Neo-Ortaçağ mı, yönetişim mi? Uluslararası düzenin yol ayrımında Türkiye

Uluslararası sistemin giderek öngörülemez olması, altın ve gümüş gibi kıymetli metallerdeki oynaklık ve iniş çıkışlara rağmen yukarı yönlü hareketten anlaşılmaktadır. Uluslararası sistemin ciddi değişimlere uğraması sonucu, diplomasiden ticarete, güvenlikten teknolojiye ve hatta iklim politikalarına kadar farklı konuların yer aldığı geniş bir yelpazede hem sistemik hem bölgesel hem de ulusal sonuçlar doğurmaktadır. Küresel kurumların önemlerini yitirme riskleriyle karşı karşıya kaldıkları bu dönemde, güç merkezlerinin yeniden konumlandığı ve normların daha fazla tartışmaya açıldığı bir dönemden geçiyoruz. Özellikle güçlü ülkeler bu normları daha da sorgulamaya ve test etmeye yönelik görüntü vermekteler. Tam da bu nedenle “dünya düzeni” konuşurken, yalnızca büyük güç rekabetini değil, kurumların dayanıklılığını, egemenliğin niteliğini ve “yönetim” ile “yönetişim” arasındaki farkı daha net biçimde tartışmak gerekiyor. Bu tartışmayı son günlerde iki ayrı platformda ele alma fırsatı buldum. İlk olarak, bu tartışmayı çevrimiçi olarak Azerbaycan’ın en önemli yükseköğretim kurumlarından birinde sunma fırsatı buldum. Geçtiğimiz hafta Cuma günü, 20 Şubat 2026 tarihinde Bakü’deki Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi (UNEC https://unec.edu.az/en/ ) bünyesinde, “İşletme Yönetimi” Anabilim Dalı’nın “Güncel Konu” serisi kapsamında bir sunum yapma imkânı buldum. Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi, uluslararası bilinirliğini de her geçen gün artırmaktadır ve dilerim ki onlarla önümüzdeki yıllarda daha da fazla işbirliği çerçevesinde benzer etkinlikler ve seminerler düzenleme, jürilerde yer alma fırsatı buluruz. Çevrimiçi etkinlik çerçevesinde “Neo-Ortaçağcılık ve Uluslararası Yönetişim” başlıklı çevrim içi bir seminer verdim. Nazik davetleri için, etkinliğin gerçekleşmesine öncülük eden Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevar Mammadova’ya özellikle teşekkür ederim. Seminerde hem kavramsal düzlemde hem de güncel örnekler üzerinden, uluslararası yönetişimin neden zorlandığını ve “neo-ortaçağ” benzetmesinin bu dönüşümü anlamamızda nasıl bir analitik mercek sunabileceğini tartıştık. Sunum kapsamında neo-ortaçağcılık yaklaşımının uluslararası yönetişim sistemine etkisi, küresel güç merkezlerinin dönüşümü, egemenlik kavramı ve çağdaş uluslararası ilişkiler sistemindeki yeni meydan okumalar kapsamlı biçimde ele alındı. Bölümdeki diğer öğretim üyelerinin, öğretim görevlilerinin, araştırma görevlilerinin ve yüksek lisans öğrencilerinin de katılmış olmaları beni hayli memnun etti. Katılımcılar tarafından konuya ilişkin ilgi çekici sorular yöneltildi ve verimli bir akademik tartışma gerçekleştirildi. Tartışmaların ve soru-cevap faslının da son derece etkili geçtiği oturumda, bu yeni jeo-ekonomik ortamın işletmeleri, bireyleri ve toplumları nasıl etkilediğini ve bu süreçte Türkiye ile Azerbaycan devletleri ve vatandaşları arasındaki toplumsal dayanışmanın ne derece önemli olduğunu da değerlendirdik.  Prof.Dr. Sevar Mamadova Hanımefendi'ye tekrar içtenlikle bu seminer için teşekkür ederim ve saygılarımı sunarım. Ertesi gün, Yani Cumartesi sabahı, 21 Şubat 2026 tarihinde ise kendi üniversitemde yani TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesindeki konuşmamda tekrar uluslararası yönetişim meselesine değindim. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleşen önemli bir Model Birleşmiş Milletler (Model United Nations – MUN) etkinliğinin açılışında konuşma yaptım. TOBB ETÜ MUN Topluluğunun ( @tobbetumun ) düzenlediği ETUTRAIN’26 etkinliği, iki gün boyunca diplomasi, müzakere ve temsil becerilerini geliştiren, güçlü bir öğrenme atmosferi oluşturan verimli oturumlara ev sahipliği yaptı. Bu organizasyonu başarıyla hayata geçiren TOBB ETÜ MUN öğrencilerini, emeği geçen tüm ekip üyelerini ve katılım sağlayan lise-üniversite düzeyindeki gençleri içtenlikle tebrik ediyorum. Hepsine başarılar diliyorum. Gençlerin böyle bir zeminde uluslararası meseleleri “yaşayarak” öğrenmeleri, yalnızca bir etkinlik başarısı değil; aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki diplomasi ile sivil toplum kapasitesine dair umut verici bir işaret. Bu iki farklı ortam—biri Bakü’de akademik bir tartışma, diğeri Ankara’da gençlerin uluslararası siyaset simülasyonu üzerinden deneyim edindikleri bir platform—aslında aynı sorunun iki yüzünü gösterdi: Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, uluslararası düzeyde daha güçlü bir “yönetişim” (governance) olduğu. Neo-Ortaçağ Dönüşümü Anlatan Bir Metafor Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi – UNEC’teki seminerimde çıkış noktam şuydu: Uluslararası yönetişim neden zayıflıyor? Birleşmiş Milletler gibi çok taraflı kurumlar neden daha etkisiz görünüyor? Jeopolitik bloklaşma neden hızlanıyor? Ve bütün bunlar, bir “neo-ortaçağ” benzetmesiyle okunabilir mi? “Neo-ortaçağ” kavramı tamamen “dünya yeniden derebeylik düzenine dönüyor” iddiası değildir. Daha ziyade, otoritenin tek merkezde toplanmadığı, çok katmanlı ve parçalı yapılar halinde dağınık düzeni betimleyen analitik bir metafordur. Tek bir merkezden ve yalnızca devletlerden ibaret bir uluslararası düzen işlemiyor. Devletlerin yanında etki alanı üreten pek çok aktör var: bölgesel örgütler, ulus ötesi şirketler (çokuluslu firmalar), küresel finansal dalgalanmalar, teknoloji platformları, sivil toplum ağları, hatta “standart belirleyici” kurumlar ve Meksika’da görebildiğimiz gibi çoğu zaman da yasa dışı gruplar. Egemenliğin yanı sıra, uluslararası işbirliğini elverişli kılan işbirlikçi kurumlar ve istikrarlı mekanizmalar aşındıkça, uluslararası düzen de daha parçalı ve çok katmanlı bir hale geliyor. Bu dönüşümün “jeopolitik rekabet” boyutu ve ekonomik boyutu da var: tedarik zincirlerinde kırılganlık, enerji ve finans jeopolitiği, yaptırımların artışı gibi güncel gelişmeler sonucunda da “yönetişim” boyutu var. Yönetişim sorunu olarak da, kuralların netleşmesi yerine “ad hoc” yani geçici koalisyonların çoğalması, norm üretiminin zorlaşması, kurumların kapasite kaybı gibi meseleler sonucu uluslararası güven ve işbirliği ortamının belirsizleşmesi durumu ortaya çıkmaktadır. Tabii ki bir de bunlarla alakalı güvenlik boyutu da var: bölgesel çatışmaların yayılma riski, hibrit tehditler, siber güvenlik ve teknoloji rekabeti. Bu alanlarda yazan güvenlik uzmanı bolluğundan dolayı daha fazla güvenlik boyutuna değinmeyeceğim. Ancak yegâne ve tek önemli boyutun güvenlik boyutu olmadığını hatırlatmakla yetineceğim. Özetle: Neo-ortaçağ, bir “korku senaryosu” değil; parçalanma ve çok katmanlılık eğilimlerini anlamamıza yardımcı olan bir düşünme aracı. Her durumda, ister yeniden çok taraflı düzenin reform olarak oluşturulması, ister neo-ortaçağ senaryolarının gerçekleşiyor olması, Türkiye gibi demokrasiye ve hukuk devleti ile milli iradeye saygı duyan devletler için uluslararası normların önemi devam edecektir. Birleşmiş Milletler: “Dünya Hükümeti” Değil, Norm Üretim Alanı TOBB ETÜ’deki ETUTRAIN’26 açılışında, benden hemen önce, onur konuğu, UN Women Türkiye Ülke Direktörü Sayın Maryse Guimond, çok etkili bir “açılış konuşması” yaptı. Konuşmasında özellikle kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin ve toplumsal kalkınmanın tam merkezinde yer alması gerektiğini vurguladı. Bu vurgu, uluslararası yönetişim tartışmalarının çoğu zaman gözden kaçırdığı bir gerçeği hatırlatıyor: Kurumların gücü yalnızca askerî veya siyasî yaptırım kapasitesinden ibaret değildir; norm üretme ve meşruiyet inşa etme kapasitesi de güçtür. Sn. Guimond, konuşması boyunca da normların ve değer yargılarının önemine değindi. Sn. Guimond’a bu vesileyle tekrar bu açılış konuşmasını yaparak üniversitemizi onurlandırdığı için teşekkür ederim ve saygılarımı sunarım. Birleşmiş Milletler (BM) bugün birçok başlıkta eleştiriliyor. Özellikle Güvenlik Konseyi’nin veto mekanizması ve büyük güç rekabetinin BM sistemine yansıması nedeniyle “etkisizlik” eleştirileri artıyor. Ancak burada temel bir yanılgı var: Birçok kişi BM’den, fiilen bir “dünya hükümeti” gibi davranmasını bekliyor. Oysa BM, egemen devletlerin oluşturduğu bir platform. Üyelerin tamamı bağımsız ve egemen devletler olduğu için, BM’nin siyasî konularda zorlayıcı bir “icra gücü” sınırlı kalıyor. Buna rağmen BM sistemi, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ( Sustainable Development Goals – SDGs) gibi başlıklarda önemli bir normatif çerçeve üretme hususunda başarılı olmuştur. Dünya Bankası, UNESCO, UNICEF ve benzeri yan kuruluşlarla; eğitim, çocuk hakları, kültür, insanlığın ortak mirasının korunmasına, insani kalkınma ve eşitlik alanlarında küresel standartların oluşmasına katkılar sunuluyor. Yani eleştiriler bir ölçüde haklı olmakla birlikte, BM’yi yalnızca “yaptırım gücü” üzerinden değerlendirmek eksik bir bakış açısıdır. Tam da bu nedenle, bugün “BM reformu” tartışması yalnızca bir kurumsal revizyon değil; aynı zamanda uluslararası düzenin nasıl bir normatif zeminde ilerleyeceğine dair bir mücadele alanıdır. Yönetim (Government) Değil Yönetişim (Governance): Çağın Gerçek İhtiyacı Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi – UNEC seminerimde de, TOBB ETÜ’deki (ETUTRAIN’26) konuşmamda da altını çizdiğim temel ayrım şuydu: Bugün ihtiyaç duyulan şey, uluslararası düzeyde (veya hiç olmazsa bölgesel düzeyde) işleyen bir “governance” (yönetişim) ağları inşa edebilmektir. Çünkü çağın problemleri—iklim krizi, su-enerji-gıda güvenliği, sivil havacılık güvenliği, küresel sağlık tehditleri, ticaret koridorlarının güvenliği, göç ve insani krizler—tek bir devletin yalnız başına çözebileceği kadar basit değiller. Dahası, bu problemler birbirlerine bağlıdır. Bir bölgede su sorunu (su stresi) artınca tarımsal üretim düşüyor; enerji fiyatları etkileniyor; göç dinamikleri değişiyor; güvenlik riskleri büyüyor. Bu nedenle yönetişim, yalnızca “devletler arası anlaşma” değil; kurumların, standartların, veri paylaşımının, şeffaflığın ve sürekliliğin birleşimini gerekli kılmaktadır. Kurumlara dayalı uluslararası işbirliği mekanizmaları sarsıldıkça, bölgesel örgütlerin önemi artıyor. NATO, AB ve Türk Devletleri Teşkilatı gibi daha güçlü kurumsal kapasiteye sahip yapılar, çok katmanlı yönetişim ağlarının “dayanak noktaları” haline geliyorlar. Türkiye bu kuruluşlarda önemli roller üstleniyor; ancak özellikle AB ile ilişkilerde, üyelik perspektifinin zayıflaması ve karar mekanizmalarının dışında kalması sonucu bir asimetri söz konusudur. Türkiye–AB ilişkileri maalesef giderek adil bir zeminden uzaklaştırıyor. Uluslararası kurum ve kuruluşların zayıfladığı bir dönemde, bu tür asimetriler Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir sorun değil; aynı zamanda stratejik bir yönetişim sorunudur (AB’nin Güney Kore, Hindistan ve MERCOSUR’la yaptığı ticaret anlaşmalarında olduğu gibi). Konsensüs Zor Ama Ufak Adımlar Gerekli ETUTRAIN’26’ya katılan gençler, iki gün boyunca, uluslararası meselelerin ne kadar karmaşık olduğunu ve konsensüse dayalı kararların oluşturulmasının ne kadar zor gerçekleştiğini deneyimlediler. MUN formatı, “kuralların ve normların” masa başında bir anda oluşmadığını; müzakere, temsil ve uzlaşının emek istediğini, çok zahmetli olduğunu gösterir. Açılış konuşmamda ekrana Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü yansıdığında salonda en çok alkış alan bölümün bu olması benim için ayrıca anlamlıydı. Çünkü bu söz, yalnızca tarihsel bir slogan değil; uluslararası yönetişimin özünü anlatan bir vizyondur: iç barış ile dış barış birbirini besler; normlar ve ilkeler sayesinde barış ortamı daha az kırılgan olabilir. Sonuç: Güç Adalettedir—Ve Türkiye’nin Yol Haritası Neo-Orta Çağ elbette bir metafor, Dünya birebir Orta Çağ derebeyliğine büyük olasılıkla dönmeyecektir. Ancak çok taraflılığın zayıfladığı, kurumların aşındığı, normların “pazarlık konusu” haline geldiği ve teknoloji-sermaye yoğun güç merkezlerinin belirleyiciliğinin arttığı bir düzene evrilmemesi için de çaba sarf etmek gerekir. Bu teknoloji-sermeye yoğun güç merkezlerinin odakta olduğu düzene ister “neo-ortaçağ”, ister “tekno-feodal” düzen deyin; sonuç aynı: kuralların zayıfladığı yerde güç mücadelesi sertleşir ve belirsizlikler artar. Bu tabloda Türkiye’nin stratejik tercihi “Gücü adaletten geldiği, normlara ve ilkelere dayalı adil bir dünya düzeni” olmalıdır.  Türkiye gücünü adaletten almalı; uluslararası sistemde BM reformunu savunurken, aynı zamanda AB’yi ilkesel tutarlılığa ve Türkiye’ye karşı adil bir yaklaşım geliştirmeye çok güçlü biçimde teşvik etmelidir. Küresel düzenin dalgalandığı bir dönemde, özellikle de bölgesel kuruluşlara daha fazla önem vermek, kurumsal bağları güçlendirmek ve yönetişim ağlarını çeşitlendirmek ise stratejik bir gerekliliktir. Sayın Guimond’un da vurguladığı gibi, uzun vadede normlar ve ilkeler önemlerini yitirmemelidir. Türkiye demokratik değerlere, insan haklarına ve toplumsal kalkınmaya önem veren, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak, gücünü daima adaletten, evrensel değerlerden, Cumhuriyet ilkelerinden ve uluslararası normlardan almaya devam etmelidir. Aksi halde “güçlünün adaleti”nin hâkim olduğu bir dünyada herkes kaybeder; en çok da vatandaşlar kaybeder. Belki de bu yazının en kısa özeti, ETUTRAIN’26’da gençlerin alkışlarla sahip çıktığı Atatürk’ün cümlesinde saklıdır: “Yurtta sulh, cihanda sulh.” *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Neo-Ortaçağ yönetişim Uluslararası düzen Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz, Independent Türkçe için yazdı Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Çarşamba, Şubat 25, 2026 - 09:15 Main image:

Fotoğraf: AA

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Neo-Ortaçağ mı, yönetişim mi? Uluslararası düzenin yol ayrımında Türkiye copyright Independentturkish: