsa, nasıl kutsal yerimiz olan haremimizi kimseye açmıyorsak aynı şekilde İslam Doğu düşüncesine de yabancılara karşı kilitleriz ki içeri girmesinler demektedir. Peki, Necip Fazıl’a göre bu çirkin ve şeytan yabancılar kimlerdir? İslam-Doğu düşüncesi kimlere karşı kapısına kilit vuracaktır? Mesela Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu dergisinin 22 Aralık 1950 tarihli 40’ncı sayısında yazarın "dedektif X" adlı takma adıyla yazdığı “Allahsız” başlıklı yazısında, Mustafa Kemal’e kin kusmaktadır. Atatürk ile o kadar büyük problemi vardır ki, adını bile anmaz ve ona hep “Birinci Cumhur Reisi” diyecektir. Yazının konusu Atatürk’ün İslam düşmanlığıdır. Başyücelik emirlerinden bir diğeri olan tüm heykellerin yıkılmasında Atatürk büst ve heykellerin bundan nasibini alacağı aşikârdır. Yazar hıncını sadece heykellerden değil abidelerden de alacaktır. Tabii ki abide deyince de aklımıza Anıtkabir gelmektedir. Necip Fazıl’da büyük bir Cumhuriyet düşmanlığı vardır. Bu o kadar ileri seviyededir ki sadece Atatürk’e dil uzatmakla kalmaz aynı zamanda Cumhuriyet’teki yenilikleri de lağıma benzetir. Batı'nın yaşam biçimini, kokusunu, içkisini, davranışlarını iğrençlik, fuhuşla ve lağımla bir tutar. İslam harici her türlü unsurlara karşıdır. Onun için Anadolu’da yer alan İslam harici her türlü ırk, kavim ve milleti bu topraklardan ayrıca kovmak istemektedir. İdeoloçya Örgüsü adlı kitabından alıntıladığımız bu konuları daha da uzatabiliriz. Ama yukarıdaki sorumuzu cevaplayacak kadar bir şeyler anlattım sanırım. O zaman sorumuzun cevabını verebiliriz. Necip Fazıl laik midir? Hayır değildir.