3 Ocakta Maduro’nun kaçırılmasının ardından yapılan ölçümlere göre, Venezuelalılar kendileri açısından geleceğe daha iyimser bakıyor. Bunun basitçe Batı medyasının bir propagandası olduğunu iddia etmek kolay değil. Zira karamsarlık sokakta hissedilen bir şeydir ve sosyal ya da siyasi sonuçlar üretir. Devlet Başkanı bir gecede kaçırılmış bir ülkeye nazaran Venezuela fazlasıyla sakin bir ülke. Sokakta herhangi bir panik, kaos ya da ülkenin gidişatına yönelik belirsiz sezilmiyor. Dahası Maduro’dan sonra hala iktidarı elinde tutan Bolivarcı yapı, 3 Ocak sonrası ülkenin daha iyi bir rotaya girdiği fikrini tüm araçlarıyla propaganda ediyor. Önceki yazıda Washington’la Caracas’ın “nasıl bu kadar kolay anlaştıklarını” açıklarken ilk sıraya birçok Latin Amerikalı için ABD’nin bir dış güç olmaktan çok “iç hegemon” oluşunu yerleştirmiştim. Latin elitlerinin Miami’deki konutlarından akademisyenlerin ABD’deki kürsülerine, bilim insanlarının yararlandığı gelişmiş laboratuvarlardan askeri ve adli mekanizmanın uyguladığı standartlara kadar her alanda ABD normları hakimdir. İstihbarat ve teknoloji Kuzey’den gelen modellerle gelişirken, yoksul kitlelerin hayallerini ABD’de işçi olmak süsler. Bu devasa çekimin sonucu olarak, El Salvador gibi ülkelerin kendi nüfuslarına yakın sayıda vatandaşı bugün ABD sınırları içindedir. 40 milyonluk Meksika kökenli nüfus ise bu tablonun en somut göstergesidir; bu sayı, Latin Amerika devletlerinden 16’sının toplam nüfusunu geride bırakmaktadır. Latin Amerika ülkelerinin normlarını belirleme, resmi-sivil kurumlara penetrasyonu ve %40’a varan sermaye-yatırım oranıyla ABD kıtada her türden işbirliği zeminine sahip. Bu zemin üzerinde ABD, hegemonyasını pekiştirmek için yarattığı suni krizler, buhranlar ve gizli-açık ambargolarla Latin Amerika ülkelerini domine ediyor. “ABD, 10 yıldır sürdürdüğü yaptırımlarla Venezuela’ya petrole egemen bir ulus olamayacağını kabul ettirdi. Nihayetinde boğulan bir ülke, zaten hayrını göremediği petrolün satışından payına ne bahşedilirse onu kabul edecek hale geldi. ” Yani sadece Bolivarcı elitler değil Venezuela halkı da sefaletten kurtulmak için ambargo ve yaptırımların kalkması gerekliliğini kabul etti. 3 Ocak operasyonu sonrası beliren “iyimserlik”, ABD yaptırımlarıyla tıkanan bir sistemin kısır döngüsünden çıkıldığı hissinden besleniyor. Görünen o ki Maduro’yu kaçırtan Trump, Venezuela’da “Gordion Düğümü”nü kesip attı. İşte tam bu noktada hikaye Küba’ya bağlanıyor. Venezuela operasyonunun rüzgarını arkasına alan Trump, Küba’yı tarihinin en zayıf noktasında yakaladı. Ama önce, Küba’da Maduro gibi lideri teslim alınılarak çözülecek bir rejim olmadığının altını çizmeliyim. Üstelik Küba Komünist Partisi ülke sathında tabana yayılmış bir örgütlenmeye sahiptir ve Devlet Konseyi, güçler ayrımının netleştiği bir kolektif liderlik özelliği gösterir. Küba Devrimi başından bu yana bir istisnaydı. ABD askeri doktrinine göre 90 mil mesafede bir hasım gücün bulunması ulusal güvenlik için doğrudan bir tehdittir. 1962 Füze Krizi’nin neticesinde Sovyetler Birliği ile varılan anlaşmayla Küba’ya istisnai “dokunulmazlık” sağlandı. Bu sayede Küba, Amerika kıtasında ABD’nin kurumlarına yerleşemediği tek ülke olma özelliğini kazandı. Ancak Küba, Sovyet Rusyası için ABD’ye karşı bir üs olmaya devam etti. Sovyetler Birliği, Küba’yı baştan aşağı inşa etti, askeri ya da sivil gerekli teçhizatı sağladı. Tüm güvenlik-istihbarat kurumlarını biçimlendirdi, kadrolarının yetiştirdi. Buna karşılık Küba –özerkliğini korumakla beraber- Amerika kıtasında Sovyetlerin eli haline geldi ve Afrika’da onun adına vekalet savaşlarına girişti. Gorbaçov’un Perestroyka politikasıyla beraber Sovyetlerin ekonomik desteğini yitiren Küba’nın, Soğuk Savaş sonrası, sessizce çürümesi beklendi. Küba 1990’larda “özel dönem” denen kıtlık yıllarından sonra 1999’da “Comandante” Chávez’in Venezuela’da iktidara gelmesiyle şeytanın bacağını kırdı. Chávez’in genel olarak kıtanın her yerinde büyük yatırım ve yardımları oldu ama Küba en sistematik sübvanse edileniydi. Chávez, 2000 ile 2012 yılları arasında sübvansiyonlu petrol, finansman ve işbirliği anlaşmaları yoluyla Küba'ya yıllık milyarlarca USD tutarında destek sağladı. Venezuela sadece 2008 ile 2011 yılları arasında yaklaşık 18 milyar USD kredi ve yatırım sağlayarak adanın ana ekonomik destekçisi haline geldi. 2000’ler Küba’da turizm geliri ve yatırımlarının da arttığı yıllardı. Aynı dönemde devletin ekonomik faaliyet tekeli kırıldı: Küba vatandaşları için mülk sahipliği ve ticari girişim yasalaştı. 2000’lerin ilk çeyreği Küba’da rejiminin bir tür açılım dönemiydi. Uluslararası ilişkileri çeşitlendi ve bölge ülkeleriyle arasındaki duvar kalktı: 2010’da Karayip ve Latin Amerika Devletler Topluluğu “CELAC”ın kuruluşuna öncülük etti. 2013’te CELAC zirvesi Küba’da gerçekleşti. Aynı yıllarda Washington’la Havana arasında buzlar eridi. Pazarlıklar, dönemin ABD başkanı Obama’nın 2016’da Havana’ya yaptığı resmi ziyaret ve Raul Castro ile el sıkışmasıyla sonuçlanmıştı. 2000’lerin ilk çeyreğinde Küba’daki bu hareketlilik sistem ve toplum üzerinde önemli bir etki bıraktı. Siyasi kadrolar gençleşiyor, binlerce Kübalı öğretmen, doktor, asker Latin Amerika ülkelerinde “hizmete” gidiyor, ABD ile ilişkiler yumuşuyor, Miami’den gelen akrabalar ya da turistler nakit döviz bırakıyor, gençler ABD dizilerini daha yaşlılar Türk dizilerini DVD’lerden takip ediyor, Venezuela’dan kablo ile sağlanan internetle dünyaya bağlanılıyordu. ABD, bu açılımdan Küba rejiminin faydalandığı, yenilendiği, kendini konsolide ettiği sonucunu çıkardı ve Trump’ın 2017’de koltuğa oturmasıyla düşman siyasetine geri dönüş yaptı. Pandemi döneminde adada kriz şiddetlendiğinde, 2021 yazında protesto dalgalarına yol açan sosyal buhranı, ABD’ye göçle rahatlattılar. 2021-2023 yılları arasındaki Küba tarihinin en büyük göç dalgasında 850 binden fazla Kübalı ABD’ye sığındı. Bu dönemde Küba nüfusu %8 azaldı. İki ülkede ABD ambargosunun yarattığı buhranın en önemli sonucu bu demografik çöküştür: Son 10 yılda 8 milyondan fazla Venezuela vatandaşı ülkesini terk etmek zorunda kaldı. 2013’ten bu yana ise sayı 10 milyona yaklaşmıştır. Bu ülke nüfusunun neredeyse 1/3’üne eş bir rakamdır. Rasyonel düşünüldüğünde, bu kadar büyük bir demografik çöküş yaratılan bir ülkenin, kendisine sunulan herhangi bir “normalleşme” seçeneğine sarılmama ihtimali yoktur. Bu açıdan bakıldığında Venezuela’yı ABD’ye boyun eğmeye sürükleyen koşullar Küba’da da fazlasıyla mevcut. Kuşkusuz Küba, yönetimi ABD etkisinden bağımsız, kadroları yetişmiş ve sadık, halkı politize bir ülke. Fakat her iki ülkede de yaşamış bir tanık olarak sahip oldukları problemler açısından sanıldığından çok daha fazla birbirlerine benzediklerini söyleyebilirim. (Ekonomik verimsizlik, kıtlık, yaygın yolsuzluk, ordu-parti bürokrasisi, ayrıcalıklı elitler-halk çelişkisi, kültürel sorunlar, Miami etkisi vs.) Günümüz şartlarında Küba karşısında ABD’nin geniş çaplı askeri bir harekata girişmesini engelleyecek küresel bir engel bulunmuyor. Bugün Sovyetler Birliği yok ve ABD Küba’yı Çin’in istihbarat üssü olmakla suçluyor. Washington’un Küba’ya yönelik askeri müdahalesini gerektirecek bir durum olmasa bile tarihe bakarak bunun kaçınılmazlığını tespit edebiliriz: 19.yy’ın sonunda Küba, Filipinler ve Porto Rico ile beraber İspanyol sömürgeciliğinin elinde kalmış birkaç yerden biriydi. Ve o sırada İspanyanın en gelişmiş kolonisi ve sömürgeciliğe karşı silahlı mücadelenin en güçlü olduğu yer Küba’dı. 15 Şubat 1898'de Havana'da ABD donanmasına ait bir geminin patlaması ve 250 askerin ölümü üzerine ABD, İspanya'ya savaş açarak Küba, Porto Riko ve Filipinler’i işgale girişti. Sekiz ay sonra imzalanan Paris Antlaşması uyarınca İspanya, bu bölgeleri para karşılığında ve çeşitli şartlarla ABD’ye devretti. Gerçekte ABD kendi gemisini havaya uçurmuştu ve başındaki komutan da daha sonra “Monroe Doktrini”ne “Gambot Diplomasisi”ni sokacak olan geleceğin başkanı Theodore Roosevelt’di. Küba, köhnemiş bir imparatorluğun zincirlerinden kurtulurken, genç ve çok daha güçlü bir emperyalist gücün boyunduruğu altına girmişti. Bu koşullar altında 1901 yılında ilk bağımsız anayasasını hazırlayan Küba, metne ABD’li bir senatörün adıyla anılan 'Platt Düzenlemesi'ni (Platt Amendment) eklemek zorunda kaldı. ABD askerlerinin adadan çekilmesi karşılığında, Guantánamo Körfezi dahil 2 stratejik noktada deniz üssü kurulmasına onay verildi. Özünde bir manda yönetimi işlevi gören bu düzenleme; Küba'nın egemenliğini sınırlıyor, dış ülkelerle anlaşma yapma ve borçlanma haklarını kısıtlıyor ve en önemlisi ABD'ye adaya askeri müdahalede bulunma yetkisi veriyordu. Küba, Platt Düzenlemesi'nin yürürlükten kaldırıldığı 1934 yılına kadar fiilen ABD mandası altında kaldı. İşte bugün Washington’daki karar vericilere ilham veren asıl şey, Küba’nın bu çok da uzak olmayan geçmişindeki manda tecrübesidir. Bugün Venezuela, Küba’nın 20. yüzyıl başında yaşadığı manda uygulamasının bir benzerini tecrübe ediyor. O dönemde 'himaye' (protektora) ilişkisi olarak adlandırılan bu durum, Trump’ın 3 Ocak sonrası açıklamalarına bakıldığında bugün de aynı vurguyla karşımıza çıkıyor. Trump’ın Venezuela adına anlaşmalar yapması ve ülkenin uluslararası ilişkilerinin sınırlarını bizzat çizmesi bu benzerliği kanıtlar nitelikte. Öte yandan, Washington ile Venezuela arasındaki ilişkinin ana belirleyicisinin diplomatik kanallar değil de doğrudan CIA ve USSOUTHCOM olması, söz konusu himaye ilişkisini daha da pekiştiriyor. Bu aynen “Platt Düzenlemesi”ndeki gibi askeri müdahale hakkının tanınması anlamına geliyor. Küba, petrol kaynaklarına sahip olmasa da 1902 yılı itibarıyla Java adasından sonra dünyanın en büyük şeker kamışı üreticisi konumundaydı. Ürünlerin limanlara sevkiyatını kolaylaştıran gelişmiş bir demiryolu ağına sahip olan ada, ABD’nin devasa iç pazarındaki şeker talebini karşılamak amacıyla üretim kapasitesini bu dönemde daha da artırdı. Tıpkı Venezuela’nın uluslararası petrol piyasasına olan bağımlılığı gibi, Küba ekonomisi de uzun süre küresel şeker pazarına bağımlı kaldı. İronik bir şekilde, Küba tarihindeki ekonomik gelişmenin zirve yaptığı dönem, bu manda yıllarıdır. Küba milliyetçiliği ise tam da bu yüksek iktisadi büyüme ortamında; ABD ve diğer Latin Amerika üniversitelerinden esinlenen akademik reformlarla harmanlanarak güçlenmiştir. Küba’nın gelir kalemleri bugün turizm, nikel/kobalt, sarılmış tütün, rom, şekerse 100 yıl önce de aşağı yukarı aynıydı. Venezuela gibi Küba da gelir kalemlerini çeşitlendiremiyor. Bu yüzden ABD, ekonomik ve askeri olarak kuşattığı bu iki ülkeyi rahatlıkla boğuyor. ABD, Venezuela müdahalesi sonrası Caracas’la işbirliğini Petro-dolar havucuyla sağlamıştı. Peki Küba’ya ne vaat ediyor ya da edebilir? Bu konu Obama döneminde gündeme gelmişti: Sadece Küba’ya seyahat yasağını kaldırması halinde yılda en az 6 milyon ABD’linin Küba’ya turist olarak gideceği hesaplanılıyor. Ayrıca Miami’deki güçlü Küba diasporasının 2 milyar USD yatırım fonu hazırladığı iddia ediliyor. Tabi bunun için Venezuela’da petrol egemenliğinin ABD’ye devri gibi Küba’da da yabancılara mülk satışı ve sermaye hareketi yasağının kaldırılması isteniyor. Turizm geliri elde eden birçok Kübalı ABD ile anlaşmaları durumunda mülklerinin değerinin artacağını düşünüyor. Oysa 1959 Devriminde kamulaştırılan mülkler ve şirketler için ABD 100 milyar USD tazminat istiyor. Bugün bir Kübalının oturduğu ev veya devletin işlettiği bir otel, ertesi gün eski sahibi olan bir Amerikalı veya sürgündeki bir Kübalı aile tarafından geri istenecektir. Küba zaten gayriresmi olarak dolarize olmuş durumda. Yabancı sermaye hareketi serbest kalırsa Küba Pesosu tamamen yok olur. ABD'den adaya akacak sermaye, fiyatları bir anda Miami seviyesine çeker. Yine de bu tuzağa Doğu Almanlar düştüyse Kübalıların düşmeyeceğini söylemeyiz… ABD’nin Venezuela topraklarında bir askeri varlığı yok ama Küba’da Guantánamo Körfezinde bir üsse sahip olduğunu unutmamalıyız. Buraya yönelik bir sahte saldırıyı kolaylıkla savaş sebebi sayabilir. Washington, halkın ABD’ye kitlesel göçünü veya bir protestoda patlayacak belirsiz bir bombanın sonucundaki can kaybını da Küba’ya “insani müdahale” gerekçesi olarak kullanabilir. Buna sadece karar vermesi yeter: Zira artık Soğuk Savaş’ta yaşamıyoruz ve Sovyet Füzeleri Havana’yı savunmuyor. Ayrıca Küba bir ada, Venezuela gibi coğrafi derinliğe sahip bir ülke değil. Gösterilecek askeri direnişin koşulları Küba lehine değil. Buna rağmen ABD sonuçları çok yıkıcı olacak bir istila hareketine girişmeyecektir. Önceki yazıda açıklamaya çalıştığım gibi ABD, kıtasındaki ülkelere müdahale ederken Orta Doğu ya da Afrika’daki gibi davranamaz. Örneğin Küba’ya uygulanan abluka hiçbir zaman yüz binlerce çocuğun açlıktan öldüğü Yemen’le karşılaştırılamaz. Ya da Afganistan’da olduğu gibi sivillerin yaşadığı köyleri bombalayamaz. ABD, adada emin olduğu değişim arzusunu hızlandırmak için ekonomik boğma siyaseti uyguluyor. Kendi dinamikleriyle toparlanma ihtimali kalmayan Küba’yı kendi şartlarında masaya oturtmaya çalışıyor. Fakat 95 yaşındaki Raul Castro’yu ya da birçok kişinin adını bile bilmediği Küba devlet başkanını kaçırarak Venezuela’da aldığı sonucu alamaz. Rejimin bazı önemli isimleriyle kontak kurulduğu ve bazı pazarlıkların döndüğü söyleniyor. Ama bu haberlerin ciddiyeti kuşkulu. Örneğin geçen hafta Dışişleri Bakanı Rubio’nun Raul Castro’nun torunu ve yakın koruması Raul Guillermo Rodriguez Castro’yla diyalog içinde olduğu iddia edildi. Ülkesinde pek de ciddiye alınmayan “Yengeç” lakaplı torun Castro’dan çok daha önemli konumda aile üyeleri var. Washington’un Havana’nın güçlü figürleriyle kişisel bir diyalogu sürdürdüğünü ve Venezuela’daki gibi bir iktidarda kalma garantisi verildiğini varsaysak bile Küba’da “hızlı değişim” mümkün değil. Öyleyse Küba neye hazır? Ve ABD ne yapabilir?.. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. küba venezuela Özgür Uyanık, Independent Türkçe için yazdı Özgür Uyanık Çarşamba, Şubat 25, 2026 - 09:00 Main image:
Fotoğraf: AA
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Küba, Venezuela'ya ne kadar benziyor? copyright Independentturkish: